
Güney Koreli düşünür Byung-Chul Han, Eros’un Istırabı (Agonie des Eros) adlı eserinde modern toplumun en büyük patolojilerinden birine teşhis koyuyor: Aşkın can çekişmesi ve yok oluşu. Han, bu bölümde neoliberal düzenin, performans toplumunun ve aşırı bireyselleşmenin gölgesinde aşkın, arzunun ve “Öteki”nin (the Other) nasıl yok edildiğini inceliyor. Han’a göre günümüz dünyasında aşk, üzerine çok spekülasyon yapılan, içi tamamen boşaltılmış bir tüketim nesnesine dönüşmüştür.
Metnin devamında kurgusal bir anlatı üzerinden Han’ın görüşleri irdeliyorum.
Bile Bile Lades: Çöpe Atılan Adam Eros’un Istırabı
Ancak böyle kurtulabilirdim senden üzgünüm. Amaç sana zarar vermek değil ama seni dışarıda bırakırsam kendime zarar vermiş oluyorum. Şimdi kapağı kapatıp, sonra yürüyüp gideceğim. Ya ben hiç kimseye ‘’hoşça kal’’ diyemem ki… Bu kapağı nasıl kapatayım senin üzerine?
Peki, sana bir şans daha, aynı şeyleri yapmazsan seni tekrar oradan çıkarabilirim.
Söz mü= Söz verdin bak!
Tamam, biliyorum ikimiz de biliyoruz aynı şeyleri misliyle yaşayacağız. Sözler tutulmak için değil bozulmak içindir. Ama bir farkla bu sefer hazırlıklı olduğum için o kadar etkilenmeyeceğim. Ve sana da bu kadar ağır ceza vermeyeceğim. Böylece sen de rahat ve gevşemiş olursun. Bakarsın farklı şeyler olur… Kim bilir umut dünyası… Başka türlü yaşanmaz. Belki de yaşanır da ben bilmiyorum. Ne kadar çok insan o kadar çok düşünce ve yaşam şekli var ne de olsa… Hadi, tamam çık o çöpten, n’apalım bile bile lades ama dedim ya umut dünyası…
Sıradan bir çöp kutusunun başında yaşanan bu tereddüt halinde insan kendisini koruma içgüdüsü ile yaşamakta olduğu tekinsiz bağlantıyı hayatından uzaklaştırmak ister. Ama ötekini yok etmek çöp kapağını kapatmakla olacak iş değildir. İnsan kendisini yoran, tedirgin eden duygularında kaos yaratan bağlantıyı sıkıca çöpe hapsedecekken elinin titremesi, yüreğindekine bir türlü “Hoşça kal “ demeye dilinin varmaması ve tekrar ona şans tanıması, Güney Koreli düşünür Byung Chul Han’ın “Eros’un Istırabı” kitabında bahsettiği modern dünya kurallarının aşkın içini tamamen boşaltması ile birebir örtüşür.
Modern dünya öğretileri insana “Konforunu düşürecek”, “verimliliğini tehdit edebilecek” “riskli olabilecek “ her şeyi mümkün olan en kısa sürede hayatından çıkartmasını söyler. Düzenin bozulması konfor alanından uzaklaşılabileceği, risk atmosferine girilebileceği korkusu tolere edilemez gibi sunulur. İnsanı ölümden, acıdan ve asimetriden abartılı biçimde korkutan modern öğreti, aşkı sadece bir “wellness” (iyi yaşam) seansı, hobi hatta daha da beteri egoyu besleyen bir onay mekanizması haline getirmek ister. Bu ise aşkın içi boşaltılmış pornografiye dönüşümüdür.
Han iki kişi arasında aşk varsa söz konusu çöp kapağını kapatmanın imkânsızlığına dikkat çeker. Eros’un yüzyıllardır süregelen hakimiyeti insanın aşk uğruna kendi özerkliğini ve güvenliğini bilerek ve isteyerek tehlikeye atmasında yatar.
Günümüz dünyası her şeyin olduğu gibi ilişkilerin de pürüzsüz, acısız, risksiz ve tamamen optimum koşullarda yürümesini/ yürütülmesini dayatır. Bu konu ile ilgili yüzlerce ilişki uzmanı son derece net(!) ve kesin (!) sonuç verebilecek formüller sunmaktadır. Bu formüllerin dayanak noktası istendiği zaman engellenen ya da çöpe atılabilen insani ilişkilerdir.
