Öykü: Gece ile gündüz | Efe Zeybekoğlu

Ekim 12, 2026

Öykü: Gece ile gündüz | Efe Zeybekoğlu

Gece Hatırlıyor musun, güneşli bir günde birden yağmur bastırmıştı. Saklanacak bir yer bulamayıp bir durağa sığınmıştık. Orada sırılsıklam olmuşken bana sarılıp “Benimle kal hep!” dediğinde ne kadar güvenmiştim sana. Sen bile şaşırmıştın koşulsuz kabul etmeme. Hatta, “Bu kadar kaptırma kendini ilk günlerden,” diye çıkışmıştın. Belki düşüncelerini erken belli etmiştin, belki de yanlış olduğunu düşünüyordun. Ama ben böyleydim işte, ayaklarım yerden kesilirdi hemen. Dediklerini harfiyen yerine getirmeye çalışıyordum. “Hiç mi kendi kararını alamıyorsun?” diye alaycı bir tavır takınmıştın. Her zaman başkalarının dediklerine uymuştum. Bunun “iyi” bir şey olduğunu ve hayatımı kolaylaştırdığını düşünüyordum. Bir keresinde de “Benden habersiz nasıl yaparsın bunu?” diye kızmıştın. İlk defa ne yapsam yaranamayacağımın, ne yapsam olmayacağının sinyalini o an almıştım. Sen, beni çocuk yetiştirir gibi bir oradan bir buraya sürüklüyordun. Başlarda ne güzeldi halbuki! Beraber yanılıyor, beraber öğreniyorduk. Sonra bana bir haller oldu, senin deyiminle. “Yalnız bırak,” dediğinde, dediğini yaptım. Belki böyle baş ediyorsundur diye düşündüm, bu da olmadı. Bana “Çok içiyorsun,” demiştin. Çünkü gözüm açılmıştı, yalnızlık beni korkutmuyordu. Ayağımı yerden kesen ne olduysa şimdi de o yerden kımıldamıyordu. Ben sözde iyiye giderken sen kötüleşmeye başladın. Başta ikimiz de birer bataklıktaydık. Ayak uyduramadım orada sana. Seninle birlikte batıp mutluluğu aramaya… Çabuk alıştım güzel olan şeylere… Sonrasında seni orada yalnız bıraktım. Kendi kendini iyi edebilirsin, diye düşündüm. Çünkü ben öyle yaptım sandım. Şimdi, tekrar neredeyim biliyor musun? Başladığım yere geri döndüm. Eskisinden daha kuru, daha derin… Çevremde hiç kimse yok, hiçbir yaşam belirtisi yok… Senden haber alma umudu olmadan yaşıyorum. Hatırlıyor musun, bir gün beni zorla lunaparka götürmüştün. Neden zorla dediğimi biliyorsun zaten. Sana çok saçma geldiğinin farkındaydım, gitmemek için bir bahane uyduruyorum sanmıştın. Gözlerimi sıkı sıkıya yummuştum. Açtığımda nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Boş gözlerle etrafıma bakıp anlam arayışımı korkumun önüne çekmek istiyordum. Korkum daha da derinleşiyordu. Yan tarafta balonlara nişan alanlar vardı. Başlarında bir palyaço duruyordu. Havalı tüfeklerden is ve yanık kokusu her yeri sarmıştı. Havayı ciğerlerime çekmek istiyordum. Nefesimi tutabildiğim kadar tutup ciğerlerime hapsetmek istemiştim. Yanaklarım şişiyor, gözlerim yerinden çıkacak gibi sınırları zorluyordu. Etrafıma bakıp seni arıyordum, bütün gözler üzerimdeydi, hayır bu en son isteyeceğim şeydi. Çok geçti. Uzun boylu, kirli sakallı, bond çantalı bir adam yaklaşıyordu. Uzun uzun baktı, ben de ona baktım. “İyi misiniz? Ben doktorum.” dedi. Sesini anlamakta zorlanıyordum. Sesi kulaklarımda değişirken beynimde yankılanıyordu. Herkes bana odaklanmıştı. Rahatsız edici, boğucu… Seni arıyordu gözlerim ama bir türlü bulamıyordum. Seni gördüğümde gözlerindeki dehşet ve suçluluk duygusuyla ne kadar korktuğunu anlamıştım. Şu an bunları anlatırken hâlâ kızgınım sana. Bir de olay bittikten sonra mantıklı konuşmaların beni yoran başka bir şeydi. Çocukluğuma kadar insek de “palyaço” korkumun sebeplerini bulabileceğimizi sanmıyorum. Ama sen bunun bir sembol olduğunu ve zihmine yerleştiğini söylüyordun. İnan, bunun sebebini ortaya çıkarmaktansa böyle yaşamayı tercih ederim. Bu anlarla yüzleştiğim zamanlarda ”Sana inanmıyorum,” demiştin. Konu sana döndüğünde ise konuşmak yerine hep geçiştiriyordun. Sanki kötü bir şey yapıyormuşum gibi hissediyordum. “Bir sorun yoksa, deşme,” mantığını doğru bulduğumdan üstüne gitmiyordum. Oysa birbirimizin yaralarını deşmek yerine yanından geçmeyi öğrenmemiz gerekiyordu. Birbirimize kötü gelmek için birlikte değildik. Her defasında söylüyordun bu durumu, ben de “Haklısın,” diyordum. Gündüz Her konusu açıldığında “Haklısın,” demene rağmen