Masthead header

“12 Mart Dönemi”nin romana yansıları: Yansıtılan bir dönemin izinde | Feridun Andaç

Edebiyatın dönüştürücü rolü gene kendi kuralları içinde varlığını biçimler.

Bu dönüştürme eylemi, yansıtıcı bilincin neleri içerdiği, yazarın algısıyla ilgilidir çoğunlukla. Duruş yeri, hayata bakışı/kavrayışı, donanımı, onu anlatma kıyısına getirenler bu belirleyicilikte başattır.

Edebiyatın nesnesi hayat, öznesi insan olduğuna göre; türsel metinlerin bizleri çıkardığı yolculuklar gösterilenlerin anlamlarını kavramaya dair görme/bilme/anlama yolculuğudur çoğunlukla.  

Yazarın oradan yansıttığı ışık hayata dair yeni şeyler söyleyebilme gücüyle ilgilidir elbette. Bize taşınan gösterilen hayatın gerçekliğinin ötesinde bir duygu/düşünce kıvılcımıdır bir bakıma…O izlerden giderek yansıtılan gerçekliğin dilini kavramak edebiyatın gücünün göstergesi olarak karşımızda durur.

Bir yapıtı yazılan zamanından sonraki zamanlara taşıyan da çoğunlukla budur.

Yazar (romancı/öykücü), zamanına bakarken bir tarihçi ya da toplumbilimci gibi davranamayacağına göre…Onun elindeki tek veriyi kavrayıcı bilinci, yaratıcı gücüdür.

Onun, gösterilenin dilini/konusunu seçerken; bakış açısına  sinenlerin neleri içerdiğini anlatılan/yansıtılan insan toplum gerçekliğinin tözünde yattığını gözleriz.

Yapıttır yazarın varoluşunu anlamlandıran, taşıyıcı rolünün gücünü gösteren. Çünkü, yazar yapıtının içinde gezinen bir düşünce, duyarlıktır; gören göz, algılayan bilinçtir.

Kuşkusuz edebiyatta toplumsalcı bakışla, toplumcu gerçekliğin buluşup ayrıştığı noktaları da burada dile getirilerin neleri içerdiği/nasıl yansıtıldığına bakarak gözleyebiliriz.

Georg Lukacs’ın 1930’larda çerçevesini çizmeye çalıştığı romanda “Avrupa gerçekçiliği” düşüncesi ile 1950’lerde dillendirdiği “gerçekçilik” bakışı, bugün halen, dönem edebiyatı/dönem romanlarına bakarken; bizlerin temel başvuru kaynaklarından. Çünkü, romanımız Lukacs’ın sözünü ettiği gerçekçilik düşüncesinin kıvamına erişememiştir  bugün. Yapaydır, şabloncudur, romancının dünyaya bakışı/algılayışı toplumsal hayatın dışına düşmektedir giderek…

Stendhal’in ve Tolstoy’un çağının çağdaşı olma bilinciyle yazdıkları romanları (özellikle Parma Manastırı ve Diriliş örneğinde gözlediğimiz), bugün artık “dönem edebiyatı”nın birer ürünü olarak değerlendirmek yerine; çağının dönüşümünü yansıtan, bunu yaparken de “edebi” niteliklerini/gerçeklik duygusunu hep göz önünde tutan edebiyatın birer değeri biçiminde bakıp algılamaya çalışırız.

                                                     ***

Bugün 40. yılana geldiğimiz “12 Mart 1971” askeri darbesinin izleri/yansıları edebiyatımıza tematik bir zenginlik kazandırmıştır. Öyle ki; “12 Mart edebiyatı” diye de bir kavramın oluşmasına kapı aralamıştır.

Edebiyatın toplumsal gerçekliği yansıtma amacından yola çıkılarak böylesi bir tanım/kavram çerçevesinde; geçilen/yaşanan dönemin tanıklığını yansıtan yapıtlar “dönem edebiyatı” içinde değerlendirilmiştir.

