Masthead header

“Eril dil”e karşı dik bir duruş: Sevim Burak | Sultan Komut

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

sevim-burakSevim Burak’ı tanımlamak, onun için klişeleşmiş sıfatlar sıralamak niyetinde değilim. Bunun yerine onu, yazılarındaki kadın-dil ilişkisi açısından yorumlamak ve okurun kendi yorumuna imkân sağlamak daha doğru bir yol olacaktır. Şu kadarını belirteyim, Burak, eril dile karşı gelen ve feminist çevreler dışında hak ettiği değeri görmeyen bir yazardır.

Burada Sevim Burak’ın eril dil ve söyleme karşı olan duruşunu incelemek isterim. Elbette konu ziyadesiyle uzun ve akademik olarak incelendiğinde biraz da “sıkıcı”, bu nedenle birkaç önemli noktaya değinmek yeterli olacaktır. Bunu yaparken Burak’ın kullandığı dili şekilsel olarak incelemenin yanı sıra metinlerinde kadınları ifade ediş biçimini de inceleyip, toplumsal cinsiyetin Burak’ın eserlerine yansımasına değineceğim.

Sevim Burak 20. yüzyılın ikinci yarısında yazılarını yayımlamaya başlamış, yazılarında kadın erkek ilişkilerini ve toplumsal cinsiyet rollerini irdelemiş ve feminist eleştirinin yükselişe geçmesiyle bu eleştiri türü üzerinden sıklıkla incelenmiş bir yazar bilindiği gibi. Bu nedenle de kadın ve yazı ilişkisi açısından dikkate değer bir yaşam sergilemiş ve bu açıdan irdelenmeye değer eserler sergilemiştir.

everestmylordKısa bir biyografi vermek gerekirse; Sevim Burak 1931’de İstanbul’da doğdu. Lise mezunu olan Burak, olgunlaşma enstitüsü ve çeşitli terzihanelerde çalıştıktan sonra kendisine bir atölye kurdu. Yazı yazmak amacıyla bu atölyeye son verip, kalan yaşamını yazıya adadı. Yayımlanmış ilk kitabı, hikâye türündeki “Yanık Saraylar” olup, 1983 yılındaki erken ölümüne kadar farklı yazın türlerinde eserler verdi. Sevim Burak’ın yazıyla ilişkisindeki “ilginç” bir örnek ise “Everest My Lord” adlı eseridir. Bu eseri baskıya hazırlayan Mehmet Fuat başlığın altında bulunan Roman, 3 Perde ifadesine de açıklık getirecek şekilde bir not düşmeyi uygun bulur; “Sevim Burak ‘Bir Piyes Tasarısı’ olarak başladığı ama sonradan ‘roman’ diye nitelemekte direndiği, yazılışını uzaktan uzağa izlediğim Everest My Lord‘u temize çekilmiş bir ‘metin’ olarak arkasında bıraktı.[1]

Diyebiliriz ki; kullandığı dil ve kelimeler açısından çağdaşlarından ayrılan Burak, türler arasında bir geçiş niteliğinde metinler de ortaya koymuştur.

Kullandığı dili şekilsel açıdan incelediğimizde Sevim Burak’ın karmaşık ve kısmen zor bir dil kullandığını ifade etmek gerekir. Cümleler çoğunlukla kısa cümlelerdir, sadece bir tek kelimelik cümlelere, ya da aynı kelimenin tekrar ya da türetilmesinden oluşan paragraflara, duraksamalara, geri dönüşlere rastlarız. Ayrıca, noktalama işaretleri ve büyük harf seçimlerinde alışılmadık kullanımlar göze çarpar. Kısaca kullandığı dil parçalı bir dildir. Nilüfer Güngörmüş’ün terzilikten esinlenerek icat edildiğini varsaydığı[2], bugün teknoloji sayesinde kolaylıkla yapabildiğimiz kes-yapıştır tekniğini sıklıkla kullanan Sevim Burak’ın, “Mach 1’den Mektuplar”da bahsi geçen özel bir yazı tekniği bulunur. Bu tekniği montaj olarak ifade eden Burak, el yazısı metinlerini daktiloda çoğalttırarak, onları çeşitli bölümlere ayırırdı. Daha sonra bu bölümleri “montajlayarak” asıl metni ortaya çıkarmaya çalışırdı. Bu eylemi fal açmaya benzeten Sevim Burak, fal açılmadıkça yeni şekiller denemeye devam ederdi. Mektuplarda şöyle dile getirir Burak: Nihayet falın bir yerinde yakalarım aradığımı, -haydi her şey ona göre yeniden yazılır- Bundan önce kurduğum biçim bozulur- iğneleri bir bir sökerim-başkalarını iğnelerim.[3] Ve bahsettiği gerçekten iğnedir, metinlerini tüllere ve birbirlerine iliştirdiği iğneler. Bu nedenle Sevim Burak’ın metinleri Derrida’nın bahsettiği difference kavramının gerçekleştiği metinlerdir.

