Masthead header

Jean Rhys: Yurtsuz ve mutsuz kadınların yazarı | Özlem Narin Yılmaz

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Jean Rhys’ın hayatı da en az romanları kadar incelemeye değer. Bir yazar düşünün. Dört roman yayımlamış, bazı eleştirmenler tarafından övgüler alsa da kitapları geniş kitlelere ulaşamamış, piyasa ölçülerine göre ‘başarısız’ olmuş. Bu  küskün yazar, İkinci Dünya Savaşı yıllarında  her şeyi arkasında bırakıp kayıplara karışır ve bu süreçte tamamen unutulur.  Yıllar sonra, 1958 de Günaydın Geceyarısı romanı radyofonize edilip BBC de yayımlanınca büyük ilgi görür. Yayıncılar, editörler Rhys’in peşine düşerler ve yetmişli yaşlardaki yazarı bir kıyı kasabasında, elinde bitmiş bir roman ve yazılmış onlarca hikayeyle bulurlar. Bitmiş roman Geniş Geniş Bir Deniz’dir ve yayımlandığında büyük gürültü koparır. Aynı yıl İngiltere’nin en büyük iki edebiyat ödülü verilir yazara.

Rhys’in kadınları

Dörtlü’nün Marya Zelli’si, Ayrılıktan Sonra’nın Julia Martin’i, Karanlıkta Yolculuk’un Anna Morgan’ı, Günaydın Geceyarısı’nın Sasha Jensen’i, Geniş Geniş Bir Deniz’in Antoniette’i, farklı rollerle ve kostümlerle karşımıza çıkan aynı oyuncu gibidirler.  İşsiz, parasız, mutsuz ve sevgi yoksunudurlar. Yaşamlarını sürdürmek için bir erkeğin korumasına ve parasına ihtiyaçları vardır. Tek istedikleri sevmek ve sevilmek olan bu kadınlar hayata tutunabilmek için çırpınıp dururlar ama eninde sonunda kaçınılmaz karanlığa doğru itilirler. Rhys, kadın karekterlerini feminist bir bakış açısıyla yazmamış olsa da onlar, yeryüzündeki kadınların birer prototipi gibidirler. Yoksul ve korunmasız. Tüm bu kadın kahramanların en çok özlemini çektikleri şey güvende oldukları kendilerine ait bir sığınaktır. Çünkü kapıyı kapattıklarında kötü ruhlu bir dünyayı dışarıda bırakmış olduklarını düşünürler.

“Julia çok da mutsuz sayılmazdı. Odasına kapanmış, güvenlik içindeydi.”

“Yaşamın korunmasız kişilere karşı çok gaddar ve korkunç olduğunu kavradım. Bence yaşam çok insafsız, insanlar da insafsız.”  diyen Marya, yazarın diğer romanlarındaki kadınlar gibi, içinde bulunduğu durumu kolaylıkla tarif eder. Hatta “Yaşamım ölümü andırıyor, canlı gömülmüş gibi…” diyerek yaşadığı hayatın kötülüğünün ne derece bilincinde olduğunu söyler. Ancak, ne kadar çırpınırsa çırpınsın sonuçta zaman hep “kurtla köpek arası saati”ndedir.

İyi bir elbise, palto ve banyolu bir oda için…

Rhys romanlarındaki kadınların en çok özlemini çektikleri şey pahalı kıyafetler ve temiz, banyosu olan bir odadır. Kıyafetler meteliksiz kalınca bir bir elden çıkarılır. Paralı bir erkek bulununca yenileri alınır. Banyolu ve iyi döşenmiş otel odları, parasızlık zamanlarında yerini soğuk, pis pansiyonlara bırakır.  Yoksulluğunu, metresi olduğu erkeklerden birisinin aldığı kürkün altına gizlemeye çalışırken, onu da eninde sonunda satmak zorunda kalacağını çok iyi bilir. Kadın kahramanlar onca yoksulluk çekseler de, sahip olmamanın hafifliğine ve yerleşik olmamanın özgürlüğüne de fazlasıyla sahiptirler. Aniden karar verip Paris’e, İngiltere’ye giderler. Yeter ki ceplerinde yola ve otele verecek paraları olsun. Yaşadıkları hayat, sıkı dokunmuş bir pamuk ipliğine bağlıdır, Günaydın Geceyarısı’nda Sasha Jensen kendini öldürmekten bahsederken sıradan birşey anlatıyor gibidir,

“Önümüzdeki hafta ya da önümüzdeki ay, ya da önümüzdeki yıl kendimi öldüreceğim. Ama şu ayı bir çıkarayım, kirası ödendi nasıl olsa, kahvaltı da veriyorlar sabahları.” diyebilmek için yapayalnız, mutsuz ve yoksul olmak yetmez, bir hayat felsefesi olması gerekir . İlerleyen satırlarda söyledikleri bunu doğrular gibidir,

“İnsanlar, bir mutlu yaşam özlemidir tutturmuşlar.Oysa asıl mutlu yaşama, ölsem de bir, yaşasam da dediğinizde kavuşuyorsunuz.” 

