Tuba Ayşe Özgür: “Unuttuğumuzu sandığımız şey kaybolmaz, başka bir yerde yeniden karşımıza çıkar”

Temmuz 20, 2026

Tuba Ayşe Özgür: “Unuttuğumuzu sandığımız şey kaybolmaz, başka bir yerde yeniden karşımıza çıkar”

Söyleşi: Burak Soyer

Tuba Ayşe Özgür’ün yeni kitabı “Kırık Yansımalar”, Eyobi Yayınları etiketiyle okuyucuyla buluştu. Önce kitaplarının aksine, öykü, deneme ve Nihal Gündüz’ün fotoğraflarının bileşiminden oluşan kitapta Özgür, hafızanın etrafında şekillenen deneysel bir çalışma ortaya koyarken, insan yaşamını bölük pörçük parçalar hâline getirip daha sonra bunları yapboz misali yeniden toparlayarak okura ucu açık bir biçimde sunuyor. Tek tek okunsa bile farklı anlamlar taşıyan metinler, aynı zamanda birbirini tamamlama gibi bir işleve de sahip ve Tuba Ayşe Özgür, aradaki bu hassas dengeyi iyi kotararak kendine has bir ifade şekli yaratıyor. Tuba Ayşe Özgür’le “Kırık Yansımalar”ı ve bu metinlerin birlikteliğini konuştuk.

“Kırık Yansımalar” deneme ve öykülerinizle birlikte Nihal Gündüz’ün çektiği fotoğraflardan oluşuyor. Bu fikir nasıl ortaya çıktı? 

Nihal Gündüz ile tanışmamız otuz yılı buluyor. İlk iş hayatımıza, birlikte çalışan iki ayrı firmada hemen hemen aynı dönemde başladık. Benim en büyük hayallerimden biriydi, bir gün ben öykülerimi yazayım, Nihal de fotoğraflarını oluştursun. Aslında “Kırık Yansımalar”ın fikri kitaptan çok daha öncesine, otuz yıllık bir geçmişe dayanıyor diyebilirim. Belki de belleğin etrafında dolaşan bir kitabın bu kadar eski bir hayalden doğması tesadüf değildir. Yıllar sonra o hayal kendine bir yer buldu ve öykülerle fotoğraflar aynı kitapta buluştu.

Kitap nasıl bir mesai sürecinden geçti? Belirli bir hazırlık aşaması olduğunu düşünüyorum… 

Parça parça oluşan bir yapı oldu. Önce öyküler ortaya çıktı. Öyküleri düzenlerken deneme fikri geldi ve bir süre sonra öykülerle denemelerin birbirleriyle konuşmaya başladığını fark ettim. Sonrasında fotoğraflar için çalışma aşaması başladı. Aslında kitabın biçimini en başından belirlemedim. Kitap süreç içinde kendi biçimini buldu. Bir parça diğerini çağırdı. Öykü denemeye, deneme fotoğrafa, fotoğraf yeniden öyküye açıldı. Sonunda bütün parçaların kendi yerini bulduğunu hissettiğimde “Kırık Yansımalar” benim için tamamlanmış oldu.

Kitaptaki metinler tek başına okunabileceği gibi birbirini tamamlayan özelliklere de sahip. Bir okur, kitabın herhangi bir yerinden başlayıp başa dönse, sona gitse yine sizin niyetinizle ilgili bir şeyler bulacaktır. Bu biçimi nasıl oluşturdunuz? 

Yazmak benim için aynı zamanda deneyimlemek. Bir kitabın nasıl okunacağını düşünerek yazmıyorum aslında. Üretim bittikten sonra parçaları bir araya getiriyorum. Benim için bir bütün hâline geldiyse o zaman tamamdır diyorum. “Kırık Yansımalar”da da okurun mutlaka baştan sona doğrusal bir yol izlemesi gerekmiyor. Kırılmış bir aynanın parçalarına hangi sırayla bakarsanız bakın, her parçada başka bir görüntüyle karşılaşırsınız ama sonunda parçalar birbirine dokunur. Kitabın yapısını biraz böyle görüyorum. Bir metnin okurda kalması, okura geçmesi benim için çok değerli. Belki kendi sevdiğim okuma biçimi de bu olduğu için metinler böyle buluşuyor. Okurun kitap içinde kendi yolunu bulabilmesini seviyorum.