aynı şeyleri tekrarlayıp damarıma basıyordun. Uzun süre inadına mı yapıyor, diye düşünmedim değil. Fakat köpek yavrusu gibi masumca gözlerimin içine baktığını gördüğümde ikna oluyordum. Beni olumsuz bir şekilde tetiklediğinin farkında bile değildin. Onun için “Bir sorun yoksa, deşme,” diye çıkışıyordum sana. Kendimde göremediğim cesareti senden bekleyemezdim. Seni analiz ettiğimi söyleyip bana “Yapma,” dediğinde ise bunun kendi gerçeklerimle yüzleşme aracı olduğunu sana hiçbir zaman söylemedim. Bilmeni istemedim. Çünkü… Sana “inanmıyorum” derken bile benden soğuyacağın fikri her gün, her saat, her dakika içimi kemiriyordu. Kendimle yüzleşmekten kaçmanın bir yoluydu bu, anlamanı beklemiyordum. Zor biri olduğumu biliyorum. Bu konuda dikkatli olmama rağmen ancak bu kadar saklayabiliyorum kendimi. Hatırlıyor musun, uzun süreden sonra ilk defa kendimi iyi hissediyorken seni otobüsten indirmiştim. Lunaparka gitmek için… Olmaz demeni, betin benzi atmış ifadeni komik bulmuştum. Çünkü şımarıklık ve bencillik olarak algılamıştım. İlk defa bu kadar çok istemiştim bir yere gitmeyi. Sana inanmayarak ne kadar büyük bir hata yaptıysam, senin yaptığın bütün hataları geçmişti. Sen nefes alamıyor gibiyken, gözlerindeki dehşet ve çaresizlik hâlâ gözümün önünden gitmiyor. Herkesin etrafımızı sarması, kalanın da kaçamak bakışları hâlâ üzerimde… Bir anlık sinirle ben de bakmıştım onlara. Ne demeliydim? “İyi miyiz?” Yoksa, “Yaşadığım son 15 yılın özetini geçmeden anlayamazsınız?” mı demeliydim? “Şöyle oturun, bir kahve söyleyin, benimki şekersiz, işimiz uzun, zamanımız kısa” deseydim, “15 yılıma karşı 15 saatinizi alsam nasıl olur?” mu deseydim o an bilemedim. Günler sonra bu durumu gülerken anlatıyorken bile, ben gülünce sinirden çılgına dönmüştün. Sana, bunun zihnine yerleşen bir sembol olduğunu ve korkunun kaynağına inmelisin, derken ciddiydim. Söküğünü dikemeyen bir terzi gibi konuştuğumun farkındayım. Seninleyken de yalnız hissediyordum. Üzgünüm, bunu hiç söylemedim sana. Ruhumdaki boşluk bir türlü dolmuyorken, seni bununla suçlayamazdım. Belki sebebi bendim, belki de aramızdaki uyumsuzluktu. Her şeyi pat diye söyleyen ben bile, bunu emin olamadığımdan dolayı içime atıyordum. Nedenini asla bilemeyeceğim şeyler için kendimi yiyip bitirdiğimi ve çevremdekileri de buna sürüklediğimin farkındayım. Sen gitgide benden uzaklaşırken ben de kendi kabuğuma çekildim. Artık sen de ısrar etmiyordun zaten. Sanırım benden ümidi kesmiştin veya kendi dünyanı inşa etmen hoşuna gitmişti. Bu durumla ilgili endişemi “Çok içiyorsun,” diyerek ifade etmiştim. Bir süre pişkin pişkin suratıma bakmıştın. Ne kızmıştın ne de cevap vermiştin. Sonra banyoya koşmuştun. Kapının önünde donup kalmıştım. Sen de klozete öğüre öğüre kusuyordun. Ne düşünmemi bekliyordun ki o an? “Beni ne kadar çok seviyor,” deyip susmalı mıydım? Daha da yalnızlaşıyordum. İlgisizliğinin farkında bile değildin, nasıl iyi olsaydım? “Benden habersiz nasıl yaparsın bunu,” dediğimde ise ne yaptığının farkında bile değildin. Her şeyi sonradan kabul ediyordun etmesine de… Kabul etmek ne kadar düşüncesiz olduğunu ortaya çıkarıyordu. Üstüne de her dediğini yapıyorum gibi söylemlerle gelmen iyice sinirlerimi bozuyordu. Sen dediklerimi bırak, kendi dediklerini bile yerine getirmiyordun. Söz vermenin aslında ne kadar kolay bir şey olduğunu seninle tanıştıktan sonra fark etmiştim. Hatırlıyor musun, solgun bir gökyüzü vardı o gün. Sana yağmur yağacağını ve gitmemiz gerektiğini söylesem de ne kadar güneşli bir hava olduğunu ve bunun tadını çıkarmamız gerektiğini söylemiştin. Sonucunda sırılsıklam olsak da ben o gün çok mutluydum. Kendimi sana bıraktığım anlardan biriydi. Bir durakta yağmurun dinmesini beklerken “Benimle kal hep,” diye sarılmıştım sana. Senin ne kadar kararlı bir şekilde istediğini görünce “Bu kadar kaptırma kendini başlarda,” demiştim. Hemen işin rengini değiştirmiş, tartışma çıkarmıştın. İstediğim tek şey sadece onaylamandı. Altı üstü tekrar “Olur,” diyecektin. Hepsi bu.

Yorum yapın