Masthead header

“Kıran Resimleri” üzerine: Gerçeği resmetmek | Melike Uzun

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Hande Öğüt’ün “Sanki artık özel olan hiçbir şey politik değil gibi…” sözüne “Gibi… O kadar. Yoksa her şey politiktir. Politikasızlığın kendisi bile.” (Varlık, Nisan 2007) diye yanıt veren İnci Aral’ın  bu kitabının yeniden okuyucuyla buluşması sevindirici.

1978’in 19 Aralık gününde Maraş’ta bir sinema bombalanır. Yedi kişi yaralanır.  Bombayı atanların iki öğretmen olduğu haberi yayılır. Bu iki öğretmen, Hacı Çolak ve Mustafa Yüzbaşıoğlu evlerine giderken vurularak öldürülür. Ertesi gün cenaze töreni için toplananlara, cami önündeki kalabalık kitle, alevi komünistlerin namazını camide kıldırtmayız, derler. Burada başlayan gerginlik ertesi gün saldırıya dönüşür. Dört gün süren saldırılarda resmi rakamlara göre yüz beş kişi katledilir. İki yüzü aşkın kişi de yaralanır. Unutulmamalıdır ki bunlar kayıtlara geçen rakamlardır. Ölen insan sayısının yüz otuz beşi, yaralananların da üç yüzü geçtiği söylenmektedir. Olaylar sonundaysa pek çok alevi,  kentten göç etmek zorunda kalır. “Kıran Resimleri” işte bu olaylardan tablolar sunuyor.

“Yüz beş insan katledildi, yüzlerce kişi yaralandı.” cümlesini kolayca kurarız. Bu sözcüklerle bildirilen ileti “Bugün yemek yedim.” cümlesindeki kadar doğal okunur, algılanır. Birkaç saniyede ağzımızdan çıkıveren bu sözcükler yüz beş insanın ölümünün ardındakileri anlatmaya yetmez, kimsenin yüreğini yerinden oynatmaz, ne bir iç sızısı ne bir öfke kırıntısı oluşturur. Kimseye “niye” diye sordurmaz. “Niye” ler  toplanıp öldürenlere “kahrolsunlar!” dedirtmez. Yüz beş insan öldü, biri vuruldu, ölü bulundu, kurşunlandı sözleri; karşı tarafa, ölenin, tam da ölmeden önce içtiği çayın henüz soğumadığını, elinde ya da alnında bir sevgili, ana, arkadaş, kardeş sıcağının durduğunu, ardında kalanların, ölüme tanık olanların yasını anlatmaz. İnci Aral’ın Kıran Resimleri’nde yaptığı, işte bu, anlatılmayanı dile getirmeye çalışmaktır.

Yazar, yüz beş insan öldü, iki yüzden fazla kişi yaralandı, cümlesinin ardında yatanları, kadınların gözünden, dilinden, yüreğinden aktarır. Varlık dergisinin Nisan 2007 sayısında Hande Öğüt’ün yaptığı söyleşide İnci Aral “Kıran Resimleri”nin serüveni televizyonda gördüğüm kadın resimleriyle başladı,” der. İnci Aral, yapıtında yüz beş insanın ölümünü kadın yüzlerinden okuduklarıyla anlatır. Anlattıkları yukarıdaki cümlenin yapamadığını yapar. İçimizde bu kırana uyandırdığı tepkiyle, öfkeyle; aklımızda, neden, sorusunu yaratır.

Kitaptaki dokuz öykünün yedisinin kahramanı kadındır, ikisi erkek. Kadınların dördü annedir. Bu anneler, yaşanan vahşetin ortasında çocuklarını kurtarmaya çalışacak, bunun için yaşamlarını ortaya koyacak kadar güçlüdür. İnci Aral’ın Kıran Resimleri’ndeki kadın kahramanların geneli, yaşanan acının, ateşin, kanın içinde dimdik durmaktadır. Şerife “Umursamaz kimseyi. Sözünü esirgemez. Katıdır. Jandarma derler çevrede… Kocası sağken de yumuşak başlı sayılmazdı ya ondan sonra temelli katılaştı.” Elif “On sekizinde ayırdı anasını, mallarını babasından. Köy ayağa kalktı. Babasıyla ağabeyleriyle mahkemelik olmuş bir kız…” Saliha yaralanan kızına yardım bulmak umuduyla “Gitme, bırakma bizi. Ölürsek beraber ölelim, çıkar çıkmaz vururlar seni.” diye bağıran kocasına aldırmadan sokağa fırlar. Yazar, Saliha’nın korkarak kendisini engellemeye çalışan kocasına duyduğu öfkeyi şöyle anlatır: “Salman’a duyduğu kızgınlığı kovalamaya çalıştı içinden. Ölmekten korkuyordu o. Korkunun işe yaramazlığını anlamıyordu.” Oysaki Saliha için ölümün önemi yoktur. Onun tek düşündüğü evladının canını kurtarmaktır. Bunun için ölümü göze alabilecek kadar korkusuzdur. Öykülerin hemen hepsinde saldırıya uğrayan kadınlar; karşı koyan, ilenen, çocuklarını yakınlarını koruyan, canını hiçe sayan konumdadır. Saldıran katillerin içindeyse kadın olana rastlanmaz.

