
Söyleşi: Mehmet Aziz Seyrek
1. Aria Aber’in şair kimliği, romanın düzyazısına da belirgin bir melodi ve sentaks kazandırıyor. Nila’nın anlatıcı sesini Türkçede inşa ederken bu poetik ritmi ve dildeki akıcılığı muhafaza etmek adına nasıl bir dilsel yapı kurdunuz?
Beni en çok zorlayan şeylerden biri tam olarak buydu. Aria Aber’in dili çok şiirsel ama hiçbir zaman “şiirsel görünmeye çalışan” bir dil değil. Nila bazen son derece lirik düşünüyor, bazen çok sert, kaba hatta hoyratlaşabiliyor. Ben de çevirirken sürekli şu dengeyi gözetmek zorunda kaldım: Cümleyi fazla güzelleştirirsem Nila’nın öfkesini ve gençliğini kaybediyorum; fazla düzleştirirsem Aber’in ritmini. O yüzden tek tek sözcüklerden çok cümlenin nasıl nefes aldığına kulak verdim. Benim için çeviride çok belirleyici bir ölçüt bu zaten: Cümle Türkçede yalnızca doğru değil, doğal olarak o ritimle akıyor mu? Nila’nın sesini kurarken en çok buna dikkat ettim.
2. Nila’nın hikâyesinde utanç yalnızca kişisel bir duygu değil; sınıf, göçmenlik, beden ve kimlik üzerinden şekillenen bir durum. Bourdieu’nün bahsettiği toplumsal konumun insanın kendine bakışını belirlemesi fikri romanda belirgin. Sizce Nila’nın kendi bedenine ve kökenine yönelttiği sertlik ne ölçüde kendi seçimi, ne ölçüde içinde bulunduğu dünyadan devraldığı bir refleks?
John Berger’ın Görme Biçimleri’nde çok güzel tarif ettiği gibi, özellikle kadın kendisini yalnızca yaşayan bir özne olarak değil, aynı zamanda dışarıdan seyredilen biri olarak da algılamayı öğreniyor; zamanla o dış bakışın gözetmenini kendi içinde taşıyor. Nila’da buna bir de sınıfın, göçmenliğin ve etnik kimliğin bakışı ekleniyor. Yoksulluğuna, ailesinin aksanına, Afganlığına, bedenine bakarken aslında içinde yaşadığı dünyanın ona nasıl baktığını da kendisine yöneltiyor. Dolayısıyla kendine yönelik acımasızlığı yalnızca kişisel bir özellik değil; dışarıdaki hiyerarşilerin içeride konuşmaya başlaması gibi. Belki de romanın en güçlü taraflarından biri, Nila’nın zamanla kendi bakışıyla kendisine öğretilmiş bu bakışı birbirinden ayırmaya çalışmasını göstermesi.

Bu yüzden onun sertliğini salt kişisel bir tercih olarak okumuyorum. Kabul edilmenin koşullarını çok erken öğrenmiş biri. Ama roman onu tamamen edilgen bir kurban haline de getirmiyor ki bence esas gücü burada. Nila bazen o bakışı yeniden üretiyor, bazen ona direniyor, bazen de kaçmaya çalışıyor. Benim için onun özgürleşme meselesi tam da burada başlıyor: Kendisine ait olan sesle ona öğretilmiş sesi birbirinden ayırabilmesinde.
3. Bu utancın romanda yalnızca Nila’nın kendisine değil, zaman zaman ailesine ve kendi topluluğuna da yansıdığını görüyoruz. İnsanın kendisine yöneltilen dış bakışı zamanla yakın çevresine doğrultmaya başlamasını bir okur ve çevirmen olarak nasıl yorumluyorsunuz?
Bence utancın en acımasız tarafı bu. İnsan dışarıdan gelen küçümseyici bakışı içselleştirdiğinde yalnızca kendisini değil, kendisine nereden geldiğini hatırlatan insanları da o gözle görmeye başlayabiliyor. Annie Ernaux’nun birçok metninde gösterdi gibi, utanç çoğu zaman yalnızca insanın kendisiyle ilgili bir duygu değil; sınıfın, eğitimin, dilin, davranış kodlarının ve ait olunan çevrenin bedene ve hafızaya işlemesiyle oluşuyor. Bir bakıma insan, kendi kökenini dışarıdan verilmiş bir değerler sistemiyle ölçmeye başlıyor. Nila’nın ailesine yönelttiği sertlikte de bunu görüyorum: Onlarda yalnızca ailesini değil, kendisinin geride bırakmak istediği sınıfsal ve kültürel işaretleri görüyor. Bu yüzden o öfke bana basit bir nankörlükten çok, içselleştirilmiş bir utancın yakın çevreye doğru geri dönmesi gibi geliyor. İnsan dışarıdan gelen küçümseyici bakışı içselleştirdiğinde yalnızca kendisini değil, kendisine nereden geldiğini hatırlatan insanları da o gözle görmeye başlayabiliyor. Mesela başkarakterin ailesine yönelik bazı cümlelerini çevirirken açıkçası irkildiğim yerler oldu. Çünkü bazen çok acımasız. Ama o acımasızlığın altında büyük bir korku da var: Onlara bakarken başkalarının kendisinde görmesini istemediği şeyi görüyor. O yüzden ailesine duyduğu öfkeyi hiçbir zaman basit bir nankörlük olarak okumadım. Daha çok, asimilasyonun insanın en mahrem ilişkilerine kadar sızabilmesinin trajik bir sonucu gibi geliyor bana. Romanın sonunda ailesini başka türlü görmeye başlaması da bu nedenle çok dokunaklı.