Kendi zamanına, yaşadığı dönemin gerçekliğine bakan edebiyatçının (romancı/öykücü öncelenerek bir yargıda bulunulmuştur) olup bitenlerden izler/etkilerle yazması kaçınılmaz bir olgu.

Bir tarihçi/toplumbilimci/iktisatçı gibi bakmayacağına göre; yapıtının kurgusal  örüntüsünde yaşanmışlıklardan süzülüp gelen iç/dış gözlemlerle örülen bir bakış öncelenir.

Dönemin tanıklığının sıcağı sıcağına yazılması birtakım tartışmalara neden olsa da; askeri rejimin baskı döneminin yaşattıkları ilk elden birer tepki olarak dillendirilir. Olayın tarihsel/toplumsal boyutları, ekonomik siyasi edimleri henüz edebiyatçının (romancı/öykücünün) yazınsal/düşünsel göstergelerinde yer almaz.

Toplumu bu açılardan okumak yerine, göz önünde olagelenlerin izleri/etkileri/yansılarından söz etmek, hatta bazı durumları/olguları içselleştirerek vermek daha doğal gelir.

İşte Erdal Öz’ün Kanayan öyküleri ile Yaralısın romanı bu bağlamda yazılır. İçeriden dışarıya yansıtılan sözlerin anlamında, darbeyle gelen her türlü baskı/sindirmenin insan ruhunda açtığı yara/kanamayı anlatmanın kaçınılmazlığını buluruz. Öz’ün, Yaralısın’da yaptığı, bireyin yaşanan sanrılar karşısındaki duruşunun, direnme gücünün anlatımıdır. İçerideki adamın dışarıdan koparılışının hallerine bakışı ise dönemin bir gerçekliği olarak romana yansır. Ama, orada, daha çok baskıyla gelen, işkencelerden geçen bir insanın ayakta kalışının öyküsüdür öne geçen. Dönemin bir gerçekliği olarak bunu kayda geçen Öz, Kanayan’daki öykülerinde de döneme eleştirel yaklaşarak olagelenlere ışık tutar. İncelikli bir duyarlıkla yansıtır kanama zamanını…

Ötede, bir başka ses de; Sevgi Soysal’dan gelmektedir. Yenişehir’de Bir Öğle Vakti (1973), Şafak (1975) romanlarında; bir yerden, bir zamandan ve sürükleniş kopuşlardan söz edilen; bu dönemin bütün yansılarının derinlikli bir  kavrayışla nasıl anlatıldığını okuruz. Üç insanın (Ali>Doğan>Olcay) bu sürükleniş ve bağlanma öyküsünde, dönemin yaşama kültürün o sürükleniş içindeki seyri ise ustalıklı biçimde anlatılır. Çözülen ve geçilen zamanın taşıdığı gerçekleri ise Şafak’ta dillendirir Soysal. Bu kez sürgünlük nedenleri, gidilen kent (Adana) gerçekliği ve siyasal duruşun yüzleştirdiği hayatın başka yanına buradan bakar Soysal. Bir dönemi insan-toplum gerçekliğiyle kavrayarak anlatması, kurduğu roman dünyasının “sahih”liği, yaşattığı gerçeklik duygusu, çizdiği karakterlerin dönem gerçekliğini yansıtmadaki duruşları   Soysal romanını günümüzde de etkileyici kılmaktadır. Soysal, yaşadıklarının yansılarını anılarına taşıyarak, dönemin tanıklığına başka bir kıyıdan bakar bu kez: Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda dönemin gerçekliğine ayna tutar. Ki, oradan yansıyanların dönemin siyasal gerçekliğini yansıtması açısından belgesel nitelik taşıdığını söyleyebiliriz.

