Masthead header

Bir salkımsöğüdün gövdesine giden yolda: Kapıyı İçeriden Kilitledim | Funda Dörtkaş

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Hangi çekingen cümle ah minel aşk diyen gönlün yakarışında derman bulur? Hangi duygu merhametlenir aşkla kederlenen bir bakışın değdiği sessizliğin boşluğunda? Ve hangi mutluluk ki bekleyişin vitrinine sevincin hatırasını yerleştirir? Talihin çelmesine takılmayanın arşınladığı sokaklarda aradığı ve rastlayınca şaşırdığı, şansı yaver gidenin kalbinin mekânını coşkulu iyimserlikle dolduran nedir?  Neşeyle acının, hayalle bekleyişin başını okşayan o ruhani el: Aşk… Kitaplara, filmlere sığmayıp taşan; şarkılara şiirlere yetinmeyip kendi diline inanan böylesi bir hissin anlamını tercüme edemeyeceğimiz daha nice yıllar var kimbilir önümüzde. Daha kaç kitap, kaç film, kaç şiir?

1965 yılında çekilen Sevmek Zamanı* filminde Meral Halil’i aramak için çalıştıkları eve gittiğinde Derviş Mustafa ile karşılaşır. Derviş Mustafa Meral’e Halil’in onun resmine aşık olduğunu söylediğinde şaşıran Meral sorar; “Bu zamanda resme aşık olan insan var mı?” Halil’in içinde büyüttüğü aşkın sükûnetli tanığı Derviş Mustafa’nın bu soruya karşılık ağzından dökülen cümle, aşkın çehresi değişse de özünü en kapsayıcı şekilde anlatan cümledir: Tıpkı masallardaki gibi der. Meral, limonlukta bulur Halil’i ve çoğumuzun bildiği o kısa sekans aşkın suretine meyyal olanın haline bir naziredir. “Ben senin söylemeni istiyorum. Herhalde bana ait olan bir şeyi öğrenmek hakkımdır” serzenişi Halil tarafından “Resmin sen değilsin ki resmin benim dünyama ait bir şey. Ben seni değil resmini tanıyorum. Belki sen, benim bütün güzel düşüncelerimi yıkarsın. Resmin bana dostça bakıyor, iyilikle bakıyor ve ebediyen bakacak” sitemine mahkûm edilir. Film mânâ ile madde arasında, fotoğraftaki suretin hissettirdiklerine sırdaş olur. Ne çare ki aşkın olanca heybetiyle duran, her daim çekici tabiatına kavuşamamak acıya yazgılı kalır ve insan yıllar sonra bir başka hikâyenin eşiğinde bu yazgının sesine yankı olur. “Beklemek, gümüş yelkovandı; hatırlamak, altından akrep.”

Özlem Narin Yılmaz’ın Ayrıntı Yayınları tarafından basılan yeni romanı Kapıyı İçeriden Kilitledim adıyla müsemma bir kitap. Bir salkımsöğüdün gövdesine giden yolda kalbinin kapısını içeriden kilitleyen Ruhi Sezer’in hikâyesi. Bir roman içinde başka bir romanın sayfalarını açan Kapıyı İçeriden Kilitledim, yazar Alin Akyüz’ün Ruhi Sezer ile bir sanat galerisinde karşılaşmasıyla başlıyor ve okuru, izlerini tarihi Apelyan Apartmanı’nda bırakan derin ve uzun aşka tanıklığa davet ediyor.  Madam Marin’in şapkacı dükkânında çırak olarak çalışmaya başladıktan sonra bir insanın hayatının tümüyle nasıl değiştiğini, Ruhi Sezer’in aşkla tanıştığı o eşsiz ânın tılsımından kurtulamadığı uzun yıllarını, Ruhan’a beslediği duyguların amansız hastalık gibi ruhunu ve bedenini nasıl sardığını Eski İstanbul’un gölgesinde ve şahitliğinde anlatan roman, hem şehrin hem dönemin panoramik fotoğrafını çekiyor. Beyoğlu sokaklarında kaderin kendisine hazırladığı o güzel sürpriz karşısında şaşırıp kalan Ruhi Sezer’in yıllar boyunca yazdığı günlüğünü kitaba dönüştürmesi için emanet ettiği yazar Alin Akyüz’ün günlüğü okumaya başlamasıyla –onun duygularını da kapsayarak- aşk hakkında tekrar düşünmemiz gerekliliğini hissettiren Kapıyı İçeriden Kilitledim, tarihsel toplumsal bağlamı ile yaklaşık son altmış yılın değiştirip dönüştürdüklerine de odaklanıyor.

