
“Bir mekânda yaşamak, orada izler bırakmak demektir.”
Walter Benjamin, Pasajlar
Hasan Haydarpaşa Garı’nda güvenlik görevlisiydi. Burayı diğer garlardan ayıran en güçlü şey rayların deniz kıyısında bitmesiydi. Raylar denize, tren kornaları vapur düdüklerine karışıyordu. Bir tarafta martı sesleri, tuz kokusu, deniz rüzgârı; diğer tarafta bavul tekerlekleri, ıslak taşlar ve rutubetli koridorlar vardı. Hasan’ın günlük döngüsü bütün bunların arasında kurulmuştu. Asker çantaları, plastik poşetler, çiçekli valizler, kucağında çocuk uyutan anneler, dışarı sigara içmeye çıkan babalar… Hepsi ya bir yerlerden dönüyor ya da bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Kalabalık yanından geçip giderken Hasan hep aynı yerde kalıyordu. Sesi anonsların içinde eriyor, yüzü her geçen gün garın gri kolonlarına daha çok benziyordu.
Kayıp Eşya Odası garın giriş katında, Ana Bekleme Salonu ile peronlar arasında kalan koridorlardan birindeydi. Yüksek tavanlı, duvarın üst hizasına açılmış küçük pencereleri olan dar bir odaydı. İçerisi unutulmuş ceketler, asker bavulları ve ıslak şemsiyeler yüzünden kesif bir rutubet, eski deri ve toz kokardı. Bu koku Hasan’ın varlığına da sinmiş durumdaydı.
Arkasına mavi karbon kâğıdı konulan sarı tutanak koçanları bu odada dururdu. Hasan’ın hayatı tükenmez kalemle kâğıtlara “Bir adet CD çalar”, “Bir adet deri eldiven” yazıp altlarına imza atmaktan ibaretti. Her gün füme rengi bir mont giyerdi. Montun arkasındaki “ÖZEL GÜVENLİK” yazısı ışık vurunca parlar, sonra yine garın grisine karışırdı. Bu kıyafet geçen zamanla birlikte gerçek Hasan’ın üzerine bir kılıf gibi oturmuştu.
2011 sonlarına doğru garın içinde bir fısıltı dolaşmaya başlamıştı: “Haydarpaşa kapanacakmış.” Kimileri bu söylentiyi doğruluyor, kimileri, “Yok canım, olacak şey mi?” diyerek inanmak istemiyordu. Aralık ayında fısıltılar gar hoparlörlerinden yükselen sefer anonslarının arasına karıştı: “Yüksek hızlı tren çalışmaları nedeniyle, 1 Şubat 2012’den itibaren tüm ana hat tren seferlerine ara verilecektir.”
Bu anonsların üzerine yolcuların telaşı başka bir biçim aldı. Peronlarda Hasan’ın yanından geçerken başlarını kaldırmadan bilet gişelerini, anons panolarını, tren saatlerini arıyorlardı. Bazen ona bir şey soruyorlar, cevabı duyar duymaz yüzüne bakmadan uzaklaşıyorlardı. Garın bitmekte olduğunu herkes biliyordu, Hasan’ın hâlâ orada olması kimsenin dikkatini çekmiyordu.
Tren seferlerinin durdurulacağını duyanlar aralık sonundan itibaren gara başka türlü gelmeye başladılar. Ellerinde eski fotoğraf makineleri, küçük dijital kameralar, telefonlar vardı. Peronlarda yolculardan çok son bir görüntü almak isteyenler dolaşıyordu. Üniversite öğrencileri, eski demiryolcular, yıllar önce bu kapıdan İstanbul’a indiğini söyleyen yaşlı adamlar… Hasan aralarından geçerken kimse ona bakmıyor, herkes kadraja girecek son treni, son tabelayı, son bekleyişi yakalamaya çalışıyordu.
Üst katlarda dosyalar kolileniyor, bazı odaların kapılarına kilit vuruluyordu. Akşamları denizden gara bakan biri, sarı pencerelerin tek tek karardığını görebilirdi. Temizliğe artık yeterince dikkat edilmiyordu. Yerlerde gazete kâğıtları birikiyor, peron köşelerinde çöp yığınları oluşuyordu. Büfe işletmecileri yeni mal almadan ellerindeki çay, bisküvi ve sigaraları tüketmeye çalışıyordu.