Fakir Baykurt’un  İçerdeki Oğul (1974) anı-öykülerinde, Kara Ahmet Destanı (1977) romanında da dönemin yansılarını gözleriz. Özellikle Baykurt’un tanıklığı  hem siyasal hem de toplumsal bakışı yansıtması açısından, yaşadıklarının taşıdığı gözlemlerle bunları yer yer ironik biçimde anlatması dikkate değer.

Çetin Altan’ın Büyük Gözaltı’sı (1972), içgözleme dayalı, dönemin gerçekliğinin bireyin dünyasında nasıl varoluş sanrısına dönüştüğünü göstermesi romanın  dokusunu belirgin kılar. Altan, buradan hareketle, “gözaltı” imgesinin roman kahramanının çocukluk zamanlarına uzanışını götürmesini, geçen zamanla yaşanan an arasındaki bu insanın o tutukluluk hallerindeki benliğinin sıkışmasını ustalıkla anlatır. Dönem gerçekliğine bireyin dünyasında yansılarla bakar romancı.

Tanıklık Bilinci

1970’li yıllar, edebiyatımızda roman kavramının tartışıldığı yıllar oldu aynı zamanda.

Yazılan roman sayısına bakılarak yargıda bulunmak yerine, romanlarda nelerin anlatıldığı, nasıl bir roman tekniğiyle sunulduğuydu daha çok irdelenen.

Yakın tarih, kırsal kesim insanının sorunları, Tek Parti ve Demokrat Parti  dönemi, 1960 askeri darbesi romancıların ele aldıkları konuların yer ettiği/yansıtıldığı izlekler dönemlerdi. 

1975’te Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına romanının yayımlanması bir olaydır. 27 Mayıs’a gelinen sürecin sancılarını anlatan romanda dönemin tanıklığı aydın sorunsalı, aşkın halleri ekseninde ele alınmıştır. Bir yanıyla da siyasal bir roman özelliğinin öne çıktığını gözlediğimiz romanda Türkali, sinematografik bir anlatımı önceler. Romancılığımızda dönem romanı  yazmanın anlamını tartışmaya açmasıyla da dikkate değer.

Bu romanla aynı zamanlarda yayımlanan 47’liler (Füruzan, 1974), Gün Döndü (Tarık Dursun K., 1974)Yarın…Yarın… (Pınar Kür, 1976), Bir Uzun Sonbahar (Demir Özlü, 1976), Yağmur Sıcağı (Demirtaş Ceyhun, 1977) “12 Mart” döneminin sarsıntılı sürecinin toplum yaşamına, insan ilişkilerine, bireyin o süreçteki yaşam seyrine dönük gerçekleri yansıtıyorlardı. Ağırlıklı olarak aydın sorunsalı, dönemin savurduğu insanların sıkışıp kalmışlıkları, sürüklenişleri ya da o günlerin gölgesinde sürüp giden hayatların ne’liği  romanların dokusunda yer ediyordu.

Ardı ardına gelen bu romanların öncesinde yayımlanan Melih Cevdet Anday’ın Gizli Emir (Nisan 1970) romanı, darbenin gelişinin ayak seslerini, saldığı korkuyu, insanların tedirginliğini etraflıca anlatan bir çağ romanıdır. Tümüyle “12 Mart”la ilişkilendirilemezse de, kitle psikolojisini, bireyin tedirgin bekleyişini ironik biçimde anlatması, döneme içinden bakan bir romancının bilincinin neleri anlatmak istediğini daha iyi kavratıyor size. Romanın alegorik yapısında beklenenin ne olduğunun, o kaotik ortamın gerçekliğiyle iç içe anlatılarak verilmesi, bence, dönem romanları içinde ayrıcalıklı bir yere taşıyor Gizli Emir’i.

Anday’ın 1974’te yayımlanan İsa’nın Güncesi de benzer bakış/kaygıyla yazılmıştır. Toplamsal çözülmenin odaklarını, yaşanan “sıkı” dönemin savruntusundaki insanın sıkışıp kalmışlığı anlatıcı kahramanın dünyasından yansıyanlarla verilir. Anday, burada, roman kahramanı Rifat’ın yansıttığı dönem gerçekliğinin başka bir boyutunu ele alır. Anlatıcı roman kahramanının bakış açısına yansıyan alegori, bir bakıma da, suçu var eden siyasal baskı ortamının sorgulanışını içerir.

