Masthead header

İhmal edilen İtalyan edebiyatı ve “Nişanlılar” | Yelda Gürlek

Son dönemde okurların ilgisini dünya edebiyatının klasik eserleri üzerine çeken edebiyat incelemelerinin kitapçı vitrinlerinde peş peşe yerlerini alması sadece bir rastlantı olabilir mi?

Orhan Pamuk’un Saf ve Düşünceli Romancı’sı (İletişim Yayınları), Asuman Kafaoğlu-Büke’nin Yazın Sanatı (Can Yayınları) ve Umberto Eco’nun Genç Bir Romancının İtirafları (Kırmızı Kedi Yayınları) dünya edebiyatının ölümsüz eserlerini ve onların unutulmaz kahramanlarını Türk okurlarıyla keyifli bir edebiyat söyleşisine davet ederler.

Ülkemizde klasikler deyince akla ilk gelen Rus, Fransız, Alman, İngiliz edebiyatının öne çıkan eserlerinden çok yönlü olarak söz eden bu incelemelerde Sefiller’in Jean Valjean’ından-Cosette’inden, Suç ve Ceza’nın Raskolnikov’undan, Tolstoy’un Anna Karenina’sından örnekler verilirken, Nişanlılar’ın (Literatür Yayıncılık, çev. Prof.Necdet Adabağ) Renzo ve Lucia’sına aynı ölçüde yer verilmediği dikkat çekicidir. Oysa aynı söyleşilerde Nişanlılar üzerine de söylenecek öyle çok söz vardır ki… Kaleme alındığı tarihten günümüze kadar kat ettiği iki yüz yıllık mesafeye rağmen eskimeyen temel kavramlar ve toplumsal yargı niteliğindeki genel görüşler, Türk okurlarını fazlasıyla düşündüreceği gibi, onların edebi birikimlerini 1800’lerin dünya edebiyatına ait yeni bir renkle zenginleştireceği de açıktır.

İtalyan edebiyatından söz ederken, Dante Alighieri anılmadan geçilebilir mi? Onun bugün konuşulan ve duru kabul edilen Floransa İtalyanca’sının babası sayıldığını, din ve devlet işlerinin birbirine karıştığı o dönemde yaşanan bütün yobazlıkları halkına büyük bir açıklıkla, üstelik zamanının resmi dili Latince yerine, ilk kez halk dili volgare kullanarak anlattığı baş yapıtı İlahi Komedya’ya da yeri gelmişken değinmek gerekir. Dante birçoğumuz için sadece bir isimdi. Okul yıllarında Türkçe ders kitabında okuduğumuz bir şiirde geçerdi adı. “…Yaş otuz beş, yolun yarısı eder, Dante gibi ortasındayız ömrün…” Bir başka deyişle o, şair Tarancı’nın şiirinde yaşar dururdu bizim için.

Peki ama kimdi? Bu dizeler ülkemizde Dante’nin adının sorgulanmasına, kim olduğuna ve neden otuz beş yaşın insan ömrünün yarısı sayıldığına ilişkin meraklı sorular, acaba İlahi Komedya’nın okunmasına katkıda bulunmuş mudur?  Sadece o da değil, hiçbir yerde adları geçmeyen Boccaccio’nun Decameron Öykülerin’i, Leopardi’nin Şarkıları’nı ve daha nicesini ülkemizde hak ettikleri ölçüde hatırlamadığımızı, belki de tanımadığımızı söylemek üzücü olduğu kadar diğer dünya klasiklerinin yanında haksızlığa uğradıkları şeklinde algılanabilir. Toplum olarak, coğrafyamıza yakın olmasına rağmen İtalyan klasik yazarlarına fazla yer verilmeme nedeni, belki de onlardan yeterince söz edilmediği gerekçesiyle, sıradan bir sebep-sonuç ilişkisine bağlanabilir. Oysa, 19. yüzyılın büyük İtalyan romancısı Alessandro Manzoni’nin kaleminden, dünyada çok okunan roman olma özelliği taşıyan ve Profesör Necdet Adabağ’ın kusursuz çevirisiyle Türkçe’ye kazandırılan Nişanlılar, tarihsel romanlara ilgi duyan herkesin seveceği nitelikte, okumaya, tanımaya ve üzerinde düşünmeye değer bir eserdir.

