
Edebiyatın, kadının edebiyat dünyasında yer alması, kendisini ifade etmesi, kadınların sorunlarını işlemesi kadınların mağduriyetlerini geniş kitlelere taşınmasında önemli bir araç oldu. Edebiyat sayesinde kadın yazarlar toplumda bir kadınlık bilinci geliştirmek istediler. Kadın edebiyatı ifadesi –tartışmaların odağında yer alsa da- feminist eleştirmenlerin tanımladığı ve anlam kazandırdığı bir kavram olarak karşımıza çıkar. Hatta Alman yazar Ulla Hahn, kadın edebiyatı ifadesinin de ilk kez 19. yy.de erkekler tarafından ortaya atıldığını belirtir. 19. yy.da kadınların da edebiyat eserleri verebilecekleri düşüncesi yerleşmeye başlar.
Kadınların erkeklerle eşit oldukları fikri ilk olarak Fransız Devrimi (1789-1799) döneminde dile getirilir. Tarih boyunca kadınların ezilmişliğine karşı ilk eserler kaleme alınır; yavaş yavaş kadınların eğitimine, seçme ve seçilme hakkında dair ciddi bir altyapı oluşmaya başlar. Feminizm üzerine yazılan ilk önemli eser Mary Wollstoncraft’ın 18. yy’da yazdığı Kadın Haklarının Savunusu adlı kitabıdır. Olympe de Gouges ise kadın hakları üzerine ilk teorik çalışmaları yapan başka bir isimdir. Kadın ve Kadın Vatandaş Hakları Bildirgesi adlı kitabında “kadına giyotine gitme hakkı tanınıyor öyleyse kadının kürsüye çıkma hakkı da olmalıdır” diye seslenir.
Amerikalı feminist eleştirmen E. Showalter, feminist edebiyatın 1840’tan itibaren üç aşamalı olarak geliştiğini ifade eder. 1840-1880 dönemi, kadın yazarların erkek yazarları taklit ettikleri dönemdir. 1880-1920 dönemi, erkeklerin taklit edilmesinden vaz geçilir ve kadına karşı ayrımcılığın ortadan kalkması için mücadeleye girişilir. 1920 sonrası ise edebi eserlerin ortaya çıkmasında takınılan tepkisel yaklaşımların sona erdiği görülür. Bu dönemde kadına dönük ve kadınlar için yeni ve özgün bir dil oluşmaya başlar. Kadının varlığının erkeğe göre şekillenmesine karşı çıkan çıkan Simon de Beauvoir 1960’lardan itibaren ciddi ölçüde gelişme kaydeden feminist mücadelenin öncüsü olur.
Türk edebiyatında kadının kendini olumlama ve kendini gösterme arzusu ancak 1960 sonrası dönemde gerçekleşir. Edebiyat kadınlar için nefes alınabilecek heyecanlı bir alan olur. Kadın artık erkek söyleminin ona biçtiği formların dışında arzularını ve duygularını özgürce ve tartışmaya açık bir alanda sergileme fırsatı yakalar. Kadın yazarlar zamanla isteklerini daha korkusuzca dillendirme ve kendilerini kabul ettirme mücadelesine girişirler. Kadının da edebiyatta görünürlük kazanmasıyla zayıf kadın figürü yıkılacaktır. Güçlü bir sanatçı kimliğiyle ortaya çıkan kadın yazarlar, ataerkil dil ve söylemin içinden bir dil bulabilmeyi, kadınlık kimliğini inşa etmeyi hedeflerler. Bu dilsel bir sıçramadır. Eski olandan, bilinenden, dil düzeyinde bir kopuştur. Çünkü dil, hemen her sanat dalında ifade ediş ya da yaratışta eski söylemin artık yetmediği bir noktadaki bir bırakış ve yeniden buluşla öyle bir duruma yükselir ki, işte asıl yenilik burada belirir. Kadın bakışını ve bilincini yoğuntaştırır, derinleştirir. Çünkü hayat durmaz, zaman durmaz, sanat hiç durmaz.
