
Tove Jansson’ın 1970’te yazdığı son Mumi romanı Kasım Sonu‘nu okurken kendimi terk edilmiş hissettim zira ilk defa bu kitapta romanın esas sahipleri, Mumiler ortada yoktu. Veranda boştu. Kapı kilitli değildi ama içeride de değillerdi. Jansson, Mumi ailesini vadiden almış, geriye yalnızca evi, bahçedeki mavi cam küreyi ve birbirine yabancı karakterleri bırakmıştı. Birer birer gelmiş, onlar da benim gibi Mumi Ailesi’ni aranıyordu.
Kasım Sonu’nu yazarken Jansson annesi Ham’i kaybetmişti. Tove annesiyle çok yakındı: Birlikte seyahat etmiş, annesinin hayatının sonuna doğru birlikte yaşamışlar, hatta Tove “annesine benzemek, onun gibi çizmek” istediğini bile söylemişti. Mumi Anne’nin, Ham’in portresi olduğu defalarca dile getirilmiştir. Tüm bunları bilince Kasım Sonu’nu daha farklı bir yerden okudum tabii. Bir yasın içinden yazdığı bu kitabı bitirdikten sonra Jansson “o mutlu Mumi Vadisi’ne bir daha dönmeyeceğini” söylemiş ve Mumi serisi bitmiştir.
*
Kasım Sonu‘nda Mumi Vadisi’ne altı yabancı gelir: Evlerden tiksinen, aidiyeti reddeden (ki bu, isimlendirmeye duyduğu öfkede de karşımıza çıkar) gezgin Mumrik; hep denize açılmayı hayal eden ama bir türlü bunu gerçekleştirmeyen Hemul; pislik ve böcek korkusuyla cebelleşen ve iyi bir aşçı olduğunu, belki bir kez daha, keşfeden Filijonk; güzel saçlı, neşeli Mayla; çok yaşlı ve unutkan İhtiyar Delikanlı ve en çok da küçük Homsa Flok. Hepsi gelir, hepsi farklı şeyler arar. Mumrik bir şarkı arar, o beş ölçüyü, vadide bıraktığını sandığı melodiyi. Hemul güneydeki misafir odasının o huzurlu sabahını, kahvesini verandada içmeyi, bir ailenin içinde olmayı. Filijonk, böceklerden ve kendinden kaçışı. İhtiyar Delikanlı o duru deresini ve unutma hakkını. Mayla ise sadece var olmayı, doğuştan güzel olmanın rahatlığını.
Ve Homsa Flok. Homsa romanın kalbinde durur. Hemul’ün eski teknesinin altında gizlice yaşayan bu küçük yaratık, kendi kendine Mumi Vadisi’ni anlatır durur: O mutlu aileyi, o bahçeyi, Mumi Anne’nin tombul, şefkatli burnunu. Anlatırken her seferinde biraz daha ileri gider: Önce köprü ve posta kutusu, sonra leylak çalıları, sonra veranda, en sonunda kapı… Ama hep tam o anda uyuyakalır ve Mumi Anne’yi bir türlü göremez. Homsa’nın bu anlatısı, hem bir çocuğun hayal gücünün hem de yas tutmanın -bir şeyi, bir kişiyi, bir evi, bir dönemin geçtiğini kabul edememenin- imgesi gibidir. Mumi Anne’yi düşlerde tutmak, onu gerçekle yüzleştirmemek… Romanın sonlarına doğru Homsa şunu fark eder: Mumi Anne hayalinde öylesine mükemmelleşmiş, öylesine kusursuzlaşmıştır ki artık bir yüzü bile yoktur; “kocaman, yuvarlak, pürüzsüz bir balon” olmuştur. Ve işte o an, o çöküş anında, Homsa gerçek bir anneyi hayal etmeye başlar — öfkelenen, yorulan, yalnız kalmak isteyen birini.
*
Kasım Sonu, bir çocuk kitabının “konforunu” sunuyor gibi görünse de dağınık, kendini bile fark etmeyen bir yas hâkim metne. Karakterlerin her biri kendi yası içinde, neyin peşinde olduklarını tam olarak bilmeden Mumi evine gelir ve neden olduğunu tam da anlamadan orada kalırlar. Hemul, Mumi Baba’ya ağaç üstünde kulübe yapar — dümen tutmayı, denize açılmayı, özgür olmayı özleyen ama bunu hep ertelenmiş bir vaat olarak yaşayan biri. Filijonk çatıdan düşeyazdığında bütün hayatının tek bir saniyede gözlerinin önünden geçtiğini görür ve ardından -korku geçince- o muhteşem büyük temizliği yapar; korkuyu da pisliği de süpürür. İhtiyar Delikanlı ise elbise dolabındaki aynada “atasını” görür ve kavga eder onunla.
Jansson’un kısa ve kesin cümleleri, Mumrik gibi, gereksiz söz bırakmıyor ortalıkta. Ama bu kısalık soğukluk değil, tam tersine yoğunluk yaratıyor. Sonbahar, yağmurun sesi, evin soğukluğu, kürenin mavi ışığı bizi de o kasıma gömüyor sanki. İlk kardaysa hem veda hem de bir tür nefes alma hissi geliyor; her şey örtülüyor, sessizleşiyor, beklemeyi de bir hal olarak kabulleniyoruz.
Mavi cam küre romanın ortasında bir eksen gibi duruyor. Bahçede, bir sütunun üzerinde, her şeyi yansıtan bu küreye Homsa geceleri gizlice bakıyor, uzaktaki bir deniz fenerinin ışığı gibi yanıp sönen bir şey görüyor. “Ne kadar uzaktalar,” diye düşünüyor. Bu küre bir imge olarak o kadar güçlü ki -hem aile hem de onlara duyulan özlem, hem yokluk hem de umut- Jansson, romanını bu imgeyle mühürlemiş sanki. Ve sonunda nummulit, o tuhaf, elektrikli küçük yaratık -Homsa’nın bilim kitabında okuduğu, büyüttüğü ve korktuğu hayvancık- işte bu küreye çekilip, onun içine giriyor ve küçülüyor. Homsa’nın yarattığı öfke, büyüttüğü korku, gönderdiği fırtına, hepsi o parlak mavi camın içine sığıyor. Bu romanın “yetişkin öksüzlüğü” olarak okunabileceğini söylemiş kimileri. Yetişkin olmak ve hâlâ ebeveyne muhtaç hissetmek… Bir anneyi kaybedip hâlâ ona tutunmaya çalışmak… Jansson’un yerine Homsa, Filijonk, o boş ev konuşmuş sanki. Romanın sonunda ailenin eve döndüğünü anlasak da Mumi Vadisi’nin artık başka olduğunu da anlıyoruz.
*
Kasım Sonu‘nu okurken ben de bir şeylerin bittiğini hissettim; belki evimi kaybetme ya da onu hiç bulamayacağıma inanma hissimin —güzel hüzün bize böyle iyilikler yapar zaman zaman. Belki de hayatımın tümünü bir yası büyüterek yaşamanın artık sonuna geldiğimi.


