Nişanlılar bir tarihi anlatır…

Nişanlılar, bir halk romanıdır. 1600’lü yıllarda İspanyol egemenliğine boyun eğen Lombardiya bölgesinin yaşamından bir kesit alarak bölgenin kültürü, görenekleri, inançları ve siyasal durumu aslına uygun bir tabloda olağanüstü bir incelikle anlatılmaktadır. Toplumun farklı sınıflarından gelen insanların yer aldığı bu romanın baş kahramanları Renzo ve nişanlısı Lucia’dır. Aynı bölgede onlarla aynı kaderi paylaşan ve her biri bir romanın baş kahramanı olacak nitelikteki diğerleri ile birlikte İtalyan romancılığında ilk kez Manzoni kalemiyle tarihsel bir romanın kahramanları olarak bir araya gelirler. Romanın tarihî kurgusu içinde hakim olan tanrı inancı ve takdiri ilahi anlayışı, bu halk sınıfının yaşam mücadelesi verirken başına gelen talihsizliklere, yaşadığı haksızlıklara ve zorbalıklara rağmen ümidini yitirmeden, tüm acılara ve sıkıntılara katlanmasında büyük bir kuvvet oluşturur.

Yazarın yaşam öyküsü incelendiğinde, küçük yaşta anne ve babasının ayrılığına tanık olan Alessandro Manzoni’nin roman kahramanlarının da iç dünyasında kendisiyle benzer kaderleri paylaşan insanlar olduğu gözden kaçmaz. Bu gözlem, bir anlamda tarihsel romanın olağanüstü kurgusunda yer alan psikolojik unsurların da ne denli hassasiyetle işlendiğine dikkat çeker.

Romanın başkahramanlarından Renzo’nun öksüz olması, Lucia’nın babasız büyümesi, annesi Agnese’nin kimsesizliği, Padre Cristoforo’nun küçük yaşta annesini ve genç yaşta babasını kaybetmesi, Don Abbondio’nun ve emektarı Perpetua’nın ailelerinden hiç söz edilmemesi bir rastlantı olabilir mi? Toplumun her sınıfından insanların yer aldığı kahramanların içinde iyiler kadar kötüler de bulunmaktadır. Hemen hemen her sayfasında bir iyi ile bir kötüyü karşı karşıya getiren yazar, belli ki bunu bir vicdan savaşı ya da ezilen ve fakir olanın yanında güçlü ve zengin olanın ezici üstünlüğünü farklı olaylar çerçevesinde okura göstermek ister.

Manzoni tarihin olumlu bir şey olmadığını savunur çünkü onun konusu sadece güç ve adaletsizlik üzerinedir. Oysa şiddet uygulamadan ve iki ayrı taraf olmadan da savaşlara çözüm bulunabilir ve ona göre bu çok mümkündür. Sonunda güçlü olan tarafından yazılır, üstelik güç savaşında arada ezilip gidenlerden hiç söz edilmediğine de dikkat çeker. Manzoni bu romanında ezber bozarcasına tarihin her zaman kazanan tarafından yazılmadığını yalanlamak ister. Güçlülerin zulmüne boyun eğen alçakgönüllü insanların sonunda Tanrı’nın onlara lütfettiği zafere kavuştuklarını ve zalimlerin de öyle ya da böyle cezalarını çektiğine okuru tanık eder. Romana renk katan bir başka unsur da bir anlatıcının olmasıdır. Aydın ve bilgili bir kişi olarak yer yer romanda sesini duyuran bu kişinin bazı ifadeleri okurda aslında yazarın kendisi olduğu hissini uyandırır. Ne var ki, kendisi de sanki bu durumu fark etmişçesine okurun kuşkusunu gidermek üzere bu kez yazardan mesajlar aktarır. “…bu meseleyi açıklamak bana düşmez, zaten yazar isteseydi bunu tüm açıklığıyla anlatırdı…” ya da “…Bu noktada ben de size küçük bir açıklama yapayım, o zamanlar…” diye başlayan ifadeleriyle romandaki konumunu belirginleştirir. Bu, edebi yapıtlarda rastlanan ve okura keyif veren bir oyun gibidir. Çağımızın İtalyan yazarlarından Umberto Eco da Gülün Adı adlı romanında aynı motife yer vermiştir.