Zemin kaygandır. Yürek kendi içinde gezinir durur. Güven hapistedir. Bir yanda, iletişim kurma isteğinin dayanılmazlığı, öte yanda, kurulmuş iletişimlerin dokunaklı kırılganlığı. Bir yanda içine kapanmışlık, yalnızlık; öte yanda kargaşa, kalabalık, toplum. Gidiş-geliş. İleri atılış. Akıl. Çok özel bir dille konuşma isteği. Bu tavır kendisi üzerine düşünen, konuşan bir dille ifade edilir. Her anının, zamanının, heyecanının hesabıyla sorumlu tutar kendini. Bu onun hayata karşı tek çıkış yoludur.
Böylece düşünce özgürlüğüne, kendine güvene, kendi üstüne kapanmış bir anlatımdan çok, dışa dönük ve hayattan beslenen, hayatla ilişki içinde olan bir edebiyata geçilmiş olunur. Önce yeni bir dil geliştirmek gerekir. Bu dil, ataerkilce dili yıkmayı hedefleyen, bir başkaldırı dili olacaktır.
Bu dilde ön plana çıkarılan temel unsur duyarlılıktır. İnsana ve hayata duyarlık penceresinden bakmak… Yoğun bir içselliğe yöneliş. Geçmişin gizemi ve burukluğuyla yola çıkış. Bugüne ait anın olgunluğuyla önünü ardını kolaçan ediş. Kuytulara, boşluklara dalış. Kayboluş.
1960 sonrası Türk edebiyatında kadın öykücüler toplumsal cinsiyeti reddetmiş ve kadına özel bir kimlik kazandırmışlardır. Bu gelişmede kültürel ve sosyolojik değişmelerin etkileri aşikârdır. Kadın yazarlar önceki dönemlerin çekingen, tanımlanmış konuşma kalıplarını kendilerine özgü bir dile getirebilmişlerdir. Kadın yazar sayısındaki artış, şehirleşme kadar eğitim, basım yayın imkânlarının gelişmesi ile bağlantılıdır. Kadın yazarlar edebi dilin sınırları içinde hem bedenlerinden hem de cinselliklerinden rahatça söz edebilme cesaretini bulmuşlardır. Birey oluşlarının, erkek egemen toplumun kadına biçtiği rollerden sıyrılabildikerinin, kendi benzersizliklerini deneyimleme cesareti gösterebilmelerinin bir ifadesidir. Bu edebiyat kadın duyularıyla algıladıkları kadın hikâyelerini, kadın ruh hallerinin kaynaklık ettiği bir dilsel alanda son derece yaratıcı ve çağrışımlarla örülü bir estetik yapıya dönüşür. Kadının birey oluşunun ilanıdır. Leyla Erbil, yazarlığın gövdeyle değil, beyinle gerçekleştiğinin altını çizer. Ona göre kadın yazarların tek taraflı erkeklerce örülmüş edebiyat düzeninde yerlerini almaları gerekir. Erbil modernist bir tavırla mevcut erkek egemen söyleyişe ve toplumsal cinsiyet dayatmalarına karşı çıkar.
1970’lerde ilk öykü kitabı yayımlanan Adalet Ağaoğlu, Adi Suçlu öyküsünde politik yönelimleri olan ve dünyaya bilinçli olarak bakan kadını anlatır. Bu kadın düşünürken entelektüel bir kişilik özelliği gösterir. Öykü, apandisit ameliyatı olan bir kadının, ameliyat sonrası hastanede kaldığı günlerde yanındaki yatakta kalan diğer hasta kadının basit dünyasına katlanamayıp onun kaşını patlatması üzerinedir. (İnsan, gerçeği bulabilmek için seksen parça lafı bir ucundan çekip birbirine yapıştırmak zorunda kalıyor. Yine de peşin bilinenin dışında bütün bir yüz çıkmıyor ortaya… Çıkar çıkmaz Yavuz’a bir börek yapayım, içimizi başka nasıl sustururuz?) Burada kadın yazarın dili kadının düşünceleri üzerine olmasına rağmen kadına ait “börek yapma” dolayısıyla yine kadının ev içindeki konumu sergilenmiş olur.
