
Her şeye giden hiçbir şeyleşir demek isterim öncelikle. Her şeyi yoklayan, hiçbir şeye karar veremeyendir de.
Gene, anladığın üzere, Seneca’dayım. Ondan kolay kolay kopacağım da yok. Ona başlarken benim “Zoilos” anlatım aklımdaydı hep. Onu da bu yüzden okuyordum. Ve tabii ki, Cicero.
Nedenini sorarsanız; bir ses, bir ruh, bir düşünce aurası yakalamak için.
Afrodisias yolculuklarım, gezintilerim Zoilos’un öyküsünü taşımıştı bana. Sonunda bunu yazmaya karar vermiştim. Yazdığım bölümlerde bir “ses arayışı” içinde olduğumu biliyordum. Yaza yaza bu anlatının örülebileceğini bilmem ise, sınırlı/seçilmiş okumalara döndürmüştü beni. Ama okudukça Afrodisias’a, Hiyeropolis’e ve Laodikia Antik Kenti’ne yolculukları planlamaya başlamıştım bile. Gezinti değildi benimkisi, görmek/hissetmek, oranın havasını teneffüs etmekti. İyi bir anlatının öyle yazılabileceğine inanırım. Yazmak, zabit katipliği yapmak değildir. Tek bir şeye odaklanmak…Onunla uğraşırken başka şeylere “hayır” deyip, aranıza mesafe koymak kaçınılmaz.
Evet, özümsemek…
Zaman alan, emek isteyen bir şey araştırarak yazmak. Yani özcesi konunuza sadık kalmak, onun yormamak, ondan uzaklaşmamak, sık sık vazgeçmek personasına düşmemek…Yani kolayca pes etmemek gerek. Seneca şunu diyordu:
“ Birçok ilaç denendi mi, yara kabuk tutmaz; durmadan yeri değiştirilen bitki serpilmez. Geçip giderken bize bir faydası olacak kadar büyük bir yararlılık hiçbir şeyde bulunmaz. Birçok kitap yorar insanı; madem elindeki kitapların hepsini okuyamıyorsun, okuduğun kadarını elinde bulundur yeter.” (*)
Seni sen yapabilecek, diri, canlı, etkin kılabilecek şeylere yakın durman; seçimini bunlardan yana yapman kaçınılmaz. Kendine, okuduklarına, yazdıklarına ancak böyle sahip çıkabilirsin. Hele okumalarını seçerken, gene Seneca’ya kulak vermeni dilerim: “…denenmiş yazarları oku hep, gün olup başka yazarlara da dönme istersen, daha önce okuduklarına dön yine. Her gün fakirliğe karşı, ölüme karşı, başka felaketlere karşı bir destek sağla kendine. Birçok kitabı gözden geçirdikten sonra da, içlerinden birini seç, o gün bu fikirle birlikte kavrul.” (s. 35)
İz Sürerken…
Bir sürgünün yazdığı metin her zaman ilgimi çekmiştir. Sürükleniş, kopuş, unutuş, kayıplar, bağlanış, özlem, yersizyurtsuzlaşma…Ve daha birçok şeyi hatırlatıyor elbette böylesi anlatılar.
Vilibor Çoliç, öylesi bir yazar. “Bosnalılar”ı, ardından “Hıdırellez”i ve “Sürgün Rehberi”ni okudum. Üstelik “Bosnalılar”, savaş sonrası, 1997’de Saraybosna’dayken iz sürerek okuduğum bir anlatıydı. Nasıl bir tanıklıktı bu, anlatamam! Gidip oraları görmek de yetmiyordu yaşanan acının yansılarını hissetmek için…
Uzağın uşağına düşmek duygumu hatırlatıyor bana sürgün anlatısı.
“Metamorfoz aynı zamanda arınma alegorisidir de,” diyordu Emanuela Coccia. “Dünyevi diriliş,” üzerine de yeniden düşündürüyordu günümüz okur-yazarını.
Şimdi görüyorum ki; bu kentten gitmek arınma yolu açmış bana. Dışarı çıkınca, onca hengamede yabancılaştığımı hissediyorum. Sizi alıp uzaklara taşıyan da bu değil miydi sahi?!
Gitmek metamorfoz yaşamaktır da.
Anlatıdan anlatıya geçiyorum ister istemez. Ama birbirine ulanan yanları var her birinin. Kopmadan ilerlemek için yakın duruşları seçmek gerek. Sürgün anlatılarının yananı Salman Rushdie’nin “Doğu, Batı”sını aldım. Rushdie, şaşırtan düşündüren meraklandıran bir anlatıcı.
Bu kez, birbirine ulanan öykülerinde, kendini ara yerde tutarak karşılaştırmaları/dönüşümleri/yüzleşmeleri anlatıyor bize.
Yerel bilgi/coğrafya Rushdie’nin çıkış noktasıdır. Buradaki karşılaşma(lar) öykülerinde öne çıkardığı gerçeklik bunu yansıtıyor bir bakıma. Yani gelenekler arasında sıkışıp kalmış insanı anlatıyor.
İyi bir hikâye anlatıcısıdır Rushdie. Masalsı evren çizerek anlatır bunu da.
Sıklıkla şunu söylerim: yerel bilgi olmadan asla yazılamaz. Yazsanız da anlattıklarınız havada kalır.
Burada, anlatılarında anlatıcı olarak KENDİ vardı: gören/anlayan/sorgulayan/tutunan bir bakışla üstelik. Anlatılarının ironisini kurarken de o masalsı evrenden hiç kopmaz.
Böylesi bir anlatıcının sizin yazarın olabileceğini düşünüyorum. Üstelik sizin “gönüllü sürgünlük” hayatınızın renklerini anlatılarınıza nasıl taşıyabileceğinizin de kılavuzu olabilecek nitelikte biri.
“Geçmiş, yabancı bir ülkedir,” bir sonraki mektubumda biraz da bunu anlatmak istiyorum size.
(*) Ahlak Mektupları, Seneca: Çev. Türkan Uzel, 2023, Jaguar Kitap, 495 s.

