Kadınlık  erkeklik ve aşk

Rhys’ın kadın kahramanları, büyük bir saflıkla kendilerini erkeğe adama, onu mutlu etme çabası içindedirler. Çoğu zaman bir ‘kibar fahişe’ olduklarını unutup, birlikte oldukları erkekle büyük ve bitmeyen bir aşkı yaşama hayallerine kapılırlar. Aşkın ne menem bir şey olduğunun ise farkındadırlar. Dörtlü’de Marya Zelli,

“Korkunç bir şeydir aşk. Zehirliyordun aşkı, sonra hançerliyordun, sonra çamurların içine yuvarlıyordun. Gene de ayaklanıyor, her yanına kan ve çamur bulaşmış olarak sendeleye sendeleye bildiği yolda gidiyordu iğrenç görünüşüyle.” diye tanımlar aşkı. Aşk arayışı Anna’yı, Julia’yı, Marya’yı, Sasha’yı yavaş yavaş felakete ve bilinmezliğe sürüklerken, erkekler hiç yara almadan yavaşça çekilirler sahneden.

Rhys, romanlarında erkekleri olduğu gibi gösterdi. Onlar, toplumun benimsediği ‘erkeklik’ kalıplarının içine sıkışmışlardır, ne olduklarından daha iyi ne de olduklarından daha kötüdürler. Yeri geldiğinde anlayışlı, sevecen ve cömert olurken bir süre sonra kaba, sevgisiz ve cimri olabilirler. Kadınlar, para ve imkan sundukları sürece onlarındır, bu durumu yadırgamazlar. Kadın açık sözlü, saf ve aşık olduğunda ise bunu bir tehdit olarak algılamaya başlarlar. İpleri elinde bulundurma çabası boşa çıktığında elindekileri de fırlatıp uzaklaşırlar. Karanlıkta Yolculuk’ta Walter, Anna’nın tutkulu aşkına karşılık ansızın onu terk eder.  Anna parasız, yapayalnız ve bir başına kalıverir. Walter bunu umursamaz. Onunla işi bitmiştir, daha önce yazdığı aşk mektuplarını geri istemektedir, kendisini ve geleceğini güvenceye almak ister.

Kadınlardaki tutku, yaşama arzusu ve sevilme isteğinin aksine, Rhys’ın erkek kahramanları çoğunlukla tekdüze, tutkusuz ve umursamazdırlar. Dönüp arkalarına bakmazlar. Evli olsalar da durum değişmez. Birlikte bir yaşamı sürdürecek sorumluluk duygusundan ve esenlikten yoksundurlar. Kadın kahramanlar nasıl ki ruhsal olarak birbirine benziyorlarsa, erkek kahramanlar da birbirlerine benzerler.

Rhys’ın kadın kahramanlarının onca yoksulluğunun ve mutsuzluğunun temelinde zayıf-güçlü çatışması vardır. Kadınlık ve yoksulluk arasında bağlantı kurmak ise zor olamasa gerek. Kadın kahramanlar yoksul ve zayıf iken, erkekler ise çoğunlukla zengin ve güçlüdürler.

Bir yazar kendinden ne kadar uzağa gidebilir?

Jean Rhys romanlarını okurken bu sorunun cevabını aradım. Bir yazar eninde sonunda kendi çocukluğunun, yaşadıklarının, deneyimlerinin, duygu ve düşünce dünyasının toprağında büyütüyor eserlerini. Rhys romanlarındaki kadınların ruh dünyalarının bu denli benzerlik göstermesini ancak bununla açıklayabiliyorum.

Jean Rhys bunun da ötesine geçerek, yazdığı gibi yaşamayı seçmiş bir kadın yazar.  Tıpkı, romanlarındaki kadın kahramanların bazen yaptıkları gibi, 1940 yılında ortadan kaybolup tamamen kendi içine çekilmesini bir yenilgi olarak yorumlamamak gerekiyor. Çünkü Rhys o yıllarda, en iyi eseri olarak değerlendirilen Geniş Geniş Bir Deniz’i yazmıştır.

Bir yazar olarak geciken bu keşfedilişin Rhys’ı heyecanlandırmadığını  “Artık çok geç, hepsi çok geç kaldı.” sözlerinden anlıyoruz. En çok ihtiyaç duyduğu zamanlarda gelmeyen şöhret ve para, yaşamının sonuna doğru gelmiştir. Oysa , geçen zamanın bir daha gelmemek üzere gittiğini çok iyi bilir. Yazar, “Hayatımı baştan yaşama şansım olsa, yazmak yerine mutlu olmayı seçerdim.” dediği mutsuz geçen hayatını yazmaya başlar. Ancak ömrü, tamamlamaya yetmez ne yazık ki. Ve yazarın kendi cümleleriyle sormak istiyorum: “Bütün güzel şeylerin yazgıları acıklı mıdır?”

