
Söyleşi: Bayram S. Taşkın
Yazar Canan Sancak’ın ikinci öykü kitabı Kalp Bir Kastır Yorulur, 2026 yılının Şubat ayında Can Yayınları etiketiyle okurlarla buluştu. Sancak, ilk kitabı Kızıl Su’daki öykülerden farklı olarak bu kez okurun karşısına büyük çatışmaların ve güçlü olay örgülerin olduğu öykülerle değil; daha çok karakterlerinin zihinsel labirentlerini, iç dünyalarındaki karanlık odaları ve ruhsal kırılmalarını görünür kılan atmosfer ve durum öyküleriyle çıkıyor.
Atmosfer kurmadaki başarısı ve lirik anlatımıyla önümüzdeki yıllarda hem eleştirmenlerin hem de öykü okurlarının daha fazla dikkatini çekeceğini düşündüğüm Canan Sancak’la edebiyat yolculuğunu ve ikinci kitabı Kalp Bir Kastır Yorulur’u konuştuk.
Kitabınızın başındaki biyografiden İstanbul’da edebiyat ve psikoloji, Venedik’te ise Türkoloji Enstitüsü bünyesinde dil bilimi eğitimi aldığınızı, ayrıca çeviri yapabilecek düzeyde İtalyanca ve Osmanlıca bildiğinizi öğreniyoruz. Bu eğitim ve birikim süreci bana, edebiyat ve yazarlık yolculuğunuzun tesadüflerin sonucu değil; çok daha erken yaşlarda, belki çocukluk yıllarında kurulmuş bir hayal uğruna çıkılmış bir yolculuk olduğunu düşündürdü. Yanılıyor muyum?
Hayır, yanılmıyorsunuz. Yazarlık benim için hiçbir zaman rastlantısal bir uğraş olmadı; hayatımın merkezinde duran en güçlü arzu, neredeyse daima, buydu. Öğrendiğim diller ve akademik kararlarım bu arzunun etrafında şekillendi. Hepsi beni yazıya biraz daha yaklaştıran bilinçli adımlardı. Bu yüzden yazarlık serüvenimi tesadüflerin değil, kökleri çok erken yaşlarda atılmış bir hayalin inşa ettiği bir yolculuk olarak görüyorum.
Hem Kızıl Su hem de Kalp Bir Kastır Yorulur’un kapaklarında, romantik ve simgesel kalp sembolü yerine anatomi kitaplarında rastlayabileceğimiz gerçek kalp resimlerini kullanmayı tercih etmişsiniz.Bu tercihinizin ardında nasıl bir düşünce vardı? Kitabı henüz eline alan okura daha ilk anda nasıl bir mesaj vermek istediniz?
Öykülerim duygular ve hakikatler hakkında yazılmış öykülerdir. Bu sebeple, her iki kitabın kapağında da kalbi, simgesel bir ikon olarak değil gerçekte olduğu haliyle kullanmayı tercih ettim. Kızıl Su‘da kalbi saran yapraklar ve sarmaşıklar aileyi, kökleri ve bağları temsil ediyordu. Kalp Bir Kastır Yorulur’ da ise anatomik bir kalp figürüyle, kalbin yalnızca romantik bir imge değil bedenimizde taşıdığımız gerçek bir parça olduğunu vurgulamak istedim. Bir bakıma, duygularımızın yalnızca zihnimizde değil, bedenimizde de karşılığı olduğunu hatırlatmak istedim.
Aklınıza bir öykü fikri düştüğünde nasıl bir yazma süreci başlıyor? Hikâyenin olgunlaşmasını bekleyen, onu uzun süre kafasında taşıyan bir yazar mısınız; yoksa fikrin ilk kıvılcımını hisseder hissetmez masaya oturup yazmaya başlayanlardan mı? Ayrıca yazarken müzik dinlemek, yalnız kalmak, çay ya da kahve içmek, gece çalışmak gibi vazgeçilmez ritüelleriniz var mı?