Aynı dönemin önemli modernist öykücüsü Tomris Uyar kendisi kadın yazar ve erkek yazar ayrımını kabul etmese de kadın duyarlılığının tüm hikâyelerine sindiği, kadınlık ve annelik görevlerini aksatmadan, erkek egemen bir toplumda kadın yazar olarak var olabilmenin mücadelesini özellikle günlüklerine yansıttığını görürüz. Tomris Uyar, yazar olmanın yanında bir eş ve bir annedir; bu durumun getirdiği sorumluluk omuzlarındadır. Günlüklerinde bütün samimiyetiyle bu durumundan söz eder: 1 Aralık 1975 tarihli güncesinde şöyle anlatır: “Çalıştığım, iyi, düzenli bir aile kadını olduğum saatleri, ortalıkta kalmış dergileri yerlerine yerleştirdim; mektupları eledim. Hiçbir yere çıkmadım ama hiçbir yerde de değildim.” Ona göre edebiyat insanın özellikle de kadınların kendilerini anlatması için bulabildikleri tek ortamdır. Israrla üzerinde durduğu husus kadınlara ayrıcalıklı davranılması değildir. Ona göre kadınlık bir meslek olarak kullanılmamalı, istismar edilmemeli; duyumsanan, yaşanılan, düpedüz bir olgu gibi değerlendirilmelidir. Ayrıksı bir dil yaratma peşinde değildir.
1980 sonrası öyküde yer alan isimlerden Erendiz Atasü, kadının hem en güçlü hem en zayıf tarafı olarak duygularını gösterir. Aynı dönem öykücülerden Ayfer Tunç ise erkek eleştirmenlerin “kadınca duyarlık” olarak tanımlamalarına karşı çıkar. Bu tanımın ancak kadına mahsus bir alanı işaret ettiğini dile getirir. Bu tanımla önceki yargıların hâlâ geçerli olduğu görüşünü ileri sürer. Kendisi, bu yargıyı kırmak amacıyla öykülerinde erkek anlatıcıyı seçtiğini, bu yargıyı kırmak için kullandığını söyler.
Sema Kaygusuz’un Sandık Lekesi kitabında Kadın Sesleri adlı öykü, aldatılan eş ve gayri meşru sevgili olarak iki kadının birbirlerini seslerinden tanıma, konumlandırma ve analizine dayanır. Bayan B Bayan A’nın kocasıyla sevgilidir. Bayan B, Bayan A’yı telefonla arayarak Kadın Dayanışma Derneği’nin bir anketi için aradığını söyleyerek onu tanımak ister. Kadınlar birbirlerini ses tonları üzerinden tanıma çabasındadır. Bayan B, Bayan A’nın sesini şöyle yorumlar: “Cırtlak sesli, kısa boylu belki, küçük gözlü”, “Ne kaba, e’leri a’lara karıştırarak, Kabarık kabarık söylüyor”(..) “seni kenar mahalle dilberi seni,/seni ölçüsüz kadın.” Bu konuşmadaki küçümseme açıktır ve rakibesinin güçsüzlüğünü, eğitimsizliğini onun sesinden, ifadelerinden çıkarmaya çalışır. Diğer tarafta ise Bayan A’nın Bayan B’yi küçümsediğini görürüz. “Herhalde okul bitirmiş, görgülü bir kadın,/Ne yumuşak bir sesi var”, “gözleri böcek gibidir, saçları kısacıktır/aynı oğlan çocuğu, cincik boncukla doldurmuştur boynunu”, “sesi gittikçe bayatlaşıyor;/Ne tuhaf kadın böyle”. Görüşmenin sonunda Bayan B’nin ”psikolojik boyutta inceliyoruz meseleyi” sözüne, Bayan A’nin “Senin sikolojini yerim ben” cesur ifadesi, kadının kıskançlık, öfke halinde rahatlıkla argoya geçebileceğini gösterir.