Bu metinler her bir yeni okumada farklı anlamlar verebilir. Zaten kendisi de farklı anlamları montajlama sürecinde keşfedip, mektuplarda net bir şekilde bahsetmiştir:Asıl uzun süren yorucu olan montaj… Çünkü her türlü montaj mümkün… Bu mümkünün içerisinde bir tanesini seçmem güç.[4] Bizler de okur olarak, her bir yeni okuyuşla onun seçmediği bir başka “mümkün” montajı gerçekleştirebiliriz. Burak’ın eserlerinde, geleneksel yazın formuna ya da daha net bir ifadeyle eril yazına karşı bir direniş göze çarpmaktadır -ki tüm bunlar aslında Burak’ın, Feminist yazarların önerdiği gibi kendine ait bir ses, kendine ait bir dil oluşturduğunun apaçık göstergeleridir. Burak, içinde bulunduğu edebiyat çevresi tarafından anlaşılamamış ya da kabul edilmemiştir. Burak, bunu geleneksel yazının dışına çıkmasıyla açıklar ve herkesten beklenildiği gibi başı, ortası, sonu belli öyküler yazmayacağını dile getirir.[5]

sevim-burak-semp2-980x500Karakterler açısından baktığımızda, Sevim Burak’ın “ana” karakterleri neredeyse her zaman kadındır. Yan karakter olan erkekler çoğunlukla kadınları patriyarkal düzenin içinde sıkışmaya zorlamış figürlerdir. Bu figürler bazen sokaktaki herhangi bir adam, bazen koca olabilir. Kadınlar ise öteki olarak ana karakterdir. Ve elbette Ötekilik cezalandırılır.

Burak’ın eserlerindeki kadınlar, kadınlık rolleri tarafından kapana kıstırılmış, kaçış yolu arayan, bazen bulan, bazen ise ötekilikleri nedeniyle Sandra Gilbert ve Susan Gubar’ın ifade ettikleri gibi “Mad Woman in the Attic”[6] yani “tavan arasındaki deli kadın”lardır genelde. Gilbert ve Gubar’ın “Canavar”, Berna Moran’ın ise “Ölümcül Kadın” olarak nitelediği bu kadınlar “erkeğin egemen olduğu toplumda, otoriteye başkaldıran bağımsız kadını temsil ettiği için melek değil bir şeytan olarak sunulurlar.”[7] Sınıfsal olarak o toplumun içerisinde hissederken, cinsiyet rolleri ve iktidarla ilişkileri bakımından dışarıdadırlar.[8] Yani bir bakıma, normlara direnmeye çalışırken, yine aynı normlar tarafından daha da fazla ötekileştirilirler. Yanık Saraylar adlı öyküsünde Sevim Burak bu durumun bir özetini sunar sanki;

“Sizi gidi yaramaz çocuk sizi.

BEN

BU HAYATI

DİŞİMLE

TIRNAĞIMLA

KAZANDIM

SOKAKTA BULMADIM

YÜZ GÜN MÜCADELE ETTİM

SİZ BİR ERKEKSİNİZ

İSTEDİĞİNİZ YERDE YATABİLİRSİNİZ

BENSE

BEN

BİR CANAVAR DEĞİLİM

BİR KADINIM dedi.”[9]

Ez cümle, Sevim Burak biçimsel ve tematik olarak eril dilden uzaktır. Bu özelliğiyle önce kendi zincirlerini sonra da toplumun önyargılarını kırma girişimi olmuştur. Dişil yazını kendi başına sakıncalı bulmakla beraber, diyebilirim ki Sevim Burak metinleri eril dilden deyim yerindeyse “cinsiyetsiz” bir dile geçişte önemli basamaklardır. Önce eril dil paramparça edilmelidir ki, bu mümkün olsun.

[1] Sevim Burak, Everest my Lord, 40, YKY

[2] Sevim Burak, Ford Mach I, 6.

[3] Sevim Burak, Mach I’dan Mektuplar 237-8,YKY.

[4] Sevim Burak, Mach I’dan Mektuplar, 261,YKY.

[5] Sevim Burak, Mach 1’den Mektuplar, Logos Yayıncılık,1990 s.258

[6] Gilbert &Gubar- Mad Woman in the Attic

[7] Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İletişim Yayınları,1999,s.253.

[8] Fatmagül Berktay, “Gendering the Writing Subject”, Kadın Araştırmaları Dergisi, Sayı 4, 1996, s.117

[9]Sevim Burak, Yanık Saraylar, 36,YKY

Sultan Komut – edebiyathaber.net (6 Ocak 2015)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

  • taormina - 06/01/2015 - 21:26

    “…Bu nedenle Sevim Burak’ın metinleri Derrida’nın bahsettiği difference kavramının gerçekleştiği metinlerdir.” Buradan devamla incelemenizi merak ediyorum. Difference’ın Burak’ın yazımında ortaya çıkışını biraz daha açabilir misiniz?cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z