Bay Barnes Öfkeli misiniz? | Havanur Taflan

Haziran 22, 2026

Bay Barnes Öfkeli misiniz? | Havanur Taflan


“Yola çık, sonra düşünmek, başkalarını suçlamak

ve suçluluk duygusu için durakla

ve en sonra da koşa koşa eve geri dön.”

Hayat çoğu zaman tekrarın içinde akar. Aynı yollar, aynı dönüşler, aynı gündelik ritimler… Bu sıradan güzergâhlar aslında daha büyük ve daha karşıt bir döngünün içindedir. İnsan hayatında varış önce gelir, kalkış ise sona bırakılmıştır. Son bir varışı olmayan tek kalkış hariç.
Çağdaş İngiliz edebiyatının güçlü seslerinden Julian Barnes, eşinin ölümünün ardından kaleme alır Ayrılış(lar) kitabını. Anlatısında yaşadığı yası kişisel bir kayıp olarak değil de dünyayla kurduğu anlam ilişkisinin bütünüyle kırılması olarak görür. Bu yüzden de hafızasının peşine düşer. Beynin hem dostlarının hem düşmanlarının adını aynı kayıtsızlıkla silmesine şaşırarak… “Niçin kafamızın içindeki sır kâtibi bizi önemli anlarda terk ediyor?” Belleğin acımasız eşitliği… Barnes’a göre biyolojik bir mesele değil insanın kendi hikâyesini taşıma kapasitesinin trajik sınırı bu.
“Hayat düşünenler için bir komedi, hissedenler için bir trajedi.”
Barnes’ın hafıza üzerine düşüncelerinin merkezinde kendi ifadesiyle “istemsiz otobiyografik anılar” var. Bir ses, bir koku, bir cümle… İnsanı ansızın geçmişe fırlatan… Bu anlar büyüleyici olduğu kadar ürkütücü de… “Beynin nasıl çalıştığının tamamen anlaşılacağı vakte kadar ölmüş olacağıma memnunum.” Zihnin bütünüyle çözülebilir olması… İnsanın büyüsünün kaybolması gibi görünür ona.
Başımıza geleni olduğu gibi anlatamayız. Anlatabilmek için belleğin parçalarını yeniden kurmak, boşluklarını doldurmak, hatta kurguya başvurmak zorundayız. Hafıza yalnızca yaşanmış olanı saklayan bir depo değildir çünkü. İnsanın kendisini hayatta tutabilmek için geçmişi yeniden düzenlediği kırılgan alandır.
Barnes anlatı boyunca içine çöken sessiz bir düşünce gibi dolaştırır ölüm korkusunu. “Umarım gelecek sizin için şu anda göründüğü kadar kötü olmaz,” derken bile, bilinçdışının ölüm korkusunu azaltmak için geleceği olduğundan daha kasvetli gösterdiğine inanır. “Ölüm fikrini artık daha fazla kabullendiğinizi düşünüyor musunuz?” sorusuna, “ona biraz daha filozofça yaklaştığımı hissediyorum,” diye cevap verir bir röportajında.
“…kanserim ve ben öldüğüm güne kadar kol kola ağır aksak yürüyüp gideceğiz. Ve o noktada, evet, bir “zafer” olmuş olacak: Ben ölürken kanserimi öldürmüş olacağım!
Barnes 1, Kanser 0!”
Bazı edebi karakterler bir hikâyenin içinde yaşamaz yalnızca. İnsanın en kırılgan anlarında onun iç sesine dönüşebilir. Bazen de insan kendi çıplaklığıyla yüzleşebilmek için, acıyı kendisinden önce tatmış hayalî bir gölgenin arkasına saklanır. Acının dilini kendisinden önce bulmuş karakterlerin ardına takılan Barnes gibi. Shakespeare’in Kral Lear oyunundaki Edgar’ın sesi onun iç sesidir. O yalnızca sürgüne gönderilmiş bir oğul değil; kaybın, çıplak kalmışlığın ve hayata rağmen devam etmenin sembolüdür.
Geride kalan kişiyi dünyaya karşı savunmasız bırakan ölüm… Birinin kaybıyla onunla kurduğu dili, ritmi, gündelik hayatın görünmez dayanaklarını da kaybeder insan. İnsan, gidenin ardından sadece bir acı biriktirmez; onunla geçen zamanın dilini de yeniden tercüme etmek zorundadır. Hayatının içinde yabancılaşır. Kaybın ardından hem sığınılacak tek yer olan hafıza, insanı sürekli yaralayan kırılgan bir alan haline gelir bir taraftan da.
Yas zamanla hafifleyecek bir yara değildir. Aksine insanın içine yerleşen ve artık onunla birlikte büyüyen bir boşluktur. Hayat devam eder etmesine ama… Akan artık aynı hayat değildir. Yine de onunla yaşamayı, onunla yürümeyi, bazen körleşse bile düşmeden ilerlemeyi öğrenmek zorundadır insan. Edgar babasının gözünden düşer, hain ilan edilir, kimliğini kaybeder ve hayatta kalabilmek için bir deliye dönüşmek zorunda kalır. Üzerindeki bütün toplumsal katmanlar sökülür. Geriye yalnızca çıplak insan kalır.
“İnsanlar buraya geldikleri gibi buradan da gitmeye katlanmalılar. Olgunlaşmak her şeydir.”
Edgar’ın bu sözü bir teselli değil, trajik bir insanlık bilgisidir. Barnes, Shakespeare’in trajedilerindeki gibi acının geri döndürülemezliğini anlamakta zorlanır: “Beni filozofça bir tutum almaya götüren şeyin olgunluğa erişemem olduğunu sanmıyorum; daha çok bunun karşıtı doğru, sağlığımı yitirmenin kabullenilmesi.” Edgar’ın “katlanmak” fikri Barnes için bir teselli değil, çıplak bir gerçekliktir.
“İnsan evden başlar hayata.
Yaşlandıkça
Dünya daha tuhaf, daha karmaşık bir hâl alır
Ölülerle yaşayanların örüntüsü içinde.”
T. S. Eliot