Metinlerarası, hatta disiplinlerarası gidip gelmeler bir risk faktörü barındırır. Zira okurun kafası birinde takılıp kalmışken başka bir türle karşılaşınca öncekini unutma ihtimali var. Bunu hesaba kattınız mı yazarken? 

Ben bunu bir riskten çok katman zenginliği olarak görüyorum. Okur nerede takılı kaldıysa aslında o kısım onda bir karşılık bulmuş demektir. Girift bir yapı kurmaya çalıştığım için metinlerin arasına küçük kırıntılar bırakıyorum. Bir öyküde karşılaşılan bir duygu, bir nesne ya da bir iz, daha sonra bir denemede veya fotoğrafta yeniden karşısına çıkabiliyor. Okur önceki metni unutmuş olsa bile o kırıntı belleğini yeniden harekete geçirebilir. Bu anlamda unutmak da kitabın deneyiminin bir parçası olabilir. Unuttuğumuzu sandığımız şey kaybolmaz, başka bir yerde yeniden karşımıza çıkar. “Kırık Yansımalar”ın yapısında da biraz böyle bir hatırlama ve unutma ilişkisi var.

Metinler hafıza etrafında dönüyor. Zamanında bir oyuncuyla yaptığım bir röportajda, “Belleğimizden başka neyimiz var ki?” demişti. Katılır mısınız buna? 

Güzel bir ifade. Katılırım ama başka bir bakış açısıyla biraz da kafa karıştırmak isterim: Belleğimizden başka neyimiz var, peki ya belleğimiz de değişiyorsa? Sanırım insan, gelişim evresinde ve yaşadığı onca şeyle birlikte belleğini de değiştiriyor. On yıl önce hatırladığınız bir anınızı, on yıl sonra birebir aynı şekilde hatırlar mısınız? Yoksa bugün olduğunuz kişi, geçmişte yaşadığınız o ana yeniden bakıp onu başka türlü mü hatırlar? Belki de hatırladığımız şey geçmişin kendisi değil, bugünkü hâlimizin geçmişe düşürdüğü bir yansımadır. Üstelik o yansıma her zaman bütün değildir, kırıktır, eksiktir, parçalıdır. Ben bunu sorgulamayı seviyorum ve sanırım böyle de devam edecek. Karışık zihin, kendi yolunu bulmak için yol almak zorunda kalır diye düşünüyorum.

Bundan sonraki çalışmalarınızda yine bu tür farklı tarzlarla karşılaşacak mıyız?

Öykü kitaplarımda açıkçası kendimi daha özgür hissettiğim alanlarda dolaşıyorum. Bunu seviyorum. Öykü benim için biçimle daha rahat oynayabildiğim, sınırları biraz daha zorlayabildiğim bir alan. “Kırık Yansımalar” da bu anlamda benim için yeni bir kapı oldu. Öykünün, denemenin ve fotoğrafın birbirinin alanına girebildiği bir yapı ortaya çıktı.

Roman ise daha çok meselem üzerinden neyi, nasıl anlatabileceğim üzerine şekilleniyor. Daha kurguya ve karaktere bağlı yapılar kuruyorum, bu da bana ayrı bir keyif veriyor. Her romanımda bir öncekine ya da henüz yazılmamış olanına küçük notlar bırakıyorum. Bazen bir karakter, bazen bir nesne, bazen de yalnızca küçük bir ayrıntı başka bir romanın içinde yeniden karşıma çıkabiliyor. Sanırım kendi metinlerim arasında görünmez bağlar kurmayı seviyorum.

Bundan sonra da kendimi tekrar etmektense farklı anlatım yolları aramayı tercih edeceğim. Çünkü benim için yazmak biraz da henüz bilmediğim bir yere doğru yürümek demek.

Yorum yapın