Alin Akyüz’den hayatının romanını yazmasını isteyen Ruhi Sezer, hayır cevabıyla karşılaşmasına rağmen günlüğünü en azından gerekli düzeltmeleri yapması adına yazara teslim ediyor. Bu aslında, geçmişin şimdiki zamana devrini temsil eden, arayışın ve sorgulamanın anahtarı oluyor Alin Akyüz için. Bir nevi yaşananların temize çekilmesi, hayata ait noktalama işaretlerinin gerekli yerlere konması… Çünkü geçmişte Ruhan’ın yaşadığı evde, Apelyan Apartmanı’ında kiracı olan Alin Akyüz, Ruhan’ın eve sinen hatıralarıyla hemhal oldukça Ruhi Sezer’in günlüğü ile farklı bir bağ kuruyor. Bir kadında, bir surette, Ruhan’da cisimleşen Ruhi Sezer’in aşkı; ağaç gövdesinin köklendiği toprak kadar güçlü ve Apelyan Apartmanı’nın yüzünü Ruhan’a dönen penceresinde, onu sadece bir dakika görebilmenin umuduyla yıllar boyu bekleyecek kadar tutkulu. Sevmek Zamanı filminde Derviş Mustafa’nın Meral’e verdiği cevap misali…

“Hayat, aşkla tanıştığın anda başlar, onu bir daha bulmamak üzere yitirdiğin anda son bulur diye okumuştum bir kitapta. O zaman dumanlı başımla bu cümlenin barındırdığı anlamı kavrayamasam da, sonraki zamanlarda bu söz demir bir levha gibi çakılıp kaldı hafızama. Benim için hayat, Ruhan o karanlık koridordan çıkıp geldiği zaman başladı.”

Öte yandan Özlem Narin Yılmaz, Ruhi Sezer’in Ruhan’a olan aşkını, moda eğitimi almak için gittiği İtalya’da tanıştığı Renan’ın Ruhi Sezer’e beslediği aşkın üzerine kapatıyor. Böylece insanın kendisine duyulan arzunun nesnesi olmayı reddedişini ve bir başkasının arzusunda nesneleşme isteğinin mümkünlüğünü gösteriyor. Platon’un Şölen’indeki* diyaloglarda karşılaşacağımız gibi arzunun olanaklılığı insanın varoluşuna içkin tamamlanma yönelimini taşır; boşluğu doldurulamaz bir yokluğa, şiddeti azaltılamayan özleme karşın insanın arzulayan özneye dönüşümünü savlar. Bir eksiklik söylemi olarak arzu, ötekinin dolayımıyla ve aracılığıyla oluşur. Aşkın doğasına, oluşumuna, arzunun sürekliliğine dair detaylar, romanda aşk ile ilgili gizil felsefi tartışmayı da barındırıyor diyebiliriz.   

“Onun çaresizliğini görmek kendi çaresizliğimi hatırlatmıştı bana. Boğazıma bir yumru oturdu. Bir an beni esir alan duygulardan kurtulmayı, Renan’a âşık olabilmeyi, onunla güzel, dolu dolu bir hayat yaşayabilmeyi hayal ettim. Uzanıp masada boş duran elini tutmak, ağlama ben varım, diyebilmek istedim ama elimi kolumu bağlayan güçlü, hayali başka bir el vardı. Bir esirdim. Kapıyı içeriden kilitleyip, kalbimin odasında tek başıma oturuyordum. O kilit ancak Ruhan’ı içeriye almak için açılırdı. Hiçbir zaman gelmeyecek olan Ruhan için…”

Kapıyı İçeriden Kilitledim çok katmanlı kurgusu, üstkurmaca ve metinlerarası unsurları ile okura farklı bir okuma deneyimi yaşatıyor. Özlem Narin Yılmaz romanın içine Alin Akyüz’ün yazar arkadaşı olarak dahil oluyor. Suç ve Ceza, Sefiller, Anna Karanina, Kırmızı ve Siyah birer kitap olmanın yanında ülkeden uzakta olduğu yıllarda Ruhi Sezer’in okudukça Ruhan’a olan duygularını derinleştiriyor. Kapıyı İçeriden Kilitledim içindeki sırrı bir çakının yüzeyinde bileyliyor. Şapkaların üzerine işlenenlerle, etrafına yerleştirilen güllerle hayat renkleniyor; şapka kutularının kapaklarında duygular anlamlanıyor, kumaşların yüzeyinde insan tanımlanıyor. Toplumsal sınıflar arasındaki farklılıkların insan ilişkilerindeki belirleyiciliğinin altmış yıl sonra dahi değişip değişmediği sorgulanıyor. Azınlıkların yaşadıklarına daha doğru ifadeyle yaşamak zorunda bırakıldıklarına Madam Marin’in anlattıklarıyla cevap aranıyor, 6-7 Eylül, Madam Marin’in Ruhi Sezer’e yazdığı mektupta hiç yaşanmamış olması istenen tarih olarak işaretleniyor ve Eski İstanbul’un hakikati günümüze ayna oluyor. “Her yara, kabuğu altında iyileşir” diyor Madam Marin ve her gün selamlaştığı, konuştuğu esnaf komşularının dükkânını talan edişi karşısındaki üzüntüsünü, saklandığı yerden onları izlerken yaşadığı hayal kırıklığını dükkânına bir daha gitmemekle ve ülkeyi terk edişiyle perdeliyor. Ruhi Sezer’in Ruhan’ı evinde gördüğü ilk gün, taş aynanın karşısında onun suretine bakarak kurduğu hayal -bir mücevher eşsizliğinde- hayatının yakasına işleniyor. Ruhan’ın mutsuz evliliği ve aldatılışı sonrasında yaşadıkları Ruhi Sezer’in şefkatiyle taçlanıyor.