Yaşamımız boyunca geçmişimizle konuşup dururuz. Eski notlara, eski cümlelere, yarım kalmış düşüncelere… İçindeyken anlamadığımız o anlar… Yaş aldığımızda, kayıpların içinden geçtiğimizde anlam kazanır. Hafıza bir yandan bizi hayatta tutan kimliğe dönüşürken bir yandan da geçmişin koridorlarında bizi yaralar. Arkamızda bıraktığımız bir yol değil; yaşlandıkça önümüzde daha da uzayan kırık dökük bir aynadır geçmiş. İnsan sadece başkalarına karşı değil, asıl kendine karşı güvenilmez bir anlatıcıdır. Geçmişi hatırlarken nesnel bir gerçeğin peşinde değildir insan. Tıpkı Barnes’ın yaptığı gibi, vicdanımızı rahatlatacak, bizi ayakta tutacak bir “kurgu” inşa etmek ister. Bu yüzden genç Barnes ile yaşlı Barnes’ın karşı karşıya gelişine tanıklık ederiz anlatıda.
Barnes didaktik bir yazar olmadığının, okuruna ne düşünmesi gerektiğini söyleyen bir otorite gibi konuşmadığının altını çizer anlatısında. Onun için edebiyat yalnızca estetik bir uğraş değil, insanın kayıplarıyla konuşma biçimidir. Büyük hakikatler gündelik konuşmaların arasına gizlenir çoğu zaman.
Bir cümle, bir bakış, yarım bırakılmış bir soru zamanla bir hikâyeye dönüşebilir. İsimsiz bir ülkenin, isimsiz bir kasabasında, kaldırım kenarında yan yana oturan bir yazar ve bir okur… Sıcak bir hava, önlerinde soğuk içecekler… İnsanları izleyip geçip giden hayatın küçük ayrıntıları üzerine konuşurlar. “Şu çift için ne dersin?” diye sorar yazar, “Evliler mi yoksa bir gönül macerası mı yaşıyorlar?” Sonra ansızın o sarsıcı soruya geçer: “Sence Tanrı var mı? Ben olduğunu düşünmüyorum…” Sıradan sohbet mırıltıları…
Ya yıllardır okuruyla kurduğu ilişki… Sona yaklaşırken gürültülü bir vedadan çok sessiz bir yakınlıktır istediği… “Mevcudiyetiniz bana büyük bir haz verdi, aslında siz olmadan ben bir hiç olurdum.”
Sonra o sakin, kırılgan veda…
“Bırakın bir an elim kolunuzun üzerinde kalsın. Hayır, bakmaya son vermeyin; sadece sessizce yanımdan ayrılın.”

Böyle olmasaydı, diyeceğiz; böyle söylenir hep.
Ama çözülsün daha iyi yaşamlarımız birbirinden,
Kendini rüzgârlara bırakmış, ışıklarla ıslak,
Rotaları çizili iki koca gemi, nasıl kopup
Uzaklaşırlarsa el sallayıp bir limandan,
El sallayıp nasıl kaybolurlarsa gözden.
(Çeviri: Cevat ÇAPAN)
Philip Larkin

Kaynak
Ayrılış(lar), Julian Barnes, Çev. Serdar Rıfat Kırkoğlu, Ayrıntı Yayınları

Yorum yapın