Anday, öngörüyle değil de, yaşanan dönemin gerçekliğini okuma biçimiyle bu romanları yazarak dönem tanıklığını düşün dünyasının bir parçası olarak okura sunmuştur.

Adalet Ağaoğlu Ölmeye Yatmak’ta (1973) bu sürecin hangi toplumsal sancılarla başladığını; Bir Düğün Gecesi’nde (1979) ise artık gelen darbenin yansıdığı hayatlar, bununla iç içe yaşayan/sürüklenen insanların dünyaları, oluşan burjuvazinin, sinik aydının eleştirisi dile getirilir. Ağaoğlu’nun sorgulayıcı dili, zamanına bakan romancının algı düzeyini, anlatımındaki yeknesaklığını göstermesi bakımından ilginçtir. Çizilen prototiplerin, sıralanan bilgiler, dizgeleştirilen olayörgüsünün sürükleyip götürdüğü anlatı; Aysel’in içsesi, Tezel’in sanrılı yolculuğu arasında dönemin gerçekliğini vermede gölgeli/parçalı metinlere dönüştürür romanı.

Benzer bir duruşu/yapıyı Füruzan’ın 47’liler’inde (19749 gözleriz. Başlıbaşına  “68 Kuşağı”nin öyküsünü yansıtır roman. Füruzan, romanın ana karakteri Emine’nin gerçekliğinde simgeleştirerek anlatır bunu da. Parça-bölük bir anlatım seçerek, kuşağın sürüklenişini değişken zaman/mekân geçişleri, hatırlayışlarla iç içe verir. Siyasal göndermelerin yoğunluğu, yaşam ve düşünüş tarzlarının “sahih” görünümü dönem tanıklığının izleri olarak kalır romanda.

Oktay Rifat, Bir Kadının Penceresinden (1976) romanında, “12 Mart”ın hemen sonrası sürece, Türkiye panoraması çizerek, azgelişmişliğin yansılarının hayatın hangi alanlarında sürgittiğini, romanın kadın karakteri Filiz’in daralan dünyasında yer edenlerle anlatır. Darbenin izleri geçmiş gibi görünse de, toplumdaki kaynama sürmektedir. Filiz’in Selim’e sürüklenişi, bedri ile yaşadığı evliliğin mutsuzluğu bir bakıma ortamın karabasan haliyle içselleştirilerek anlatılır.

Benzer bir bakışın, azgelişmişlik sürecinden geçen ülkenin aydının halini, öğrenci eylemlerinin ne anlam içerdiğini, bunu var eden toplumsal koşulların ne’liğini Oğuz Atay, yarım kalan romanı Eylembilim’de (1998) sorgular. Roman aydın ve dönem eleştirisi üzerine kuruludur. “12 Mart”a uzanan sürecin anlatımında öğrenciler cephesinde yaşanan olaylar, eylem yapma girişimleri; üniversite çevresinin bu oluşagelenler karşısındaki yaklaşımı profesör Server Gözbudak karakteriyle, onun aydın tipolojisinde (azgelişmiş ülke aydının halini göstererek) yansıtılır. Roman hem biçim olarak, hem de içerik özelliğiyle dönemin ironik eleştirisini yansıtması bakımından dikkate değerdir.

Anılara Yansıyan

“12 Mart”ın edebiyatımıza yansımasında önemli bir açılım da; döneme dair yazılan anılardır.

Nihat Behram, 1976’da Darağacında Üç Fidan’ı yazarak, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan’ın idamlarına dönük sürecin öyküsünü, bir bakıma da “68 Kuşağı”nın tanıklığını yansıtmıştır.