Sema Kaygusuz, yine aynı kitabında Aşkar adlı öyküsünde ergen yaştaki bir kızın uğradığı cinsel taciz ve bunu yapanın ölüm haberi öyküde ana olaydır. Canan banyo yaparken, ona yıkanmasında yardım eden annesi ölen kişi hakkında, kızına konuşmamasını tembihler. Onun yıkanması, su ve beden ilgisi kirin atılmasından da öte kızın bedenindeki bu gizli ve asla söylenmeyecek tacizi, annenin kendi elleriyle kazıması anlamına gelir. Kızın kalçasına kadar uzanan saçlarının âşkar denilen küllü su ile yıkandığı sahne, anne kız arasındaki konuşma, iç monologlar ile verilir. Canan’ın uğradığı haksızlığın bedenindeki izlerine su değdikçe acıması, anlatıcı tarafından ergenlik ve cinsellik boyutlarıyla verilir. Annenin çökmüş bedenine karşın kızının körpe bedenini haşlarcasına yıkadığı sahne bakışlar, tembihler, sıcak su gibi öğeler anne ve kız arasındaki gizli dilin dolayısıyla kadın dilinin ifade edilişidir. Canan’ın saçlarının kesilmesinden önceki sahne kızın büyüme ve değişim zorunluluğu olarak yer alır.” Gülsüm, âşkarlı suyu Canan’ın uzun upuzun saçlarına yedire yedire, damla damla, ovuştura ovuştura döktü. Günlerdir ilk kez kızına okşarcasına dokundu. Canan’ın gece karası saçları, Gülsüm’ün canlı parmaklarının arasında, kırmızı bir ışıkla esneyerek uyandı.” Anne Gülsüm kızının saçlarını kesince üzerindeki gözlerden uzaklaşmış olacaktır. Canan doğası gereği büyüleyiciliği bedeninde taşımaktadır. Bu haliyle erkeğin arzu nesnesidir. Hareketsiz ve ifadesiz olmalı, tam anlamıyla edilgin olmalıdır.
Aslı Erdoğan’ın Tahta Kuşlar öyküsünde kadın bedeni, kendine ait olanı var etmek, kendini tam olarak görmek ve göstermek üzerinden anlatılır. Öyküdeki kadınlar bir sanatoryumda kalan astımlı kadınlardır. Kendilerine Amazon Ekspresi adını takarlar. (“Amazon Ekspresi’ Yağmur ormanlarını mı kastediyorlardı, yoksa erkekleri, sağ memeleri gibi kesip yaşamlarından atan, av ve savaş ustası efsanevi kadınları mı?”) Bu benzetme özgürlük ve cinsellik anlamında hastalıklı kadınların sağlıksız bedenlerine karşı çıkma tavrı olarak belli bir anlam taşır. Bedenlerini sağlıklı erkeklere gösterebilme şehveti içinde olduklarını, karşı bedene duydukları isteği yansıtır. H. Üniversitesi kürek takımından dört gencin botlarıyla ırmaktan her geçişlerinde, onlara vücutlarını sergilemek isteyen astımlı kadınların acıklı cinselliği söz konusudur. Filiz anlatıcı tarafından şöyle tarif edilir: “Tehlike onu uyarmış, bütün duyumlarını kamçılamıştı. Cinsel arzuya benzeyen bir duyguyla doluydu.” Kadınlar, kısa bir süreliğine de olsa mutlu olur ama ardından külçe gibi bir pişmanlık içine girerler. Eksik beden ve cinsellik, hayata tutunamamak olarak sahneye çıkar.