“Bunun hakkında yazmalıyım” dediğim şeyleri mutlaka not ederim. Bunlar çoğu zaman tek bir sözcük, kısa bir tamlama ya da bana ilk kıvılcımı hatırlatacak küçük ayrıntılardır. Özellikle cümle kurmamaya özen gösteririm. Sözcükler önce küçük not kâğıtlarında, sonra da sıkı bir elemeyle psikoloji, seyahat, bilim, tarih, diğer konular gibi başlıklarla adlandırdığım defterlerde birikirler. Eğer araştırma yapmam gereken bir konuyu yazıyorsam, öğrendiklerimi özet halinde ilgili deftere geçiririm. Yeterince malzeme oluştuğunda geriye parçaları birleştirmek kalır ve bilgisayarın başına geçerim. Özetle parçadan bütüne giderim, denebilir. Her yerde, gürültüden ve kalabalıktan bağımsız olarak yazabilirim. Belirgin bir ritüelim yok. Yine de daha çok evde, akşam saatlerinde çalışmayı tercih ederim. Eğer iyi bir bölüm yazmışsam, kendime bir aferin çayı ya da kahvesi hazırlamayı da es geçmem. 🙂

Bir söyleşinizde Kalp Bir Kastır Yorulur’daki bazı öykülerin başlangıçta roman olarak yazıldığını, fakat sonradan kesilip biçilerek öyküye dönüştürüldüğünü belirtiyorsunuz. Sizi, roman olarak tasarladığınız ve üzerinde –muhakkak- yoğun emek harcadığınız bir metni öykü türüne dönüştürmeye iten/yönelten temel sebep neydi?
Daha az sözcükle söyleyebileceksem daha çok sözcük kullanmayı gereksiz buluyorum. Yazarken bana en çok kabukları soyarak merkeze yaklaşma hissi eşlik ediyor. Bazı metinler roman olma iddiasını kaybettikleri için değil; asıl anlatmak istediklerine ulaştıkları için öyküye dönüşüyor. Öyküdeki gizemli, mistik havayı; bir öykü kitabının bir çeşit koleksiyon gibi oluşunu seviyorum. Boşlukları ve söylenmeyenleri de.
Bir önceki soruyla bağlantılı olarak da şunu sorayım: Bir sonraki kitabınızda okurlarınızın karşısına bu defa hacimli bir romanla mı çıkacaksınız?
Daha ince bir kitapla çıkacakmışım gibi görünüyor.
Kitabınızdaki karakterlerin neredeyse hiçbiri birbirine benzemiyor. Sosyal çevreleri, eğitim düzeyleri, ekonomik koşulları, yaşları ve hayat deneyimleri farklı. Ancak hemen hepsinin ruhunda taşıdığı yaraların kaynağı büyük ölçüde aynı: Ebeveynler. Çürük temeller üzerine kurulmuş aile yapılarının çocukların ruhunda açtığı yaralar gerçekten kapanabilir mi? Bu konuda yazar ve psikolog kimliğinizle bize neler söylemek istersiniz?
Tespitiniz doğru. Bambaşka karakterler üzerinden aynı temayı işledim. En eski, en sık rastlanan yaralar bunlar olduğu için.
Yaraların tamamen kapanıp kapanmadığından emin değilim. İzler kalabilir ama onlarla yaşamayı öğrenebildiğimize inanıyorum. Çağdaş psikoloji kuramları bize, “hayata bir kez çocukken bakarız, gerisi hatıradır” anlayışının geride kaldığını; zihnin sandığımız kadar değişmez olmadığını, yeni deneyimler ve yeni ilişkilerle dönüşebildiğini söylüyor. Elbette bazılarımız için bu yol daha uzun ve daha çetin olabiliyor.
Bir psikolog olarak insanın kendini yeniden kurabilme gücüne inanıyorum. Bir yazar olarak ise hikâyelerin bu yolculukta güçlü bir eşlikçi olduğunu düşünüyorum. Bazen başkasına ait bir hikâyede kendimizi buluyor, bazense hiç yaşayamayacağımız hayatları deneyimliyoruz. İyi edebiyatın en kıymetli taraflarından biri de bu sanırım: Kendimizle kurduğumuz bağı güçlendiriyor, yaşamla savaşımızda bizim tarafımızı tutuyor.
Kitaptaki “Çöl Çiçeği Mehlikâ” öykünüz, daha başlığını görür görmez bana Yahya Kemal’in unutulmaz şiiri Mehlikâ Sultan’ı hatırlattı. Öyküyü okuduğumda da şiirin izlerini yer yer hissettim. Bu şiir sizin için nasıl bir ilham kaynağı oldu? “Çöl Çiçeği Mehlikâ”nın ortaya çıkış sürecinden biraz söz eder misiniz?
Bildiğim kadarıyla bu benzerliği fark eden ilk okur siz oldunuz. 🙂 Evet, Mehlikâ Sultan şiiri bu öykü için önemli bir esin kaynağıydı. Yahya Kemal’in kurduğu sembolik dünyanın ve şiirdeki atmosferin öyküye de çok yakışacağını düşündüm. Ben o şiirdeki Mehlikâ Sultan’ı hiçbir zaman yalnızca ulaşılamayan bir sevgili olarak okumadım. Bana göre o, insanın ömrü boyunca peşinden gittiği arzunun, idealin ve hakikatin sembolü. Çöl Çiçeği Mehlikâ da biraz bu bitmeyen arayışımızı onurlandırmak için yazıldı. Böylece çok sevdiğim bir şaire de sessiz, saklı bir selam gönderme fırsatı bulmuş oldum. Yahya Kemal’in şiirleri yalnızca bu öyküde değil, ilk kitabımdaki bazı öykülerin yazım sürecinde de bana eşlik etti. Şiirindeki ritim, semboller ve dildeki incelik, benim için her zaman ilham verici oldu.