Orhan İyiler, Öldükleriyle Kalmadılar’da (1978) hem kuşağın serüvenine, hem de  Sinan Cemgil ve arkadaşlarının katledilme öyküsüne çok yakından bakar. İyiler’in tanıklığı “12 Mart” gerçeğini anlamamıza önemli kapı aralar.

Erdal Öz’ün farklı zaman diliminde yazdığı iki anı kitabı da bizi dönemin gerçekliğiyle yüzleştirir. İlki Gülünün Solduğu Akşam’a (1986) kuşağın ağıdıdır da diyebiliriz. Öz’ün tanıklığında üç idamın gerçekliğine dönük bir okuma yolculuğuna çıkarız. Defterimde Kuş Sesleri (2003) ise Erdal Öz’ün Mamak Askeri Cezaevi’ndeki günlerinin (1971-72) güncesinden/yazı ve çizdiği resimlerden oluşan anılar demetidir. Bir yazarın tutukluluk zamanına yansıyanlar dönemin gerçekliğini göstermesi açısından da ilginçtir.

Gene benzer bir süreci, aynı koşullarda tutukluğu yaşayan Uğur Kökden’in güncesinden okuruz: 12 Mart Günleri (1971-74)-Karşı Günlük. Kökden, bir bakıma da, günce edebiyatımıza yeni bir bakış getirir. Yaşanmışlıklarla düşün dünyasının gözlemine ağanları içselleştirerek anlatırken, zaman yolculuğunun sorgusunu da yapar.

Yılmaz Güney’in “Selimiye Üçlüsü” Salpa, Hücrem, Sanık (1975) gene geçilen dönemin aydının dünyasında açtığı yeni bir bakışı/duruşu yansıtır. Bir yanıyla Güney’in sinema adamı olarak kendi sorgusu, yazarlığına dönüşünün içeride sıkışıp kalmışlık günlerinde onda yaşattığı özeleştiriyi getirmesini; diğer yanıyla da benzer koşullarda yaşayanların öyküsünü  dillendirmesi açısından önem kazanır.

Bugünlerde yayımlanan, Oya Baydar ile Melek Ulagay’ın söyleşi kitabı Bir Dönem İki Kadın: Birbirimizin Aynasında, bütünüyle “68 Kuşağı”nın, Türkiye’de bu süreçte biçimlenen sol hareketin, “12 Mart”a uzanan, sonrasında yaşanan sürecin tanıklığını içermesi bakımından belgesel nitelikte…

Dönemin Gölgesinde

Demirtaş Ceyhun’un Yağmur Sıcağı’nı (1977), Tarık Buğra’nın Gençliğim Eyvah’ını (1979), Samim Kocagöz’ün Tartışma’sını (1976), Demir Özlü’nün Bir Uzun Sonbahar’ını (1976) dönemin yansılarını içeren romanlar arasında saymak gerekir.

Türkiye’nin yakın tarihinin siyasal panoramasını romanlarına konu edinerek, sol hareketin ve aydın kesimin durumunu yansıtan Oya Baydar Sıcak Külleri Kaldı’da (2000), “12 mart2la gelen sürecin öncesi ve sonrasını sorgulayarak anlatır. Siyasal romanın özgün bir örneği olarak edebiyatımızda yerini alır. Baydar’ın toplum analizi, siyasal göndermeleri, aydın eleştiri ekseninde kurduğu romanesk yapıda başarılı bir dönem romanı ortaya koyduğunu söyleyebilirim.

Erendiz Atasü ise, Gençliğin O Yakıcı Mevsimi’nde kuşağın öyküsüne içinden, ama farklı bir kıyadan bakmayı yeğler. Onun bu romanını bir başka yazımda şöyle değerlendirmiştim:

İkinci romanı Gençliğin O Yakıcı Mevsimi’nde (1999); Cumhuriyet’in üçüncü kuşağından bir kesit alarak, bir dönemi ve ikili ilişkileri anlatmaya çalışır. ’68 Kuşağı’nın eylemi, düşünce biçimi, ikili ilişkileri, neyi başarıp neyi başaramadıkları, hayata bakışları, değişen-değişmeyen yanları…Romanın ana örgüsü içinde yer yer öne çıkan, yer yer de flu biçimde gösterilmeye çalışılanlardır.    

