
Bazı kitaplar bittiğinde hikâyesini değil, size dünyaya bakma biçiminizi değiştirip değiştirmediğini düşünürsünüz. Aurora Venturini’nin Kuzenler’i tam da böyle bir roman.
Sevgili Siren Yayınları’ndan yeni yayımlanan, Seda Ersavcı’nın merakla beklediğim çevirisi Kuzenler bir solukta biten kitaplardan. Hakkında ne kadar çok şey okumuş olursanız olun, sizi hazırlıksız yakalayan romanlardan biri olduğunu söylemeliyim. Aurora Venturini’nin bu sıra dışı romanı, zihinsel engelli bir kızın tanınmış bir ressama dönüşmesini anlatırken aynı zamanda kadınların, ailelerin, engelliliğin, cinselliğin ve erkek egemen bir dünyanın karanlık taraflarının üzerine gidiyor.
Romanın anlatıcısı Yuna. 1940’ların Arjantin’inde, La Plata’da yaşayan Yuna, çocukluğundan başlayarak ailesini, küçük aile anlarını ve büyük ev içi trajedileri anlatıyor. Daha ilk sayfalardan itibaren ailesinin sıradan bir aile olmadığını anlıyoruz. Zihinsel engelli kız kardeşi Betina, yokluğunu sürekli hissettiren bir baba, tuhaf teyzeler ve kendi dünyasında yaşayan, kuru ve neredeyse baba kadar yok olan bir anne Yuna’nın çevresindeki dünyanın parçaları. Üstelik Yuna’nın özel bir kız kardeşi olmasının yanında, çeşitli engelleri olan kuzenleri de var.
Bu nedenle Kuzenler aynı zamanda bir kız kardeşlik hikâyesi. Erkekler tarafından terk edilmiş, erkek şiddetine maruz kalmış ve erkek egemen bir dünyada kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kalan kadınların hikâyesi. Ancak Venturini kadınlarını yalnızca mağdur olarak anlatmıyor. Onları kusurları, arzuları, öfkeleri, kötülükleri ve hayatta kalma becerileriyle birlikte ele alıyor. Aile, bir yandan aidiyetin diğer yandan şiddetin, suskunluğun ve sırların mekânına dönüşüyor.
Yuna’nın hikâyesini özel kılan ise onun dünyayı kurma biçimi. Yuna, zihinsel engelli olduğunu ve bu nedenle sözlü olarak ifade edebildiğinden çok daha zengin bir iç dünyaya sahip olduğunu keşfediyor. Duygularının evreni, içinde yaşayabildiği kelimeler evreninden daha karmaşık. Bunun üzerine sözlük okumaya başlıyor. Kelimeler çoğaldıkça düşünceleri de değişiyor.
Venturini’nin romanındaki en etkileyici bulduğum özelliklerden biri tam burada ortaya çıkıyor. Yuna geliştikçe yalnızca karakter değişmiyor, metnin kendisi de değişiyor. Başlangıçta uzun, noktalamasız cümleler ve geniş paragraflar hâkim. Yuna’nın zihnindeki akış, doğrudan anlatının biçimine yansıyor. Sonra kelimeler çoğaldıkça, düşünceleri daha düzenli hâle geldikçe metnin ritmi de değişiyor. Noktalama artıyor, cümleler daha belirgin duraklarla ilerliyor, paragraflar daha homojen bir yapıya kavuşuyor. Biçim, içeriğin bir parçası hâline geliyor.
Yuna’nın kendisini geliştirmesiyle toplumun “normal” olarak kabul ettiği dünyanın sınırlarına yaklaşması da romanın önemli meselelerinden biri. Dil burada yalnızca iletişim kurmanın aracı değil, insanın kendisini var etme biçimi. Yuna kelimeleri öğrendikçe kendi hayatının anlatıcısı olma gücünü kazanıyor. Bir anlamda ona biçilen hayatın sınırlarını da kelimelerle genişletiyor.
Aurora Venturini’nin yaşam öyküsü de en az romanı kadar sıra dışı. 1921’de Arjantin’in La Plata kentinde doğan yazar, Felsefe ve Eğitim Bilimleri eğitimi aldı. Çocuk psikolojisi ve yeniden eğitim alanında çalışırken Eva Perón’la tanıştı ve onunla yakın bir dostluk kurdu. 1948’de El solitario adlı kitabıyla bir ödül kazandığında ödülünü Jorge Luis Borges’in elinden aldı. Paris’te psikoloji eğitimi gördü ve 1950’lerin ortalarındaki askerî darbenin ardından yaklaşık 25 yıl Fransa’da yaşadı. Burada Violette Leduc’la aynı çevrede bulundu, Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Albert Camus, Eugène Ionesco ve Juliette Gréco gibi isimlerle ilişki kurdu. Şair, çevirmen, denemeci ve öğretmen olarak da üretmeye devam etti. Otuzdan fazla kitap yayımlamasına rağmen geniş okur kitlesi onu hayatının son döneminde keşfetti.