Tezer Özlü’nün yazınında anlatı belirgindir; olaylardan ziyade kişinin iç dünyasına odaklanır. Çocukluğun Soğuk Geceleri nin ilk bölümü Ev dir. Ev bir konum olmanın ötesinde ailenin, baskının ve disiplinin mekânıdır. Anlatıcının kaçmak, kurtulmak istediği bir mekândır. Gitmek teması Tezer Özlü’nin eserlerinde belirgindir. Gitmek isteğinin yanı sıra unutmak isteğini de dile getirir. Hatta okul ve mahalle de en az ev kadar anlatıcıda gitme isteği uyandırır. Yazar modern hayatın sıkıntısında daraldığında rahatlama alanı olarak doğayı hayal eder ya da doğayı çağrıştıran imgeler kullanır; doğayı yüceltir. Doğa kadına ait bir alanken, kültür erkek egemen bir alandır.
Sevim Burak eserlerinde toplumsal düzeni ve bu toplumsal düzenin ürettiği edebiyat anlayışını eleştirmesiyle dikkat çeker. İlk bakışta deneysel birer edebiyat ürünü gibi görünen, dil ve içerik açısından nüfuz edilmesi oldukça zor olan bu metinler kadın dilinden yorumlanırlar. Sürekli edilgen bir konuma itilen, önemsizleştirilen, kategorilere indirgenen, görünmez kılınan kadınlar üzerinden şekillenir bu hikâyeler. Kesin ve net bir dille yazılmamış olmaları hikâyelerin bir diğer özelliğini oluşturur. Metinler kesik ve yamalı, yer yer şiirsel ve kuralsız bir dille yazılmış olmaları otorite tarafından anlaşılma kaygısı olmadan kaleme alınmış olduklarını açıkça imler. Sözcükleri büyük harflerle yazması, cümleleri tirelerle ayırması, yer yer şiirsel dili yeni bir anlatım biçimi, yeni bir anlam dünyasını da beraberinde getirir.
Toplum eril yapının temsilcisi konumundadır. Bu bağlamda “Ben tekim… Siz bir sürüsünüz.” ifadesi toplumun erkek egemen bir düzenin simgesi olduğuna ve kadının bu düzende yalnızlaştırılarak ötekileştirildiğine işaret etmesi açısından önemlidir. Toplum,(erkek egemen düzen) baskıcı tutumuyla kadını boğarak yavaş yavaş öldüren, ona yaşama alanı tanımayan cinsiyetçi yapı olarak kurgulanmıştır.
Sevim Burak’ın hikâyelerindeki karakterlerin çoğu yeni düzende kaybedenlerden oluşur: Etnik ve dini azınlıklar, Osmanlı kültürünün ve geleneklerinin temsilcileri olan “konak artıkları” ve kadınlar. Sevim Burak’ın Büyük Kuş (1963) öyküsü ataerkil düzende ötekileştirilerek değersiz bir konuma itilen kadının sınırlanışını kadının hayatından çeşitli kesitler sunularak verir. Anlatıcı kadın eril iktidarın kendi sesini dikte ettiği dili ve onun kurallarını kullanmayı reddeden, bu iktidar tarafından sindirilmiş, yok sayılmış kadınların sesidir. Öykünün hemen başlangıcında “Evinin kapılarını açtı/Saç örgülerini çözdü” ifadeleri eril iktidarın inşa ettiği pasif, kaderine razı, itaatkâr kadın algısına bir başkaldırıdır. Evin kapılarını açması kadının dış dünyaya açılmasını, saç örgülerini çözmesi özgürleşmesini ifade eder. Saçın örülmesi topluluğu, düzeni, bütünlüğü temsil eder. Kadın güçlü bir karakter olarak bu kurulu düzenin karşısında durabilmiştir. Kadının evden dışarı çıkması kadının pasif konumundan aktif konuma geçişidir.