4. Nila’nın ailesinde sevgi güçlü fakat ifade kanalları tıkanmış durumda. Özellikle anne-kız arasındaki o ağır ve sessiz bağ metnin alt metninde çok baskın. Bir çevirmen olarak, konuşulmayanların ve bu ağır sessizliğin kurduğu ilişki dinamiğini Türkçeye taşırken dilde nasıl bir denge gözettiniz?
Bu bölümlerde kendime en çok söylediğim şey “açıklama” oldu. Yani metnin söylemediğini çevirmen olarak söylememek. Çünkü anneyle Nila arasındaki ilişkinin ağırlığı tam da konuşulamayanlardan geliyor. Sevgi var ama çok dolaylı ifade ediliyor; bazen bir jestte, bazen öfkede, bazen suçlulukta, bazen de hatırlanan küçücük bir ayrıntıda. Türkçede duyguyu biraz yükseltmek çok kolay; özellikle anne-kız ilişkilerinde dil kendiliğinden melodramatikleşebiliyor. Cümlenin taşıdığı duyguyu büyütmemek, sessizliğe gerçekten alan bırakmak istedim. Çünkü bu romanda bazen bir cümlenin söylemediği şey, söylediğinden daha ağır. Çeviri sırasında bunu bozmak istemedim.
5. Marlowe Woods’un isminde edebî çağrışımlar var: Marlow, Conrad’ın Karanlığın Yüreği anlatıcısını; Faust ise bilgi, arzu ve sınırları aşma isteğini akla getiriyor. Marlowe-Nila ilişkisi de bir güç dengesi üzerinden ilerliyor. Karakteri Türkçeleştirirken bu edebî gölgeler ve metinlerarasılık sizin için nasıl bir önem taşıdı?
Marlowe’u çevirirken onun yalnızca bir sevgili olmadığını sürekli akılda tutmak gerekiyordu. Nila için bir dünya temsil ediyor çünkü: sanat, kültür, bilgi, belli bir sınıf, belli bir özgürlük fikri. Onu çekici kılan şey yalnızca kişiliği değil, taşıdığı kültürel sermaye de. Bu yüzden edebî göndermeleri açıklamaya ya da okurun gözüne sokmaya çalışmadım; ama onların karakterin etrafında yarattığı hiyerarşiyi kaybetmemek önemliydi. Marlowe’un bilgisi baştan çıkarıcı ama aynı zamanda güç üretiyor. Beni karakterde en çok ilgilendiren şey buydu. Kim öğretiyor, kim adlandırıyor, kimin zevki ölçü kabul ediliyor? Nila onun yanında yalnızca âşık olmuyor; kendisini yeniden tarif etmeye de başlıyor. Çeviri sırasında bu ilişkinin entelektüel ve estetik çekiciliğiyle yarattığı eşitsizliği aynı anda korumak gerekti.
6. Nila’nın sanatla ilişkisi oldukça katmanlı. Edebiyat ve sanat ona ailesinden uzaklaşacağı bir alan açarken, fotoğrafçılık onu geçmişine yeniden yaklaştırıyor. Sizce Nila sanat aracılığıyla gerçekten kendisini mi buluyor, yoksa kendisine yeni bir kimlik mi inşa ediyor?
Ben “kendini bulmak” fikrine biraz mesafeliyim açıkçası; Nila için de daha çok kendisini yeniden kurmaktan söz edebiliriz gibi geliyor. Başlangıçta sanat ona başka biri olma ihtimali sunuyor. Ailesinden, sınıfından, Afgan kimliğinden uzaklaşabileceği bir alan açıyor. Fakat fotoğrafçılık devreye girdikçe sanat kaçış olmaktan çıkıp neredeyse yüzleşmeye dönüşüyor. Çünkü fotoğraf onu kaçtığı şeylere yeniden bakmaya zorluyor: ailesine, annesine, kendi bedenine, geçmişine. O yüzden sanatın Nila’ya “gerçek benliğini” verdiğini düşünmüyorum. Daha çok, kendi hikâyesine başka türlü bakabilmesini sağlıyor. Belki de insan kendisini bulmuyor; kendisini anlatmanın daha dürüst bir yolunu buluyor.
7. Berlin romanda yalnızca bir arka plan değil; tarihi, mimarisi ve toplumsal yapısıyla Nila’nın deneyimine sızan bir şehir. Özellikle “Nazilerin yaşadığı bir şehirde Müslüman olmak” duygusu çok belirgin. Bu atmosferi Türkçeye aktarırken şehir duygusunun kaybolmaması adına özel olarak dikkat ettiğiniz noktalar oldu mu?