Ocak ayı ortalarıydı. Hasan Ana Bekleme Salonunda bir defter buldu. Kayıp cüzdanları açmak kolaydı. İçlerinde kimlik ya da kart olurdu. Bir adres, bir telefon numarası, sahibine götürecek resmî bir iz bulunurdu. Çantaların ceplerine bakmak da işinin gereğiydi. Defterler öyle değildi. Onların içlerine bakmak sahiplerinin akıllarına el atmak gibiydi. Hasan bunu sevmezdi. Yine de tutanak tutmak için defteri açmak gerekiyordu.
Lastiği dikkatle çıkarıp ilk sayfaya baktı. Karakalemle çizilmiş bir resim vardı. Garın en uzak köşesinde uyuyan, üstüne eski bir palto örtmüş evsiz adam. Hasan onu tanıyordu. Adam bazı geceleri garda geçirirdi. Sabahleyin erkenden kalkar, kartonunu katlayıp yanına alır, etrafına bakmadan çıkıp giderdi. Çizimde yüzü neredeyse görünmüyordu, yalnızca paltodan dışarı taşan eli belirgindi.
Meraklı gözlerle ikinci sayfayı çevirdi. Bu kez yerleri silen temizlikçi kadın çizilmişti. Başını öne eğmiş, paspası ileri doğru itiyordu. Ne kadar yorgun olduğu net bir biçimde belliydi. Omuzlarının düşüklüğü, başörtüsünün kenarından çıkan birkaç tel saç, çizmesinin kenarındaki su izi… Hasan adını bilmiyordu ama onu da tanıyordu. Sabahları bazen aynı anda çay alırlardı.
İleriki sayfalarda garın başka insanları vardı. Peron numarasını okuyamadığı için tabelaya âdeta içine düşecek kadar yaklaşan yaşlı bir adam. Kucağında uyuyan çocukla duvara yaslanmış genç bir kadın. Emanet dolaplarının yanında telefonunu şarj eden, kimse gelmediği halde sürekli kapıyı gözleyen bir delikanlı. Hepsi garın içindeki herkesin yanından geçtiği, kimsenin durup bakmadığı insanlardı.
Sonlara doğru kendi resmini gördü. Kayıp Eşya Odasının önünde çizilmişti. Sağ elinde bir hasır sepet, sol kolunun altında küçük bir çocuk çantası vardı. Üniformasından, kemerindeki telsizden ve genellikle cebinde tuttuğu sol elinden tanıdı. Yüzü yoktu, başının olması gereken yerde kâğıt boş bırakılmıştı. Çizimin altında tek kelimelik bir yazı vardı: Güvenlikçi.
Hasan’ın parmağı sayfanın kenarında bir süre öylece kaldı. Bakmaktan yorulunca defteri kapatarak lastiği yeniden kapağın üstüne geçirmeye çalıştı. Lastik parmağından kayıp tırnağının dibine vurdu. Karbon kâğıtlı sarı tutanak defterini açtı, kalemi her zamankinden fazla bastırarak yazdı: “Bir adet siyah kapaklı eskiz defteri. Sahibi bilinmiyor.”
O günlerde garın sütunlarına, mermer merdivenlerin yanına, bilet gişelerinin boş kalan camlarına el ilanları iliştiriliyordu. Kâğıtların köşeleri nemden kıvrılıyor, bantları gevşedikçe yazılar aşağı doğru sarkıyordu. Yolcular peronlara yürürken başlarını kaldırıp birkaç saniye bakıyor, ardından yine valizlerine, cep telefonlarına, tren tabelalarına dönüyorlardı. Gar Lokantasının camlarından içeri bakıldığında masalarda oturanların vedalaşmak için geldikleri anlaşılıyordu. Haydarpaşa hâlâ çalışıyordu, ama her köşesinde ayrı bir belirsizlik ve hüzün vardı.
Hasan ertesi gün öğleye doğru defterin sahibiymiş gibi görünen kadını buldu. Oturduğu yer garın yüksek tavanlı Ana Bekleme Salonuydu. Dışarısı buz gibiydi, denizden esen rüzgâr ağır kapılar açılıp kapandıkça içeri sızıyordu. Kadın ahşap, arkalıklı banklardan birine oturmuş, parmak uçları kesik yün eldivenlerle dizlerinin üstündeki başka bir deftere başını kaldırmadan çizim yapıyordu. Üstünde omuzları düşük, erkek paltosuna benzeyen, hardal sarısı bir palto vardı. Kolları parmaklarına kadar iniyor, çizim yaparken bileklerine doğru toplanıyordu. Garın eski fotoğraflarındaki yolcular gibi zamanın gerisinde kalmış görünüyordu.
