Karım, Türkiye’deki evimizi özlediğini söylüyor. Sanırım onun için üzülüyor. Ona endişe etme diyorum. Evimiz yerinde duruyor, hem bizim için çalışıyor da. Kira gelirlerini bize gönderiyor, bize oradan destek oluyor.

D. ve eşi ile tanıştık. Türkiye’den gelmişler. Birlikte Campo Pequeno’daki eğlenceleri izlemeye gittik. Vatandaşlık süresinin on yıla çıktığından konu açıldı. B. vatandaş olup da ne yapayım, dedi. Oy mu kullanacağım sanki? O hakkı verseler de kullanmayacağım.
Haziran ile Lizbon’da sokak festivalleri başlıyor. Neredeyse her köşe başında mini konserle, dans edenlerle karşılaşmaya başlıyoruz. Önce ne kutlanıyor, acaba diye soruyordum. Sonra bu sorunun anlamını yitirdiğini fark ettim.
Oldum olası toplu eğlencelere mesafeliyimdir. Hele yılbaşı gecelerinden hiç hazzetmem. Ama geçen hafta Campo Pequeno’daki konsere ailece katıldık ve keyif de aldık. İtiraf ediyorum, konserde dağıtılan kukuletayı ben de aldım ve başıma taktım. Konser bitene kadar da çıkarmadım. Bu muhafazakâr bir duruştu, farkındayım. Eğlenmek, mutlu olmak muhafazakâr bir duruş. O akşam, ben de “dünya değişmesin,” dedim. Belki yeterince iyi değil ama tamamen kötü de değil. Biz düzeltmek istedikçe daha da berbat ediyoruz.

K. Türkiye’den arkadaşımız. Lizbon’a bir türlü alışamadı. Onunla sohbet ederken sık sık benim de yakınmam gerekiyor. Başka türlü sohbet ilerlemiyor zira. Arkadaşlıklar biraz böyle değil midir? Başkasını görüp mutluluğunu kıskanırsınız. Kimi zaman da mutsuzluğunu görüp halinize şükredersiniz. Onunla Intendente istasyonu yakınlarında karşılaştık. Resmi dairelerden birine gidiyordu. “Ne haber?” diye sorduk, karımla. Sesi bezgindi. “Kaybolup gideceğiz buralarda.” dedi. Lizbon’un en güzel caddesi hangisi diye sorsanız, pek çok insan size önce Liberdade’yi söyler. Champs-Élysées’ den ilham alarak yapıldığını söylüyorlar. Evet, pek pahalı mağazalarla dolu geniş bir cadde. Ama ben söz gelimi Intendente’nin arka sokaklarında gezinmeyi daha çok seviyorum. Asyalı göçmenleri izlemek hoşuma gidiyor. Hem uygun fiyata pek çok şey de alabiliyorum. Defterler, kalemler, Türkiye’ye götüreceksem hediyelik eşyalar. Ayrıca bu mahallelerde her ne kadar pek az “yerli Lizbonlu” yaşıyorsa da yine de Portekiz’e dair pek çok şey öğreniyorum. Pazarlık yaparken kavga mı ediyorlar yoksa şakalaşıyorlar mı? Esnaf müzik dinliyor mu? Dükkanların kepenkleri açık mı kapalı mı? Kısacası yoksulların keyfi yerinde mi değil mi? Önemli olan onlar. Zenginler mi? Onlar halinden her zaman şikâyet eder.
Sonunda Lizbon’da kitap fuarı başladı. Fabrizio Boscaglia’nın söyleşisine katıldım. Anlayıp, dinleyebildiğim kadar… Konu, Pessoa’nın metinlerinde Arap ve İslam etkisi. Boscaglia’nın yeni çıkan kitabı konuşuldu. Kitabı satın almadım. Portekizce bilmediğim için. Ertesi gün fuara tekrar gittim. Bu kez kitabı satın aldım. Portekizce bilmediğim halde.
03 Haziran’da Lizbon’da büyük bir grev oldu. Toplu taşıma, kamu çalışanları hatta özel sektör bile iş durdurdu. Karıma bizim de evde çok çalıştığımızı söylüyorum. Fabrika gibiyiz, diyorum. Soruyorum. İşçi miyiz, patron mu? Ben hiçbir zaman patron olmadım, diye yanıt veriyor. Patron, çocuklar ve köpeğimiz…
Fırında sebzeli somonu nasıl pişirmek gerek? Tepsiyi yağlamalı değil mi? Yaptım. Patatesleri en alta koymalı değil mi? Hepsini ince ince dilimledim, hem de havuç, kabak, mantar ve soğan da ekledim. Sonra üzerine balıkları koymalı? Üzerlerine zeytinyağı ve limon ile sos yapıp onu bile gezdirdim. Eh, geriye ne kaldı? Nar gibi pişmesini beklemek, değil mi? Piştiler. Nefis kokuyordu. E, o halde tepsiden alıp servis etmek kalıyor. İşte tepsiyi fırından çıkarırken elimden kaydı. O, nefis yemek olduğu gibi yere boca oldu.
Harcadığım zaman, verdiğim emek, masraf ve güzelim sebze ve balıklara yanarım elbet. Ama daha çok beni üzen, gurur duymayı beklediğim eserimin beni, karımın ve çocuklarımın önünde rezil etmesi oldu. Böyle bir şeyin sanatta karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Hiçbir eser, yaratıcısını bu şekilde küçük düşürmez. Ama hayat, sanattan daha acımasız.
Maks gelince büyük oğlumun derslerine daha çok çalışacağını, hep birlikte daha çok parka çıkacağımızı ve çocukların daha az elektronik eşyalarla zaman geçireceğini düşünüyordum. Sanırım Maks’ten elinden gelenin fazlasını istedim. O, sadece bir köpek. Yaşam koçu değil.
Maks, bu hafta eve çiş yapmadı. Karım evi silmek zorunda kalmadı ve kavga etmedik. Maks, asansörün içine çiş yaptı. Karım asansörü silmek zorunda kaldı ve kavga ettik.
13 06 2026


















