
Diyelim ki öldünüz (panik yapmanıza hiç gerek yok) ve sizi kırk gün dokuz gecelik uzuuuun bir yolculuk bekliyor. Bu yolculuk biraz sessiz, biraz bilinmez, biraz da hüzünlü… Tam yolculuğa başlayacağınız sırada elinize bir kutu tutuşturuluyor: pasta kutusu. Ama öyle bildiğiniz pastalardan değil! Bu pastanın kremasını anılarınız, kekini sevdiğiniz şeyler oluşturuyor. İçinde biraz kahkaha, biraz pişmanlık, biraz da yarım kalmışlıklar yer alıyor…
Sanho’nun Yuzu Kitap’tan Şevval Uzun çevirisiyle yayımlanan Arafta Pasta Servisi, yaşamla ölüm arasındaki bu uzun ancak bir o kadar da kısa yolculukta, arafta, yürüyecek ruhlara eşlik etmesi için pastalar yapan sıra dışı bir pastaneyi anlatıyor. Kırk gün dokuz gece sürecek olan bu “bilinmez” yolda, yalnız hissetmemek, korkmamak ve rahat yürümek için “kalanların” pastalar yaptırdığı bu pastanede ölümün yanında yasın da sessiz ama bir o kadar da derin izlerini hissediyoruz.
“Karga Tanrısı seni uğurladıktan ve son nefesi geçtikten sonra hemen o düzlük başlar. Artık karga Tanrısı’nın sana verdiği hamurdan azar azar yiyerek, kırk gün ve dokuz gece boyunca arafın düzlüklerinin soğukkanlı kalbini göğüslemek zorundasın.”
Pastanenin sahibi Margo Bey ve yardımcısı Miro’nun, ölenler için cenaze pastaları hazırlamalarıyla gün başlıyor. Bu pastanenin tek özelliği araf diyarındaki ruhlara yardımcı olmak değil elbette.“Cenaze pastası sadece vefat eden kişi için değil, geride kalanlar için de yapılır.” Yakınlarını kaybedenlerin uğradığı bu pastane vedanın son durağı olma görevi de üstleniyor. Dolayısıyla Margo Bey ve yardımcısı Miro’nun malzemelerini de un, şeker ve krema değil, söylen(e)memiş sözler, hatıralar, kısacası gidenlerden kalanlar oluşturuyor. Üç gözlü bir kızın yarım kalan hikâyesinden çocuğu için her şeyi yapan vampir anneye kadar uzanan bu çizgi romanda vedanın en hassas haline de şahit oluyoruz…
Ölüm; yaş, zaman mekân ve daha nicesi fark etmeksizin, bu dünyada kalan her canlı için oldukça karanlık bir süreci, bir bekleyişi ardında getiriyor… Gidenin ardından yaşayana miras kalan yas ve başa çıkma yöntemleriyse aslında bu dünyada ölüm karşısında ne denli çaresiz olduğumuzu bir kez daha hatırlatıyor… Yazarın “anılar” vasıtasıyla gidenleri unutamayacağımıza değinmesi ve tekrar etmesi de sanırım çaresizliğimiz karşısındaki tek avuntumuz oluyor…
Kitapta, araftaki ruhlara eşlik eden hayvanın karga olmasın da nedenleri var elbette. Kargalar, Kore kültüründe gökyüzüyle yeryüzü arasında gidip gelen, insanla diğer âlem arasında köprü kuran simgesel varlıklar olarak bilinir. Tam da bu yüzden, belirsizliklerle dolu o “geçiş”te ruhlara kargaların eşlik etmesi tesadüften çok bilinçli bir yaklaşım gibi duruyor. Ruhları taşıyan, sınırlar arasında dolaşan varlıklar olarak çizilmeleri, yasın rengi siyah ve yaşamın, bağın rengi olan kırmızı tonlarının kullanımı ölümle yaşamın tamamen kopmadığını da okura hatırlatılıyor. Sanho’nun siyah ve kırmızıyı ritmik bir karşılaşma gibi kullandığı sayfalarda, kargaların koyu siluetleri bu iki rengin arasında bir köprü gibi duruyor.
Gidenlerin ardından yapılan pastaysa bir nevi “yeni yaşamı kutlama”ya dönüşüyor. Pasta, çoğu zaman bir başlangıcın, bir dönüm noktasının, bir mutluluğun simgesidir. Sanho’nun ölüm sonrası geçişi de bir “yeniden doğuş” olarak ele alması ve bu geçişi bir pastayla karşılaması oldukça ince düşünülmüş bir detay. Ölüm bu noktada yalnızca bir son değil; başka bir evrene açılan kapının eşiği. O eşik, yaşayan için yas yerine geçerken gidenler için yeni bir hayat görevi görüyor…
Sanho, Kore’nin gelecek vaat eden çizerlerinden biri. Bunu anlamak için sayfalar arasında biraz dolaşmak yeterli. Siyah ve kırmızının keskin karşıtlığında şekillenen gotik atmosfer, yaşamla ölüm arasındaki sınırı bulanıklaştırırken anıları kalıcı kılıyor… Keyifli okumalar dilerim.

