Kalp Bir Kastır Yorulur’daki bazı öykülerde; başarı, kariyer ve güç yanılsamasının peşinde koşarken nefessiz kalan modern insanın yalnızlaşmasını ele alıyorsunuz.Sizce, hız çağı olarak tanımlanan 21. yüzyılda insanlar daha fazla başarı, daha parlak kariyerler ve daha büyük güç hedefleri uğruna gerçek sevgiyi, aşkı, dostluk ve aile bağları gibi birtakım değerleri ihmal mi ediyorlar?
Açıkçası bu konuya iki yönlü bakıyorum. Bir önceki sorunuzla bağlantılı olarak, 21. yüzyıl bize çocuklukta aldığımız yaralar karşısında kendi tarafımızı tutmayı, ihtiyaçlarımızı ve sınırlarımızı önemsemeyi de öğretti. Bir bakıma hayatlarımızın merkezine kendimizi yerleştirdik. Bunu bütünüyle olumsuz bir gelişme olarak görmüyorum.
Başarı, kariyer ve güç de doğru kurulduğunda yaşamızı zenginleştiren değerli araçlar. Sorun, onların amaç hâline gelmesi. Sanırım içinde yaşadığımız “ben” çağında, kendi yörüngemizde dönüp dururken bizi hayata bağlayan duygusal ilişkileri ihmal etme riski taşıyoruz. Kendi aksimizde kaybolma riski taşıyoruz. Oysa bütün bireyselleşmemize rağmen insanın insana ihtiyacı hiç azalmadı. Belki de bugün en çok hatırlamamız gereken şey, iyi bir hayat kurma mücadelesinde bizi güçlü kılanın yalnızca kendi ayaklarımız üzerinde durabilmek değil, zaman zaman yaslanabileceğimiz derin bağlara da sahip çıkmak.
Kalp Bir Kastır Yorulur, bir solukta okunup geçilecek öykülerden oluşmuyor. Kitaptaki birçok metin okurdan dikkat, sezgi ve zaman talep ediyor. Buna rağmen lirik diliniz ve kurduğunuz güçlü atmosfer, okuru son satıra kadar metnin içinde tutmayı başarıyor.Okurun anlamak için zihinsel bir çaba göstermesini gerektiren bu derinlikli öyküleri yazarken siz nasıl bir süreçten geçtiniz? Yazım aşaması sizin için uzun ve zorlu bir yolculuk muydu?
Kesinlikle, benim için uzun ve zaman zaman zorlayıcı bir süreçti. Kurgu, dil ve atmosfer üzerinde uzun süre çalıştım. 28-32 yaşlarım arasındaki bu dönemde, bu kitaptaki öykülerin en iyi formunu bulana kadar hemen hemen hepsini defalarca yeniden yazdım. Öykülerin çoğu zaman atmosfer, çağrışımlar ve simgeler üzerinden ilerliyor. Her şeyi açıklamak yerine, okurun sezgisine ve hayal gücüne güvenmeyi tercih ettiğimi söyleyebilirim.
Son olarak şunu sormak isterim: Hayal gücünüzü ve yazarlığınızı Türk ve dünya edebiyatında hangi isimlerle besliyorsunuz? Başucunuzdan eksik etmediğiniz, dönüp dönüp okuduğunuz eserler hangileri?
Türk edebiyatında Halit Ziya, Tanpınar, Yaşar Kemal, Oğuz Atay, Selçuk Baran, Sevim Burak ve Peride Celal benim için her zaman özel bir yerde duruyor. Buna İkinci Yeni şairlerini de mutlaka eklemeliyim. Özellikle Turgut Uyar ve Edip Cansever’in şiirlerine sık sık geri dönerim. İsmet Özel’in de, özellikle Münacaat şiirinin, benim için ayrı bir yeri var.
Dünya edebiyatında ise Mario Vargas Llosa, Boris Vian, Doris Lessing, Marguerite Duras, Elena Ferrante ve Haruki Murakami ilk aklıma gelen isimler. Her biri bana anlatının, dilin ve insan ruhunun başka bir imkânını hatırlatıyor.
Kitaplara gelince… Yerdeniz Büyücüsü, Moby Dick, Şibumi, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, Saka Kuşu ve Aşk Evinde Bir Casus benim için özel bir yeri olan kitapların başında geliyor.

