Venturini’nin büyük edebî keşfi 2007’de gerçekleşti. 85 yaşındayken, Beatriz Portinari takma adıyla Página/12’nin Yeni Roman Ödülü’ne katıldı ve Kuzenler ile ödülü kazandı. Böylece uzun yıllardır yazan bir yazar, neredeyse bir gecede edebiyat dünyasının yeni keşfi hâline geldi. Roman daha sonra farklı dillere çevrildi ve Venturini’nin Arjantin edebiyatındaki özgün yerini sağlamlaştırdı.
Kuzenler’in yurtdışındaki okur karşılığı da romanın ne kadar güçlü ve tartışmalı olduğunu gösteriyor. Okurlar özellikle Yuna’nın benzersiz anlatıcı sesine, romanın karanlık ama yer yer son derece komik oluşuna ve dilin roman boyunca dönüşmesine dikkat çekiyor. Bir okur romanı “acımasız ve tuhaf” bulurken Yuna’nın anlatımındaki masumiyetin bütün bu karanlığı tamamen umutsuz bir hâle getirmesini engellediğini söylüyor.
The StoryGraph’daki uluslararası okur yorumlarında da benzer bir tablo var. Roman “karanlık, komik, düşündürücü” olarak tanımlanıyor. Bir okur, kitabın “kaba, saygısız ve son derece tuhaf bir trajikomedi” olduğunu ve uzun zamandır bu kadar yüksek sesle gülmediğini söylüyor. Başka bir okur ise romanı “karanlık, yüzleşmeye zorlayan, komik ve zekice” buluyor.
İspanyolca eleştirilerde ise özellikle romanın grotesk ile mizahı bir araya getirme biçimi öne çıkıyor. Bir eleştirmen Kuzenler’i, aile içinde saklanan sırları ortaya çıkaran ve kadın karakterleri grotesk oldukları kadar karmaşık ve büyüleyici biçimde ele alan bir roman olarak değerlendiriyor. Bir başka eleştiri ise romanı Küçük Kadınların karanlık bir karşılığı gibi görüyor. Çünkü burada evlilik ve aile, güvenli bir geleceğin kapısı olmaktan çok kadınların başına gelebilecek felaketlerin başlangıç noktalarından biri.
Benim için Kuzenler’in en etkileyici taraflarından biri ise bütün bu sert malzemeyi tek bir duyguya teslim etmemesi. Venturini en ağır anları bile dramatize etmekten kaçınıyor. Korkunç bir olayın hemen ardından insanı gülümsetebiliyor. Bir yandan rahatsız oluyor, bir yandan gülüyor, sonra neden güldüğünüzü sorguluyorsunuz. Mizah ile trajedi arasında sürekli yer değiştiren bu ton, romanın en güçlü taraflarından biri.
Üstelik roman yalnızca Yuna’nın büyüme hikâyesi değil. Kadınların birbirleriyle kurduğu ilişkilerin, kız kardeşliğin ve hayatta kalma biçimlerinin de hikâyesi. Erkeklerin yokluğu kadar varlığı da belirleyici. Kadınların hayatını şekillendiren erkek egemen düzen, romanda çoğu zaman doğrudan anlatılmak yerine sonuçları üzerinden gösteriliyor. Bedenler, cinsellik, şiddet, annelik ve sanat bu dünyanın içinde birbirine bağlanıyor.
Yuna’nın sözlüğe sarılması, dilini geliştirmesi ve sonunda ressam olarak kendi dünyasını kurması bu nedenle çok önemli. Başlangıçta kendisini anlatmakta zorlanan bir kız çocuğu varken, romanın sonunda kendi hayatının ve çevresindeki kadınların hikâyesini anlatabilecek bir sanatçıya dönüşüyor. Dil ve resim, onun için iki ayrı ifade biçimi değil, aynı özgürleşmenin farklı yolları.
Siren Yayınları’nın Aurora Venturini gibi Türkçede geç keşfedilen, özgün ve sınırları zorlayan bir yazarı okurla buluşturmasını çok değerli buluyorum. Böyle bir metnin dilini Türkçeye taşımak hiç kolay değil. Seda Ersavcı’nın çevirisi ise Yuna’nın sesini, metnin ritmini ve dildeki dönüşümü Türkçede de duyulur kılıyor. Özellikle biçimin romanın anlamının bir parçası olduğu düşünüldüğünde, bu çevirinin taşıdığı yük daha da belirginleşiyor. Bu nedenle Siren Yayınları’na ve harika çevirisi için Seda Ersavcı’ya ayrıca teşekkür etmek gerekiyor.
Çünkü bazı romanlar yalnızca bir hikâye anlatmaz. Bize kimin konuşabildiğini, kimin susturulduğunu ve bazen bir insanın kendisini yeniden kurabilmesi için yalnızca kelimelere ihtiyaç duyduğunu hatırlatır. Kuzenler de tam olarak böyle bir roman.


