Kapitalizm aşkı istemez çünkü isin aslı aşk, radikal bir biçimde devrimcidir. Aşk yaşamın temel amacının verimlilik çarklarının dışına çıkmasına, zamanın yavaşlatılmasına yol açar. Böylece de kapitalist üretim mantığına meydan okur.
Eros deneyiminin can alıcı noktası deneyim sırasında koruma duvarının kaldırılabilmesindedir. Byung-Chul Han, bu aşamada kitabında Hegel ve Levinas gibi düşünürlere atıfta bulunarak aşkın asıl gücünün, özneyi “öldürebilmesinde” yattığını savunuyor. Eros, egoist egonun ölümüdür. Aşk bir anlamda öteki için kendini feda edebilme, kendi benliğinin sınırlarını yıkıp onda yeniden doğabilme becerisidir.
Metindeki karakterin “Biliyorum ikimiz de biliyoruz aynı şeyleri misliyle yaşayacağız” itirafı, Eros’un doğasındaki o kaçınılmaz ıstırabın kabulüdür. Bu riski göze almak çağımızın moda karakteri narsistik kişilik örüntüsünü zayıflatır. Karşıdakini kontrolümüz dışında görmek, yaralanma ihtimaline karşı tetikte olmayı gerektirir.
Oysaki karşıdakinin de “öteki” olduğu için kontrolümüz dışında bir yaşam hakkı olduğunu baştan kabul etmek yaralanma ihtimaline karşı koruyucusuz kalınsa da işin özünde olası yaranın derinliği kabul edilmiş olduğu için hasarla baş edebilme becerimizi geliştirecektir. Yani konu sorunsuz hayat değil sorunlarla baş edebilmektir.
Güvenlik riski olmaması için bizi değiştirebilecek öteki ile birlikte olmaktansa, bizimle aynı olanla risk almadan yaşamayı tercih etmek konforlu görünür. Ama bunun bedeli gerçek yalnızlığa itilmektir. Yalnızlık bize söyleyebilecek herhangi bir şeyi olmayan bir “aynı” ile baş başa kalmaktır. Bu durumda insan içsel gelişim potansiyelini kullanamaz ve Chul-Han’ın deyimiyle “aynının cehennemine “ hapsolarak narsistik bir kişilik örüntüsü geliştirir. Çünkü her şeyde kendisi ile aynı olanı yani kendi yansımasını seçmiştir.
Onu çöpten çıkarmak, bilerek ve isteyerek “Aynı’nın Cehennemi”nden çıkıp, acı çekme pahasına başkasının da ayrı bir hayatı olduğunu kabul etmektir.
Karakterin “Bu sefer hazırlıklı olduğum için o kadar etkilenmeyeceğim” diyerek kendini teselli etmesi ise aşkı rasyonalize etmeye çalışan modern zihnin beyhude bir çabasıdır. Han’ın felsefesinde Eros’a karşı “hazırlıklı olmak” ya da “etkilenmeyecek bir zırh kuşanmak” imkansızdır. Çünkü aşk bir “yapabilme” (kudret) alanı değil, radikal bir “yapamama”, kontrolü kaybetme ve egonun ölümüdür. Bu yüzden, ne kadar hazırlıklı olunursa olunsun, sözler yeniden bozulacak ve ıstırap yeniden yaşanacaktır.
“N’apalım bile bile lades ama dedim ya umut dünyası” cümlesi, insanın kapitalist tüketim mantığına, “wellness” takıntılarına ve risksiz ilişkiler dayatmasına karşı gerçekleştirebileceği en etkili eylemdir.
En son aşamada “Bile bile lades”i kabul etmek ; acıdan, incinmekten ve asimetriden korkan modern dünyaya inat, Eros’a hak ettiği yeri yeniden vermektir. Eros’u kurtarmak, sadece romantik bir eylem değil, aynı zamanda Aynı’nın Cehennemi’ne ve neoliberal tahakküme karşı yapılabilecek en radikal direniştir.
Ve en nihayetinde insan, içindeki ve dışındaki o tekinsizliği çöpten çıkarıp onunla yüzleşmeyi göze alabildiği sürece gerçekten yaşayabilir ve özgür olduğunu hissedebilir. Çünkü ancak Öteki’ne yönelebilen, onun getireceği altüst oluşu göğüsleyen ve “umut dünyası” diyerek risk alan birey “Aynı’nın Cehennemi’”nden kurtulabilir.


















