Portekiz Notları 9 | Irmak Erkan

Haziran 15, 2026

Portekiz Notları 9 | Irmak Erkan

Ev sahibim N.’ye televizyonumuzun fotoğrafını gönderdim. Koltuğun üzerinde ekranı aşağı bakacak şekilde yatıyordu. Hemen yanında yastıklar da darmadağındı. N.’den televizyonu asmak için bir çözüm istedim. Duvara matkapla zarar vermek de istemiyordum. O da bana odasından bir fotoğraf atarak karşılık verdi. Televizyonu duvara asmıştı. Kabloları nasıl gizlediğini anlatıyordu. Ama onun odası da bizimki gibi dağınıktı. Spor ayakkabılar televizyonun yanında, kıyafetler öbür köşede üst üste… Portekizlilerle kesinlikle aynı dili konuşuyoruz.


J. Kanadalı. O da Lizbon’a taşındı. Artık aile dostumuz oldu. J.’ye, buraya geldiğinden beri onun da bir tür “aydınlanma” yaşayıp yaşamadığını soruyorum. J. “Hayır,” yanıtını veriyor. “Her şeyi çok abartıyorsun.” diyor karım.
Maks, bana uzun uzun derin, derin bakıyormuş. Karım öyle söylüyor. “Maks’ten bana fayda yok ki,” diyorum. “Onunla evli değilim.”
Liberdade Caddesi’nin yakınındaki sinematek müzesini görmeyi umuyordum. Yeterince zaman kalmayınca Torel Bahçesi’ne gittik. Pek yeşil, ağaçlı bir parktı, Lizbon ayaklarımızın altındaydı ama müzeye gidemediğim için canım sıkılmıştı. Etrafta sevgililerle doluydu. İki erkek bankta oturmuş, birbirlerini okşuyor, sakallarını seviyorlardı. Karıma dönüp, “Eee, ne yani?” diye sordum. “Buraya öpüşmeye mi geldik?” ”Elbette, hayır,” dedi karım. “Manzarayı izleyecek ve saatin geçmesini bekleyeceğiz.”
Karım ve annem beraber bir kafeterya işletmek istiyorlar. Ben bu projeye hep biraz soğuk baktım. Ben ne iş yapacağım kafeteryada? Bütün gün kasada mı oturacağım? Çok sıkıcı. Mutfakta tezgah başında patates soğan doğrarsam akşama kadar ter içinde kalırım. Garson olmak için ise fazla sakarım. Fakat Santo Antonio şenliklerini görünce, tapaların önünde saksafon çalan müzisyenlere çok imrendim. Pekala ben de şöyle güzel bir smokin giyip kemancılık yapabilirim. Keman çalmayı da sanırım öğrenebilirim. Yalnız kafama takılan daha büyük bir mesele var. Bütün gün papyona nasıl katlanacağım? Hiç alışkın olduğum bir şey değil. Bugünden tezi yok, her akşam yarım saat papyon takma egzersizlerine başlıyorum.
Şenliklerde bir de defile izlemeyelim mi? Fotoğrafçılar, cep telefonları ile video kaydı yapan heyecanlı bir kalabalık. Bir an podyumda yürüyen mankenlerle özdeşleştirdim kendimi. Sanki beni izliyorlarmış gibi heyecanlandım. Biraz da duygulandım. İnsanın doğru yürüyüş ve baş pozisyonunu bulmak gibi onlardan öğreneceği çok şey var. Karım yanımda olduğu için yalnızca erkek garsonları alkışlayabildim.


Bu sabah İtiraflar’ı okurken başımı kaldırdım ve karıma dönüp, “Dervişlerle ilgili bir şey fark ettim.” dedim. “Onların çilekeş olduklarını düşünüyoruz, aslında değiller. Hatta bizden daha mutlu ve huzurlular ve belki de zaten biraz da bu yüzden derviş olmayı seçiyorlar!” Müthiş bir keşifte bulunduğumu düşünüyordum. Bir an apartmana çıkıp komşularımla, sokağa çıkıp yoldan geçenlerle de bu tespitimi paylaşmak istedim. Ama yetinmeyecektim. Publico’nun Perşembe günkü kitap ekine bir duyuru vererek Portekizli okurlarla da paylaşmalıydım. Yerimden kalktım, tam gazetenin ofisine gitmek için kapıyı açıyordum ki karım beni çağırdı. “Maks, koltuğun üzerine çiş yaptı. Şu hayvanı dışarı çıkar.”
Kahve molası verip umumi tuvalette gittiğimde temizlikçi amca da yanı başıma geldi. Sohbet etmeye çalıştı benimle. Ona Portekizce bilmediğimi söyledim. Ama yine beni duymamış gibi devam etti anlatmaya, bir yanda da kemeri ile oynuyor boyuna. Hayırdır, inşallah… Herhalde pantolonunu topluyor dedim. Tuvalete gittim. Peşimden gelip kabine girmez mi? Çıktım bu sefer, lavaboya geri geldim. Artık dışarı çıkacağım. Bizimki yine yanı başımda. Çok terlemiş, tişörtünü gösteriyor. Bir yanda da yine kemerine davranıyor. Amcacığım, nereden böyle bir hisse kapıldın bilmiyorum ama ben sandığın gibi değilim. Ama, öyle olsaydım bile bu işin yolu yordamı var amcacığım. Biraz romantik ol, ona göre bakalım. Şarkı mı söyleyeceksin yoksa şiir mi okuyacaksın? Pessoacı mısın? Queirosçu mu?


Birkaç gün arka arkaya süren uykusuzluk. Akşam onda yatıp bir saat sonra yataktan kaldırılmam. Maks’i dışarı çıkma zamanı gelmiş. Nasıl giyindim doğru düzgün hatırlamıyorum. Bizimkini tasmasından çekerim, çekerim gelmez. O inat, ben inat. Apartmandakiler bütün gürültümüze kulak misafiri oluyorlar. Hışımla onu dışarı çekiyorum ama bu sefer de kapı bir türlü kapanmıyor. Kapıyı zorladıkça karım daha çok bağırıyor. Ben öfkeliyim diye bana bağırıyor, sanıyorum. Fark ediyorum ki eli sıkışmış. Elini kurtarıyor. Öfkeyle Maks’i asansöre sokuyorum. Hepsi senin yüzünden Allah’ın belası hayvan. Üç dakika… Beş… On… Boşuna bekliyoruz dışarda. Karımın eli aklıma geliyor. Koşa koşa merdivenleri çıkıyorum. Eli kanıyor. Bolt çağırıp hastaneye yetişiyoruz. Neyse ki elinde kırık ya da çatlak yok. Eve döndüğümüzde saat sabaha karşı üç buçuk. Karım bana öfkeli ama henüz belli etmiyor. Eve geldiğimizde, bana, “sen tam bir hayal kırıklığısın,” diyor.

Yorum yapın