Çocukluk döneminde kendisini koyu Katolik eğitimi almaya zorlayan babasının baskısından sonra, yazarın kültürel gelişim süreci Paris’te yaşayan annesinin yer aldığı entelektüel çevrelerde, ışıltılı Bell’Epoque salonlarında başlar. Bir süreliğine uzaklaştığı ve daha sonra uzun sorgulamalar ve içsel yolculuklar sonunda yeniden, fakat daha farklı bir anlayışla benimsediği din olgusu, yazara göre kişiye dayatılması sonucu ya da ölümden sonra rahat etmek üzere yaşarken (bir anlamda yatırım amaçlı) yapılan uygulamalardan çok, ahlaki bir kavram gibi uzlaşmacı öğeler içermektedir. İşte bu noktada ezilen halka daha da yakınlaşır. Onların kader anlayışı, yoksulluğa, çaresizliğe ve ezilmeye karşı çıkmadan her şeyi Tanrının bir lütfuymüş gibi yürekten kabullenişleri yazarda hayranlık duygusu uyandırır ve bu unsurlar romanında baş köşeye yerleştirdiği kahramanlarında can bulur. Bunlardan ilki olan Renzo ipek dokuyan yoksul ve kimsesiz bir işçidir. Hayat onun için doğduğu ve büyüdüğü köyün dar penceresinden gördüklerinin ötesine geçmez. Yaşama bağlılığını onuruyla çalışmaktan ve yaşadığı zorlukları nişanlısı Lucia’ya duyduğu sevginin gücünden alır. Yoluna çıkan zorbalara karşı amansız bir öfkeye kapılsa da, içindeki sonsuz Tanrı inancının ve sevgisinin gücü sayesinde yüreği herkesi bağışlamayı bilir. Nişanlısı Lucia da kendisi gibi alçakgönüllü, iyiliksever bir kızdır. Zavallı görüntüsünün altında, kendinden üstün sayabileceği daha varlıklı ve kültürlü insanları kıskandıracak nitelikte ideallere, asil ve dingin bir ruha sahiptir. Her şeyin, iyinin yanında kötünün de Tanrının bir lütfu olduğuna inanır. En korkulu, en zor anlarda bile ümidini yitirmez, sabır onun en büyük silahıdır. “…İnsanlara mutluluk veren Tanrı her yerde hazır ve nazırdır ve eğer kullarının huzurunu bozuyorsa, bu onları üzmek için değil, onlara daha iyisini hazırlamak içindir.” Annesi Agnese orta yaşta, tipik bir Lombardiya köylüsüdür. Sözlerine gem vuramayan, yerli yersiz doğal konuşma biçimiyle diğerlerinden bir parça farklıdır. Hayattaki tek ilkesi Lucia’nın iyiliği ve haklı olanın kazanmasıdır. Bu yolda yalnız değildir çünkü Tanrı onun da elinden tutmaktadır. Renzo ve Lucia’yı evlilik bağıyla birleştirmek üzere görevlendirilen rahip Don Abbondio, romanın ilginç kişilerinden biridir. Yörenin ileri gelenlerinden güç sahibi Don Rodrigo’nun “Bu nikah kıyılamaz!” tehdidi karşısında korkuya kapılınca olanlar olur. İlk sayfadan itibaren büyük bir keyifle Türkçe’nin duruluğuna ve betimlemenin zenginliğine kapılan okur, o noktada keskin dönemece sürüklendiğinin ayrımına varamadan kendini tarihsel bir serüvenin içinde bulur.

Manzoni için bir toplumun kimliği, bir avuç soylunun ya da feodal düzenin buyurduğu biçimde yaşayan aristokratların değil, burjuvazinin, yani halkın içinde saklıdır. Romantik dönemde, ilk kez bir romana soylulardan değil, gerçek halktan kahramanlar seçen Manzoni, aralarında Antonio Gramsci’nin de yer aldığı dönemin önemli edebiyat ve siyaset insanları tarafından ağır bir dille eleştirilir. Romanın gerçek değerlerle örtüşmesi, gerçek yaşamı tüm çıplaklığıyla anlatması ve özellikle halkı, onu tanımayan aristokratlara tanıtması açısından Manzoni’nin üstlendiği misyon oldukça önemlidir. Öyle ki, yazar ilk kez 1823 yılında kaleme aldığı romanını bugün okuduğumuz 1840’taki son haline getirebilmek için tam üç kez yeni baştan yazmak zorunda kalmıştır. Roman dilinin anlaşılır olması Manzoni için önemlidir. Ona göre dil, bir ulusu tanımlayan en önemli unsurdur. Yöresel dillerin çok çeşitli olduğu İtalya’da o dönemde okuryazar oranının da hayli düşük olması nedeniyle yazar romanının ilk biçimi olan Fermo ve Lucia’yı daha anlaşılır ve daha saf bir dille yeniden kaleme almak üzere Floransa’nın yolunu tutar. Kendi deyimiyle, eserini Arno nehrinin sularında yıkaması gerekmektedir. İtalya’da konuşulan ortak dilin Floransa İtalyancası olması gerektiğine inanan yazar, kendisi de orada dil üzerine çalışmalar yapar ve sonrasında milli dil meselesini ciddi boyutlara taşıyarak yeni bir tartışma konusu başlatır. Yazarın sade bir dille okurlarına sunduğu bu keyifli öykünün konusu da gayet sadedir: Kavuşamayan nişanlılar… O halde sekiz yüz sayfaya sığdırılan bu kavuşamamanın gizemi nedir? İşte bunu keşfetmek de okuyucuya kalıyor. Keyifli okumalar…

Yelda Gürlek – edebiyathaber.net (11 Eylül 2012)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r