Gençliğin O Yakıcı Mevsimi, beş günlük bir ilişkinin, yıllarca izini taşıyan, Ayşe Aysu’nun arayışının, bağlanışının, çözülüşünün öyküsüdür bir bakıma da. Bu eksende, imlediğim gibi, ’68 Kuşağı’nın öyküsüdür anlatılan.

Bir hastane, doktorlar… Ama bu mekan, bu yerdeş ilişkiler anlatılmaz. Arka palandadır bu mekan ve kimlikler. Bireylerin tutkuları, düşleri, bağlılıkları, çözülmüşlükleri, yabancılıkları ve bir tür ‘çağın’ virüsü , belki de buna hastalığı demeli, anlatılıyor. İki insan yakınlaşması neden buruk, ezgin, anlayışsız/anlamsız bir boyuta eriyor yaşamda.

Atasü, sorular sorduran; sordurdukça da başkaldırı duygusunun yol/yönlerini ışıtan bir söylem geliştiriyor. Buna, feminist bir söylem’ demek eksik, yeterince anlaşılamayan bir bakış/yaklaşım gibi geliyor bana.

Gerçekten de Atasü’nün roman/öykü  kişileri bu söyleminin ‘canlı’ tanıkları/savunucuları mı; yoksa buna erişememişliğin ezincinde yaşayan ‘insanoğlu’-‘insankızları’ mı?

Sanırım, ikincileri! En azından bu romanda öyle…

Öykünün Kanatlarında

Dönemin öykücülüğümüze yansıları roman kadar etkili olmuştur.romanda başlı başına dönemin gerçekliği ele alınırken; öyküde anlık yansımalar, izler, durumlar, hatta bazı olayların izleri konu edinilmiştir.

Erdal Öz’ün Kanayan’ını dönemin simgeleşen öyküleri olarak ilk önce anmak gerek. Adnan Özyalçıner’in Yıkım Günleri, Nezihe Meriç’in Dumanaltı, Nedim Gürsel’in Uzun Sürmüş Bir Yaz, Samim Kocagöz’ün Alandaki Delikanlı, Adalet Ağaoğlu’nun Yüksek Gerilim, Demirtaş Ceyhun’un Apartman, Selçuk Baran’ın Haziran, Hulki Aktunç’un Kurtarılmış Haziran, Sevgi Soysal’ın Barış Adlı Çocuk kitapları ilk anda sayabileceklerimiz.

“12 Mart”  döneminin öykücülüğümüzde iz bırakması uzun bir sürece yayılmıştır. Etkilidir, bir o kadar da dönemin tüm boyutlarının insan-toplum yaşamındaki izlerini yansıtmaya dönük bir zenginlik içerdiği gözlenir.  

                                                    ***

“12 Mart” askeri darbesinin edebiyatımızdaki izleri toplumun siyasal/toplumsal dönüşümünü göstermesi bakımından önemli bir birikimi yansıttığını söyleyebiliriz.

Yukarıda da imlediğim gibi, yazarın/romancının algısı, birikimi, hayata bakışı burada taşıyıcı bilinç olduğuna göre; zaman değişmelerinde ortaya çıkan yapıtların dönem romanı olma özelliğini aşan  estetik donanıma sahip olup olmadığını ise bu romanların ayrı ayrı incelenmesiyle ortaya konulacak bir gerçekliktir.

İlkten bu birikimin ne olduğu, neleri içerdiğinin çerçevesinin çizilmesi gerektiğine inanıyorum. 

edebiyathaber.net (22 Mart 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r