Katiller, cinselliklerini şiddetin uzantısı ya da parçası olarak kullanır. Tecavüze uğrayan Selver bunu “Öldürmemiş, daha kötüsünü yapmışlardı” diye anlatır. Kadın için saldıranın bu türlüsü ölmekten daha kötüdür.

Olaylar bittikten sonra mahkemeye çıkan Güher tecavüze uğradığını itiraf edemez. Olan biteni anlatırsa kocasının onu terk edeceğini, toplumun dışlayacağını bilir. Okuyucu bu öyküde kadının,  cinsiyetinden dolayı yaşadığı baskının ne kadar ağır olabileceğini hisseder.

İnci Aral, kan kokusunu, alevleri, yanan, vurulan, çocuğunu, babasını, kardeşini yitiren insanların çığlıklarını, vahşeti beylik sözler kullanmadan, slogancılığın tuzağına düşmeden yanı başınızda yaşanmışçasına aktarır. Yaşananlar okuyanın içinde yara açar. Yazar bunun ayrımında olduğundan mıdır bilinmez, her öykünün sonunu umuda açılan bir kapı olarak kurgular. Düğün günü gelinliğiyle güveysiz kalan Elif, senelerdir beklediği Mehmet Ali’sine kavuşamamasına karşın öykünün sonunda “Olsun bahar gelecek ya” der. Saliha’nın öyküsü “Yorgun bir kuşun kanat sesleri büyüyor Saliha’nın içinde” cümlesiyle  son bulur. Yorgun da olsa kuşun kanat sesleri acı çeken insanları mutluluk ülkesine taşıyacaktır. Yazar bunu, her öykü sonunda okuyucuya duyumsatır. Selver, saldırı sona erdiğinde “Korkunç bir acemilik duygusu hiç bilmediği bir ülkeye gelmiş gibi” dir.

Kıran Resimleri’nde çizilen dokuz ayrı resmi birleştirdiğinizde ortaya bütüncül bir tablo çıkar. Bu dokuz ayrı öyküde izlek birliği söz konusudur. Bu birlik doğrudan roman kurgusu sağlamasa da anlatılanların iç acıtıcı yönünü, anlatımdaki ustalığı perçinler. Bu öyküde sözü edilen karakterin başka bir öykünün kahramanı olarak ortaya çıkması, olayların oluşum sırasına göre aktarılması izlek birliğini de aşan bir kurgu ustalığıdır. Örneğin sekizinci öyküye adını veren Ökkeş, kitabın başında, üçüncü öyküde karşımıza çıkmıştır. Ökkeş, üçüncü öyküde kendisinden kötülük beklenmeyenken dokuzuncu öyküde onunda vahşetin tarafında olduğunu öğreniriz.

Yargıç Özdemir’in öyküsüne kadar, yapılan kıyım, yaşanan andan aktarılır. Bir başka deyişle öykülerin zamanı, anımsayış ve geri dönüşler olmakla birlikte, saldırının yaşandığı gündür. Özdemir öyküsüyle birlikte olayların bittiği, mahkemenin yapıldığı bir zamana geçilir. Bu öyküden sonra, yaşananların hesabını mahkemede soran Zeycan anlatılır.  Bu da en az yüz beş kişinin öldüğünü bildiğimiz kanlı saldırının etkisini daha iyi duyumsamamızı sağlar.

Yazar tüm öykülerde bireylerin umuttan umutsuzluğa, güneşli bir sabahtan karanlık bir güne geçişini başarıyla anlatır: “Eli bitkin gövdesine destek olmaya çalıştığı tırabzanın parlak tahtası üzerinde kayarken yeniden duydu dayanılmaz yorgunluğunu. Bir yağmur başladı geçti, saçak altlarını yalnızca nemlendirerek, gençliğin en uzun günlerinden çabuk. Tozlu bir süpürgeyi kapı eşiğine vurup silkeledi sevinçle. Gülten’in küçük potinlerinin bağını çözdü yeni yıkayıp serilmiş bir kilimin ucunda. Mutfağın orta yerine düşen bir bomba korkunç bir gürültüyle patladı.”(s. 53)

Yazar bilinçakışı tekniğini kullandığı Sultan ve Güher öykülerinde kahramanlar mahkeme karşısındadır. Mahkemeye verdikleri ifadeyle iç sesleri çelişir. Bilinçakışı yöntemi bu çelişkiyi ortaya çıkarma işlevi görür. Ayrıca, acıklı zurna, ürkek böcek gözleri, yaralı hava gibi eğretilemeler öyküleri ağıta döndürür.

İnci Aral yazının olanaklarını olanca ustalığıyla kullanmış, kahramanlarına sordurduğu soruları okuyucunun kafasında da oluşturmuştur: “Aynı tarlada çapa salladığımız gençler değil mi bu gölgeler, aynı bayramları bölüştüğümüz, aynı düğünlerde oynadığımız eşimiz, dostumuz, kirvemiz? Şimdi ne istiyorlar?” “Bu nasıl bir kindi, kim büyütmüştü onu, nasıl ve ne zaman?”

Hande Öğüt’ün “Sanki artık özel olan hiçbir şey politik değil gibi…” sözüne “Gibi… O kadar. Yoksa her şey politiktir. Politikasızlığın kendisi bile.” (Varlık, Nisan 2007) diye yanıt veren İnci Aral’ın  bu kitabının yeniden okuyucuyla buluşması sevindirici.

Melike Uzun – edebiyathaber.net (15 Ekim 2012)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z