
Daracık. Et yok, kemik. Bükülüyor. Her darbeyle içe çöküyor. Yamuk yumuk. Bir çivi var. Kocaman bir elde kocaman bir çekiç. Tanrı mı yoksa Geppetto usta mı? Vuruyor. Hep başka bir noktaya. Gözlerim o koca yükü, boynumdan aşağı Taşıyor. Midem bulanıyor. Karanlık. O da başım gibi sızlıyor.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Hafifçe aralıyorum gözlerimi. Açmam mümkün değil. Korkuyorum. Vampir mi oldum? Işık beni öldürebilir. Nabzım kulaklarımda değil, şakaklarımda değil, her yerde; bedenim zonklayan bir bütün. Elimi kaldırıyorum, alnıma götürmek istiyorum. Yapamıyorum. Elim düşüyor. Acıyı tutmak istiyorum. Yolunu kesmek, yok etmek istiyorum. Acı, midemi bulandırıyor. Bulantı kelimelere karışıyor. Anlamıyorum. Cümleler yarım, nefesler kısa, hatıralar parlak ve düşman. Keşke susabilsem diyorum. Sesli mi düşünüyorum? Bilmiyorum. Kafamın içi susmuyor. Konuşuyor, bağırmadan. Zalim bir fısıltı.
LAFAZ. ŞIKI. PATKA. RUMÖLÜYOR.
Kardeşim elimi tutuyor. “Yanındayım, merak etme.” Merak etmiyorum. Kusuyorum. İkimizin de hiç beklemediği bir anda. Üstümüzden aşağı baş ağrım parçalı bir şekilde akıyor. Çığlıklar. Hemşireler. Doktor.
“Endişelenecek bir durum yok. Testleri tertemiz. E tabii perhizine dikkat edecek. Kahve, süt ürünleri, çikolata bunlar migreni hep tetikler. Çok fazla ışık, gürültü ve stres de tabii. Ne zamandır çekiyorsunuz bu ağrıları?”
PUOROS. EN SIAĞRI? RUMÖLÜYOR.
“İyi misiniz?”
Nasıl baktıysam tekrar muayeneye başlıyor. Sonra kardeşimi görüyorum ağrının aralığından. Bana bakıyor. Gözaltları mor ve çökmüş, makyajı akmış, bakışları endişeli. O güzelim kız böyle görünüyorsa ben nasıldım acaba?
RİMSİKE NİTİPİ.
“İyi değilim galiba doktor hanım,” diyorum midemin bulantısını bastırmaya çalışarak.
“En iyisi sizi biraz misafir edelim,” diyor.
MAZOLA. MAZOLA. MAZOLA.
“Biz evimize gitsek daha iyi, ters giden bir şey olursa söz getiririm yine,” diyor kardeşim.
Doktorun yüzündeki ifadeyi görüyorum. Mutlu veya rahatlamış. Kurtuldu tabii benden ve bir odayı işgal eden, sebebini bulamadığı baş ağrımdan.
Arabaya bindiğimizde hiç konuşmuyoruz. Karanlık. Yola çıkmak için güzel bir hava. Güneş, koyu gri bulutları delip geçemiyor. Herkesin içini umutla doldururmuş. Beni öldürüyor.
MUNBOKU DUUMU.
“Uzanmak ister misin? Salonu hazırlayabilirim, hem çıt çıkmaz orada,” diyor kardeşim.
“Hayır, bir kahve içelim.”
“Ama doktor,”
RİMSİKE RUDOKTO!
“İyi misin?”
“İyiyim.”
İYİ LİMDEĞİ.
Davlumbazın ışığı arkamdan vuruyor. Ağrım azalıyor. Onca ilaca hiç kalmamalıydı. Peki, kafamdaki o ses. Ses değil, yabancı. Yabancı biri var. Hiç susmadı ki benim kafamın içi. Senelerdir konuşuyor. Gürültü olmasa bile uğultusu var. Bitmek bilmeyen yorumları, serzenişleri, istekleri. Alışkın olduğum, kavga ettiğim bir bendi. Ama bu başka, bu bir yabancı. Anlamıyorum. Anlamaya korkuyorum. En son dediğini biraz anladım mesela. “İyi.” Ya sonrası ya hastanede dedikleri. Kardeşim yüzüme bakıyor. Delirmemden korkuyor galiba. Ben de korkuyorum. Yapayalnız kaldık. Birbirimizden başka kimsemiz yok. Delirmek fena olmazdı ama o zaman o ne yapacaktı.
RAKBI YİDÜŞÜNME. RIIŞIKLA PATKA. LİRDE.
“Deliriyorum galiba.”
“Abla lütfen beni korkutma.”
“Korkutmak istemiyorum ama kafamın içinde yabancı biri var. Susmuyor.”