Önünden geçen bir adam paltosunun ıslak kenarını defterin köşesine sürttü. Kadın sayfayı eliyle kurulayıp çizdiği resme döndü. Başka bir adam bankın boş kalan yerine oturdu. Çantasının metal tokası kadının dizine değdi. Adam tabelalara ve saatine baktı, kadına bakmadı.
Kadının elindeki kalem kısalmıştı. Ucu kâğıda değdikçe parmakları sayfaya daha çok yaklaşıyor, kalemin gövdesi avucunda kayboluyordu. Defteri kapatmadan yana eğildi. Çantasının fermuarını açıp içinden başka bir kalem çıkardı. O sırada perona yetişmeye çalışan biri ayağına bastı. Kadın ayağını geri çekti. Başını kaldırmadı.
Hasan kadına hiçbir şey söylemeden salonu terk etti. Peron açıklığına yürüdü, oradan Kayıp Eşya Odasına giden koridora döndü.
Akşam vardiyası bittiğinde garın dışına çıktı. Rıhtım tarafındaki seyyar satıcılardan birinin tezgâhında kırmızı bir atkı gördü. Parasını verip poşet istemeden boynuna doladı. Sonra tek katlı, alçak tavanlı evine gitti. Yıkanacak, çamaşırlarını değiştirecek, sabah yeniden asıl yaşam alanı olan Haydarpaşa Garı’na dönecekti. Anne ve babasını küçük yaşta kaybetmişti. Personel dosyasındaki “Acil Durumda Aranacak Kişi” satırı işe girdiği günden beri boştu. Vardiya çizelgesinde bayram günleri adının karşısına itirazsız nöbet yazılırdı. Hasan’ın gidecek bir yeri olmadığı herkesçe bilinirdi. Kimse bunu yüksek sesle söylemezdi.
Sabah kırmızı atkıyı tekrar boynuna doladı. Perondaki demir kolonların önünde durdu. Kırmızı atkı füme renkli montun üzerinde alev almış gibi duruyordu. Ama garın kapanma telaşında ellerinde bavullarla son trenlere koşan kalabalık yine ona bakmadan geçip gitti.
Öğleye doğru Ana Bekleme Salonuna bir kez daha uğradı. Kadın yine aynı banktaydı. Bu kez Hasan kenarda durmadı, kadının oturduğu yere geldi. Sağ elinde Kayıp Eşya Odasına götüreceği kırık bir şemsiye vardı, sol eli yine cebindeydi. Tam kadının önüne gelince yavaşladı. Kadın başını kaldırmadı. Defterine kısa ve hızlı çizgiler atıyordu. Hasan peron açıklığından geri dönüp aynı yeri bir kez daha turladı. Koşarak gelen bir çocuk elindeki şemsiyeye çarptı. Şemsiyenin ucu mermer zemine sürtündü. Kadın o sese baktı. Gözleri şemsiyeye ve kırmızı atkıya değdi. Hasan’ın yüzünde durmadı, yeniden defterine eğildi. Hasan birkaç saniye olduğu yerde bekleyip Kayıp Eşya Odasına giden koridora yöneldi.
Öğleden sonra yüksek tavanlı, yeşil-beyaz fayansları olan Gar Tuvaletine girdi. Dışarıdaki deniz havası buraya ulaşmazdı. İçeride kesif bir çamaşır suyu ve rutubet kokusu vardı. Lodos yukarıdaki küçük havalandırma penceresinden içeri sızıp ıslık çalıyordu.
Hasan pirinç çerçeveli dev aynanın önünde durdu. Kalın mermer tezgâha iki elini dayayıp başını kaldırdı. Floresan lambanın ışığı altında atkının kırmızısı oldukça canlı görünüyordu. Montunun füme rengi, yakasındaki kimlik kartı son derece belirgindi. Boynundan yukarı baktığında yüzü pürüzsüz, soluk bir lekeye dönüşüyordu. Aynanın sırları dökülmüş yerleri alnını, paslı çatlak çizgisi ağzını, kurumuş su damlaları gözlerini kesiyordu. Ellerini yüzüne götürdü. Parmaklarıyla burnuna, dudaklarına, kaşlarının arasındaki çizgiye dokundu. Aynadaki adamda bunların hiçbiri tamamlanmıyordu. En canlı şey hâlâ montunun üstündeki kırmızı atkıydı.