Berlin’i çevirirken şehir duygusunu mümkün olduğunca fazla açıklamadan korumaya çalıştım. Çünkü romanın Berlin’i yalnızca bir mekân değil; Nila’nın bedenine ve kimliğine sürekli temas eden bir şehir. Kulüpler, sokaklar, toplu konutlar, savaşın ve bölünmenin izleri, göçmen mahalleleri… Hepsi Nila’nın deneyiminin parçası. Bence romandaki en güçlü çelişkilerden biri de Berlin’in aynı anda hem özgürlük hem dışlanma mekânı olabilmesi. Nila geceleri kendisini sınırsız hissedebiliyor ama gündüz aynı şehir ona kim olduğunu hatırlatıyor. Bu atmosferi Türkçede fazla yerlileştirmemeye özellikle dikkat ettim. Berlin’in sertliğini, tarihsel ağırlığını ve kendine özgü kültürel sözlüğünü korumak istedim. Kartpostallardaki bohem ve özgür Berlin’le, hafızasında şiddet taşıyan Berlin aynı anda hissedilmeli çünkü.
8. Nila ile Marlowe arasındaki ilişkiyi okurken aşk ile güç arasındaki sınırların sürekli yer değiştirdiğini görüyoruz. Sizce Nila bu ilişkide gerçekten bir özgürlük alanı mı buluyor, yoksa farklı bir bağımlılık biçiminin içine mi çekiliyor?
Bence başlangıçta Marlowe gerçekten özgürlük gibi görünüyor Nila’ya. Çünkü onun dünyası Nila’nın kaçmak istediği şeylerin tam karşısında duruyor: sanat, bohem hayat, cinsel özgürlük, entelektüel çevre, sınırların belirsizliği. Ama tam da bu yüzden ilişki eşit başlamıyor. Nila yalnızca Marlowe’u istemiyor; onun ait olduğu dünyaya da girmek istiyor. Marlowe ise o dünyanın dilini zaten bilen, daha deneyimli ve daha güçlü biri. Çeviri boyunca beni en çok rahatsız eden şeylerden biri de bu çift anlamlılıktı: Nila gerçekten haz alıyor, gerçekten arzuluyor, gerçekten seçim yapıyor; ama bu güç ilişkisini ortadan kaldırmıyor. Bence romanın çok olgun bir tarafı bu. Nila’yı ne saf bir kurban yapıyor ne de “kendi seçti, o halde sorun yok” kolaylığına düşüyor. İnsan aynı anda hem özne hem de bir güç yapısının içinde olabilir.
9. Metin, son derece sarsıcı ve ağır temaların ortasında birden absürt, hatta kara mizaha varan bir tona bürünüyor. Çeviri sürecinde trajedinin içindeki bu mizahi ve ironik damarı, Türkçede karikatürleştirmeden ya da etkisini eksiltmeden sunmak adına nasıl bir yol izlediniz?
Mizah, çeviride en fazla kendimi tuttuğum alanlardan biri oldu. Çünkü Aber’in komik olduğu yerler genellikle “espri” gibi kurulmuş değil. Komedi Nila’nın bakışından, durumun absürtlüğünden ya da çok ağır bir şeyle çok gündelik bir şeyin yan yana gelmesinden çıkıyor.
10. Romanın sonunda Nila’nın başlangıçtaki hırçınlığı başka bir bakışa evriliyor. Çeviriyi tamamlayıp kitaba dışarıdan bir okur olarak yeniden baktığınızda sizde en çok neyin tortusu kaldı? Nila’nın öfkesi mi, utancı mı, yoksa aradığı özgürleşme arzusu mu?
Bende en çok özgürleşme arzusu kaldı ama çevirinin başındakiyle sonunda özgürlük kelimesi benim için aynı şeyi ifade etmiyordu artık. Başta Nila için özgürlük neredeyse bütünüyle kaçmak demek: ailesinden, sınıfından, kökeninden, bedeninden, ona yapıştığını düşündüğü her şeyden. Çeviri ilerledikçe bunun ne kadar imkânsız olduğunu siz de onunla birlikte görüyorsunuz. İnsan geçmişini silerek özgürleşemiyor. Hatta bazen kendisinden kaçmaya çalıştıkça onun etrafında daha çok dönüyor. Sonunda Nila’nın bütün öfkesini ya da utancını aştığını düşünmüyorum; zaten bunu söyleseydi roman bana daha az inandırıcı gelirdi. Ama bakışında bir değişiklik var. Bir miktar şefkat giriyor oraya. Özellikle ailesine ve geçmişine bakarken. Çeviriyi bitirdiğimde bende kalan duygu tam da buydu: Nila’nın öfkesi ve utancı ortadan kalkmıyor, ama artık hikâyesinin tek dili de onlar değil.


















