Kerem Evrandır: “Alina karakteri, bana söylenen şeyleri koşulsuz şartsız kabul etmememi, kendi vicdanımın ve aklımın süzgecinden geçirmemi öneriyor.”

Mayıs 1, 2026

Kerem Evrandır: “Alina karakteri, bana söylenen şeyleri koşulsuz şartsız kabul etmememi, kendi vicdanımın ve aklımın süzgecinden geçirmemi öneriyor.”

Söyleşi: Deniz Sessiz

Kerem Evrandır’ın son kitabı Denizoğlan – Madalyonun Peşinde, Günışığı Kitaplığı tarafından yayımlandı. Yazarla son eseri üzerine konuştuk.

Günışığı Kitaplığı’ndan yayımlanan Denizoğlan – Madalyonun Peşinde, genç okurlarla buluştuğunuz ilk romanınız. Bu hikâyenin çıkış noktası neydi: tarihsel İstanbul’un kendisi mi, bir karakter mi, yoksa o ‘madalyon’ mu?

Romanın çıkış noktası beni saran, derinden etkileyen nostalji hissi olabilir. İstanbul’un bundan iki yüz, üç yüz sene önceki hali üstümde büyük bir cazibe yaratıyor. Daha önce Orhan Pamuk ve Ekrem Koçu’nun kitaplarında okuduğum, İstanbul’un yangınla verdiği imtihanlar da beni çok etkiledi. Tüm evlerin ahşap olması, bunların zaten yanarak yok olacağının bilinmesi, evlerin orada öylece günü gelene dek masumca yangını beklemesini de çok şiirsel buldum. Fakat elimde bir roman malzemesi yoktu, hikâyenin temel duygusu, yani kavuşma arzusu ortaya çıkınca dört başı mağrur bir hikâye için tüm şartlar oluştu diyebilirim.

1812 Eyüp Yangını, II. Mahmud dönemi, tulumbacılar, meddahlık… Roman tarihsel anlamda oldukça zengin bir portre sunuyor. Nasıl bir araştırma yaptınız?

Hikâyenin arka planında, siyasi olarak yoğun bir çatışmanın yaşandığı bir Osmanlı dönemini görüyoruz. Devletin merkezi gücünü arttırmak için “olmazsa olmaz” konulardan birisi Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıydı. (1826) Kuşkusuz ki böyle önemli bir iş bir günde olmadı. Öncesinde yıllarca süren bir mücadele var. O zaman bu kelimeyle anılmasa da reform yapmak isteyen devlet adamları türlü güçlüklerle karşılaşıyor. İşte ben bunun roman için doğurgan bir konu olacağını düşündüm. Bu sürtüşmelerden ötürü aslen Padişah’a sadık, yetenekli bir subayın ayağı kaydırılıyor. Oğlu da sokakta kalıyor. Maceramız böylece bu sürtüşmenin etkisi üzerine kuruluyor. Yukarıda da belirttiğim gibi, özellikle Ekrem Koçu’nun kitaplarından faydalandım. “Seyahatname”nin -her ne kadar o döneme yetişememiş olsa da- İstanbul kısımlarını okudum. Ekrem Işın’ın “İstanbul’da Gündelik Hayat” adlı kitabı da benim için önemli kaynaklardandır.

Alina dönemin kadın rollerini aşan, gazetecilik yapan ve toplumsal meseleleri görünür kılmaya çalışan bir figür. Bu karakteri kurgularken bugünün dünyasıyla nasıl bir diyalog kurdunuz?

Alina ahlaklı ve vicdanlı bir karakter. Kendi gücünü buradan alıyor, nasıl davranacağını ailesinin ya da öğretmenlerinin, genel olarak yetişkinlerin diyelim. Bu yetişkinlerin beklentisi ya da talimatlarına göre almıyor. Alina karakteri benim için de ilham verici, bana söylenen şeyleri koşulsuz şartsız kabul etmememi, kendi vicdanımın ve aklımın süzgecinden geçirmemi öneriyor. Bu önermenin hepimiz için geçerli olduğunu ama en çok da cinsiyetçi yaklaşımlarla baskı altında tutulan çocuklar için cesaret verici olmasını umuyorum. Bunun dışında bir de gazetecilik etiği meselesi var elbette.

Alina, basının bir güç olduğunu ve bu gücün kamu yararına kullanılması gerektiğine inanıyor. Oysa bugünün dünyasında bundan hayli saptığımızı görüyoruz. Üstelik bugünün dünyasında, teknolojinin sağladığı imkanlardan ötürü kitlelere ulaşmak için bir gazetede olmaya ihtiyacımız yok. Hemen her birimiz bir medya kuruluşu gibi çalışabiliyoruz, etki alanlarımız var. Bu etki alanını kişisel ihtirastan çok genel fayda üzerine kullanabilir miyiz? Alina olsa bence böyle yapardı. İçindeki saf güce dayanıyor. Bunu herkesin yapabileceğini, bu sesi dinlediğimiz takdirde daha adaletli, huzurlu bir yaşam süreceğimize inanıyor.

Romandaki virane çocuklar, kendi adıma en etkilendiğim katmanlardan biri. Seyit, ikizler ve Muharrem, istemeden kaosun ortasında kalıyorlar. Bu karakterlerin üzerinden çocukların hayatta kalma mücadelesini nasıl ele aldınız?

Maalesef ki yaşadığımız dünyada da bu durum geçerliliğini koruyor. Çocuklar, türlü şekilde istismar edilmeye açıklar. Baskı altında, karın tokluğuna yaşayan, kaybolup gittiklerinde yokluğu fark edilmeyecek, hiç hatırlanmayacak, handiyse hiç yaşamamış çocuklar mevcut. Bu çocukların kendi kendilerine bu bataklıklardan çıkmaları mümkün değil. Başka bir hayata düşünemiyor, hayal dahi edemiyorlar. Farklı bir dünyadan gelen, eğitimli ve iyi yetişmiş Denizoğlan, kendisini bu çocukların arasında, hiç bilmediği bir dünyanın içinde bulduğunda, onları yargılamıyor, onların iyi niyetlerine, özlerine inanıyor ve devamında birbirleri için can yoldaşı oluyorlar.

Eğer Denizoğlan bugünün İstanbul’unda yaşasaydı, sizce nasıl bir karakter olurdu?

Ne kadar güzel bir soru. Cevap vermeden önce epeyce oturup düşündüm. Hikâyenin başındaki Denizoğlan, sanıyorum biraz ayrıcalıklı doğmuş, sınıfsal olarak akranların birçoğundan kopuk, hayatın bazı zorluklarıyla hiç tanışmamış bir çocuk olurdu, yani fanus içindeki ayrıcalıklı bir çocuktan bahsediyoruz. Bu bağlamda şehrin belli başlı merkezlerinin ve okulunun dışına çıkmamış, yetenekli ve çalışkan, hırslı ama biraz da kibirli bir çocuğu gözümüzün önüne getirebiliriz. Fakat, yaşadığı zorluklar ve geçirdiği dönüşüm onu farklı bir yere getiriyor. Olgunlaşmış ve kibirden arınmış bir Denizoğlan, bugünün İstanbul’unda daha sosyal bir yaşam sürmek isterdi, belki bir takım sporu yapardı, arkadaşlarına ve rakiplerine saygı gösteren, sportmen, centilmen bir takım kaptanı olurdu. Belli başlı mahallelerde sıkışıp kalmaktan rahatsız olur, sınırları olmayan, geçirgen büyük bir mahallede yaşamak isterdi.

Yorum yapın