31 Ocak 2012 gecesi Haydarpaşa’dan kalkacak son ana hat treni olan Fatih Ekspresi perona yanaşmıştı. Lokomotifin önünde kocaman bir Türk bayrağı ve “Hoşça kal Haydarpaşa” yazılı kara bir pankart duruyordu. Hasan’ın yıllardır içinde kaybolduğu kalabalık o gece son kez garı doldurmuştu. Ana hat trenleri gidince bu kapılardan artık kimse ellerinde bavullarla koşarak geçmeyecek, kaybettiği çantayı sormayacak, ona aceleyle “Güvenlik!” diye seslenmeyecekti.
Peronlara açılan ahşap bölmenin üstündeki saat 23.25’i gösterirken Hasan kendini kalabalığın akışına bıraktı. Fatih Ekspresi’nin önünde fotoğraf makinelerinin flaşları patlıyordu. Herkes lokomotife, bayrağa, siyah pankarta, son kez kalkacak ana hat trenine odaklanmıştı. Her zamanki gibi kimse onu görmüyordu.
Kalabalığın uğultusu kulaklarını tırmalıyordu. Bunun son şansı olduğunu düşündü. İlerleyen süreçte Haydarpaşa Garı gibi o da unutulup gidecekti. Boynundaki kırmızı atkıyı çözüp raylara doğru fırlattı. Yaka kartını çıkarıp attı. Montunun fermuarını açtı. Yere düşerken arkasındaki gümüş rengi “ÖZEL GÜVENLİK” yazısı bir an parlayıp söndü. Postallarının bağcıklarını çözdü.
Pantolonunu çıkardığı an önce birkaç kişi başını çevirip baktı. Sonra etrafında bir çember oluştu. Fotoğraf makinelerinin objektifleri Hasan’a doğru çevrildi. Flaşlar bu kez onun beyaz içliğinde patladı. Kalabalıktan gelen seslere kulak kabarttı. Biri, “Garın kapatılışını protesto ediyor,” dedi. Bir başkası, “Ne protestosu? Görmüyor musunuz, aklını kaçırmış,” diye bağırdı. Yanında bir kız çocuğuyla gelen kadın çocuğun gözlerini kapattı. “Adam soyunuyor, sakın bakma!”
Fatih Ekspresi’ne doğru koşanlardan biri farkında olmadan Hasan’ın yaka kartına bastı. Bir başkası üzerinde izmaritini ezdi. Kartın plastik yüzeyi kararıp çatladı. Üstündeki isim okunmaz hâle geldi. Hasan’la aynı üniformayı giyen iki görevli çabucak olay yerine geldiler. Onu kıskıvrak yakalayıp perona dağılan kıyafetleri topladılar. Hasan’la konuşmak, neden böyle davrandığını anlamaya çalışmak yerine, bir nesneyi taşır gibi kollarından tutup garın merdivenlerinden aşağı indirdiler. Rıhtım tarafında bekleyen polis otomobiline teslim ettiler.
Fatih Ekspresi hareket etmeden önce perondaki yüzlerce insan rayların üzerine indi. Makinistin son kez çaldığı korna uzun uzun yankılandı. Tren ayrılırken kimileri el sallıyor, kimileri birbirine sarılarak ağlıyordu. Kalabalık dağılıp saat gece yarısını geçtiğinde peron ışıkları tek tek söndürüldü. Garın ağır ahşap dış kapıları kapatıldı ve Haydarpaşa’nın Anadolu’ya açılan kolu o gece sessizce kesildi.
Ertesi gün Haydarpaşa Garı artık ana hat trenlerine kapatılmıştı. Uzak yol peronları bomboştu. Bekleme salonları, gişeler, büfeler hiç olmadığı kadar sessizdi. Sabah vardiyasına gelen güvenlik görevlisi gece perondan toplanan giysileri Kayıp Eşya Odasına götürüp masanın üzerine bıraktı. Hasan’ın kullandığı karbon kâğıtlı sarı tutanak defterini açtı. Tükenmez kalemle şöyle yazdı: “Bir adet kırmızı atkı, bir adet füme renkli özel güvenlik montu, bir adet pantolon ve bir çift postal. Sahibi bilinmiyor.”

