Leyla Erbil’in özelliği düşünce akımları ile ilişkisini ve felsefi sorunlara dair kendi fikirlerini tartışmada edebiyatı kullanmış olmasıdır. Yapıtlarında psikanaliz, varoluşçuluk ve Marksizm ağırlığını hissedilen düşünce akımlarıdır. Kendi olma sorunsalı Leyla Erbil’in her anlatısında karşımıza çıkar. Bu yol olumsuzlamalarla ve çatışmalarla dolu bir yoldur. Dini, ideolojiyi, dayatılan kadınlık durumunu, aileyi, babayı, anneyi, eşi reddetmesi onlarla çatışma halinde olmasını gerektirir. Yazarın ele aldığı temaların başında kadınlık sorunu yer alır. Aşk, cinsellik ve evlilik temalarını da bu sorun eksenince kurgular. Toplumda kadının yerini tek yönlü yaklaşmaz, erkek ile beraber ele alır. Kadının kâbuslarla yüklenmiş zihninden geçenleri durduramaz, bu nedenle nokta yerine virgüllerle devam eder. Noktalama işaretlerini bildiğiniz kalıpların dışında, bir anlam oluşturacak şekilde kullanır. Kelimelerin yetmediği yerlerde noktalama işaretleri devreye girer, virgüllü ünlem, yan yana üç virgül gibi işaretlerle zihnin akışı böylece okura aktarılmış olur. Kimi zaman noktası gelmeyen uzun cümleler metinde yer alır. Bu yöntemler yazarın endişesini, acısını yazıya dökebilmesinin imkânsızlığından doğmuşlardır. Acı ve mutsuzluğun üzerindeki etkisini Leyla Erbil şöyle aktarır: “Hastalığımın adı Langerhans. 1800’lerde bulunmuş çok nadir bir hastalık. Kadınlarda milyonda bir rastlanıyormuş; nedeni pek bilinmeyen bir hücre hastalığı. Ama ben nedenini biliyorum: Dünyaya gelmemle birlikte karşılaştığım ve ömrümce seyretmek zorunda bırakıldığım vahşet, haksızlıklar, insanlığın ödediği bedel, işte bu. Nasıl Baudelaire’i çıldırtan kapitalizm dedilerse, beni hasta eden de acı ve mutsuzluk.”
Kadın dünyasını odağına alan öyküler kaleme alan kadın öykücülerin yeni bir dil oluşturdukları görülmektedir. Kadın dünyasının yaşadığı toplumsal travmaları, onların sessizliklerini ve görmezden gelinmelerini yazıya dökebilmek için dilin sınırlarını zorlamışlardır. Çağdaş dönemde değişen şey kadının kendine olan bakış açısıdır. Kadında farlılık bilinci uyanmıştır. Kendisinin erkekten farklı olduğunu fark etmiştir. Bu fark ediş eserlerinde yansır. Çünkü artık kendine erkek gözünden değil bizzat kendi gözünden bakmaktadır.
Raşel Rakella Asal
Kaynakça
Ahmet Duran Arslan, Sevim Burak’ın “Büyük Kuş” öyküsünün feminist eleştiri üzerinden okumak, ISSN 2548-0502 Cilt1, Sayı 2, Aralık 2016
Ertan Örgen, 2000’li yıllarda Kadın öykücülerin dili üzerine tespitler
Mehmet Bakır Şengül, Kadın edebiyatı: Bir varoluş mücadelesi, http://dx.soi.org/10.9761/JASSS3396 SAYI 44
Leyla Erbil’de Etik ve Estetik/yayına hazırlayan Süha Oğuzertem, Pusula yayınları, Nisan 2007
Tomris Uyar, Gündökümü-Bir Uyumsuzun Notları 1. YKY, İstanbul 2009
Tomris Uyar, Gündökümü-Bir Uyumsuzun Notları- 2. YKY, İstanbul 2013
Yıldız Ecevit, Toplumsal Cinsiyet Sosyolojisi, 1. Baskı, Eskişehir Anadolu Ün. Ağustos 2011

