“Doktora gidelim mi?”
“Ne diyeceğiz; ablamın kafasında biri varmış da yabancı bir dilde bir şeyler söylüyormuş? Sizce hangi ırktan doktor hanım?”
“Ya abla saçmalama lütfen. E anlatalım işte belki migrene bağlı bir şeydir.”
“Orası kesin canım. Dünkü ataktan sonra geldi sağ olsun. Bir o ses eksikti.”
“Nasıl bir dil, neye benziyor, yani hangi dile?”
“Sayın reçel profesörü konuştu. Kız sanki tüm dillere hâkimsin de? Söylesem ne anlayacaksın?”
“Tamam be işin gücün dalga geçmek. Zaten kafamdan aşağı da kustun. Rezil dolduk tüm hastaneye.”
“Tüm hastaneye mi, doktor hanıma mı?”
“Ya tamam senin migrenin falan geçmiş. Başladın benimle uğraşmaya. He bu arada sana açıldığıma da pişman etme beni. Eşcinseller sürekli avını düşürmeye çalışan avcılar gibi dolaşmıyorlar etrafta merak etme.”
“Aman tamam be amma alıngansın bugün. Hem benimle çok uğraşma bak deliririm sonra.”
LAYA TE LIMBAKA.
“Bak yine konuştu.”
“Ne dedi?”
“Lımbaka, dedi en son.”
“Hemen bakalım ne demekmiş.”
Google, cahtgbt, bilmem ne bilmem ne, yok. Bulamadık anlamını. Yeniden konuşur mu acaba içimdeki ses diye tetikteyim. Ağrımı hissediyorum. Sanki vücudum katman katman ve o aşağılarda bir yerlerde süzülüyor. Damarlarımda akıyor. Sessiz sessiz. Çok rahatlama, geçip gitmedim der gibi. Rahatlayamıyorum.
“BULDUM!”
Yerimden sıçrıyorum, dirseğimi masaya vuruyorum. Kül tablası, fincanın dibinde kalan birkaç yudumluk kahve, ne var ne yok masaya saçılıyor.
“Salaksın ya sen. Ne bağırıyorsun ne buldun?”
“Bakalım demek bakalım.”
“Neye bakalım?”
“Abla ben değilim de sen biraz salaksın sanki,” deyip kahkahalar atıyor. “Az önce dedin ya içindeki ses lımbaka demiş, işte o bakalım, demek.”
“Ohaaaa aferin kız sana.”
“E başka neler dedi?”
“Hatırlamıyorum ki ama bundan sonra dediklerini yazarım.”
“Yaz bence de lıkura dumbul sılna saol.”
Elinde sarı bez, masayı silerken söyledi. Dondum. Ağrı artık derinlerde değil. Başımı iki elimin arasına alıyorum. Kafatasımın kemiklerini o kırmadan belki ben kırarım. O zaman belki temelli çekip gider. Ne tanrının eli ne de Geppetto ustanın. Kendi ellerimle patlatabilirim kafamı.
Ses yok. Kardeşime karşılık vermiyor. Vermesin. Onların sohbet etmesine katlanamam. Keşke söylemeseydim. Onun ne kadar zeki olduğunu unuttuğuma inanamıyorum. Çözdü işte. E ne olacak peki şimdi?
BİR BOK CAKOLMAYA.
“Sana bir şey söyledi.”
“Ne dedi? Ayrıca neden banaymış?”
“Bilmem. Sen buldun nece konuştuğunu. Seninle konuşmak istiyordur belki.”
“Tamam, ne dedi?”
“Bir bok olmayacak, dedi.”
“Ne düşünüyordun da öyle dedi peki?
Susuyorum. Her şeyimi nasıl ortaya dökeyim. Böyle mi olacak bundan sonra? Gözlerimi kapatıyorum.
“Işığı kapatsana.”
“Yine mi başladı?”
“Evet.”
“Derin derin nefes al.”
Nefes alıyorum. Ciğerlerime karanlık doluyor. Sonra o lanet gece ışıkları hücum ediyor göz kapaklarımdan. Yeşiller, kırmızılar, morlar ve sarılar. Annemle babam arkamda. Kafamı sıkıyorum ellerimle. Nefes alıyorum. Direksiyonu sıkıyorum. Yeşiller, kırmızılar, morlar ve sarılar. Kardeşimin sesi geliyor. Hafifçe aralıyorum gözlerimi. Elinde buz torbası, tülbent. İzin istiyor.
NEFRE BAS!
Bağırıyorum. O yabancı ne dediyse aynısını. Kolaylıkla.
“Senin suçun değildi,” diyor.
Acım, ağrım gözlerimden akıyor.


