Berraklaşan zihin tatlılaşan dil

Geniş Geniş Bir Deniz’i okurken aklıma karakalem resimler geldi. Jean Rhys ilk dört romanında eskizler çizmiş, son romanında ise çizgileri netleştirerek resmi tamamlamış gibidir. Geniş Geniş Bir Deniz dil ve konu olarak diğer romanlarından ayrı ve daha yukarıda bir yerde duruyor. Sanki zihni, geçen yıllarla birlikte iyice berraklaşmış, dili damıtılıp tatlılaşmıştır. Bu romanında, Batı Hint Adaları’nda geçen çocukluğunun, Rhys’ın duygu ve düşünce dünyasına ne denli damga vurduğunu daha iyi anlıyoruz. Okurken eşsiz manzaraları görüp, egzotik çiçeklerin kokularını duyarız adeta. Kitap, birdenbire ve harikulade açılmış bir çiçek gibi durur önümüzde. Yazarın ilerleyen yaşında bu denli yaşayan bir dille yazması, kaybolanı geri getirme çabası mı acaba?

“Dünyanın bütün çiçekleri vardı bahçemizde. Kimi kez susadığımda, hemen bir yağmurdan sonraysa, yasemin yapraklarının üstünden su taneciklerini yalardım. Ah orayı görebilmeni sağlayabilsem… Yok ettiler orasını, şimdi yalnızca burada, benim kafamda var.”

Adım adım gelen delilik

Geniş Geniş Bir Deniz’de Antonitte’in yavaş yavaş deliliğe sürüklenişini okuruz. Belki de bu daha çok bir kadının elbirliğiyle delirtilişinin öyküsüdür. Yoksunluk ve yoksullukla birlikte gelen eli kolu bağlılık,  Antonitte’i adım adım deliliğe götürür. Diğer dört romandaki kadınların bir birleşimidir aynı zamanda. Rhys’ın kadın kahramanlarının deliliğe çok da uzak olmadıklarını görürüz. Delilikle aralarındaki bir adım mesafe, yaşama isteği ve beklenmedik bir dirençten dolayı bir türlü kapanmaz. Antoniette’te ise yazar son sözünü söylemiş, başka çıkar yol olmadığını ima etmiş gibidir. Belki de yazar bize, böylesine zor bir yaşamla başa çıkmanın kolay olmadığını, eninde sonunda kahramanını delirterek gösteriyor.

Romanın erkek kahramanı Rochester de, diğer romanlarındaki erkekler kahramanların bir bileşimi gibidir. Bazı anlarda şefkatli ve sevgi dolu olsa da daha öncekiler gibi kendini kadına adamaz, hep bir şüphe ve kararsızlıkla yaklaşır. Çıkar gözeten yaklaşımlarını roman boyunca üstü örtülü ya da açıkça sezeriz.

Bir duyguyu bir dilden başka bir dile çevirmek

Çeviri kitapları okurken hep o kitabı yazıldığı dilde okuma isteğiyle dolup taşarım. Bilirim ki bazen eserin yazıldığı dildeki gerçek müziği, ritmi okuyucuya ulaşana kadar birtakım süzgeçlerden geçer. Jehan Rhys eserlerini Pınar Kür’ün çevirisiyle okuduğuma seviniyorum. Çevirmenin aynı zamanda bir yazar  oluşunun birçok bakımdan artılarının olduğunu düşünüyorum.

Geni Geniş Bir Deniz çevirisinde, yerli halkın konuşmalarının çevirisi, kitabın ritmini bozan bir unsur olmuş.  Kitabın dilinden ve kurgusundan kaynaklı olarak bazen sesleri birbirinden ayırt etmek zorlaşsa da tüm bunlar eserin özgünlüğünü ve olgunluğunu gölgelemiyor.

Karanlıkta yolculuk 

Jehan Rhys’ın eserlerine sinen karanlığı bir umutsuzluk olarak yorumlamıyorum. Aksine, en perişan anlarda bile kadın kahramanlar yüreklerinin derinliklerinde ışıltılı bir umudu barındırıyorlar.  Karanlık bir yolculuğun, eninde sonunda aydınlığa ulaştıracağının inancıyla yaşıyorlar.

Edebiyatın kendisi de hayatın karanlığına ışık düşürmüyor mu ?

Kaynakça:

Karanlıkta Yolculuk –Jean Rhys (Can Yayınları-çev.Pınar Kür)

Geniş Geniş Bir Deniz-Jean Rhys(Can Yayınları-çev. Pınar Kür)

Günaydın Geceyarısı-Jean Rhys(Can yayınları-çev. Pınar Kür)

Dörtlü-Jean Rhys (Can Yayınları-çev. Pınar Kür)

Ayrılıktan Sonra (Can Yayınları-çev. Nili Bilkur)

Vikipedia yazarın hayatı hakkında yazı 

Özlem Narin Yılmaz – edebiyathaber.net (30 Kasım 2017)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z