“Tüm bunlar keşke ona olan aşkımı azaltsa, duygularımı törpüleseydi. Ama hayır, ona her zamanki gibi, belki de her zamankinden daha çok tutkuyla bağlıydım. Yüzünün her ayrıntısı kalbimde kazılıydı, yabani menekşe kokusu içime işlemişti. Ruhan benim ruhumdu.”

Dönemin gündelik hayatını ve insanlar arasındaki ilişkilerin niteliğini belirleyen pratikleri, yaşam biçimlerini, sosyolojik yapıyı, aileyi eksen alan anlatımıyla roman, kurmacanın içinde ayrı bir alan açıyor. Yaşamın birbirine karşıt ögelerini betimlerken okura çoğul okumaların imkânını sunuyor. İnsanın içsel yolculuğunu sarmalayan dışsal etkilerin imgelerle –ağaçla, pencereyle, şapkayla, aynayla, günlükle, mektupla- ilişkisi romanın zaman ve mekânla ilişkisini de belirliyor. İki zamanlı anlatım, (Alin Akyüz’ün anlattığı, yaşadığı ve günlüğü okuduğu dönem ile Ruhi Sezer’in anlattığı, yaşadığı ve günlüğü yazdığı dönem) bu zamanlara ait mekânları, sokakları ve evleri de çerçeveliyor. Öte yandan sinematografik özellikleriyle Kapıyı İçeriden Kilitledim, gerçek hayat ile bağını koparmadan ve hatta yer yer özdeşlik kurarak katmanlarını açıyor.

“Geçmiş silinip atılamıyor. Bugün, geçmişin hikâyeleri üzerinde yükseliyor. Birinin bittiği yerde diğeri başlıyor. Bir hayatın noktalandığı hikâye, bir başkası tarafından sürdürülüyor.”

Okurun karşılaştığı imge oyunu anlatımın merak uyandıran özelliklerini kapsıyor. Ruhi Sezer’in Madam Marin’in şapkacı dükkânında şekillenen ilk gençliği, çıraklığı ilerleyen yıllarda hayatının merkezine yerleşen, toplumsal sınıfını değiştiren mesleği oluyor. Dolayısıyla şapka hayatın dikişiyle biçimlenen bir nesneye evriliyor. 1950’lerden günümüze gelene değin okur, bir aşkın etrafında yaşananları duyuyor, izliyor, görüyor ve hissediyor. Ruhi Sezer’in kurduğu hayalle değişen hayatını gösteren taş ayna, ülkenin farklılaşan çehresiyle sırlanıyor. Özlem Narin Yılmaz’ın romanın ana karakterlerine seçtiği isimlerin de -anlamları sebebiyle- bilinçli bir tercih olduğunu söyleyebiliriz ki güzel kokulu anlamına gelen Ruhan ile ruhla ilgili olan Ruhi’nin yeryüzündeki tanışıklığı, aşkı öngörülemeyen tesadüflerin garip doğasına hapsediyor. Sadece bir karakter anlatısı olmayan Kapıyı İçeriden Kilitledim, gerçek ve kurgu arasındaki geçişleri ve romanın sakladığı sırrı okurun alımlamasına bırakıyor. Alin Akyüz “Çünkü hikâyede anlatıldıkça gizlenen, uluorta saçıldıkça karanlığa kaçışan bir şeyler olduğunu sezinliyordum. Bazen gizlemek için çokça anlatmıyor muyduk?” derken okuru romanın sonunda tekrar başına döndürüyor. Tıpkı masallardaki gibi!

Funda Dörtkaş – edebiyathaber.net (9 Şubat 2018)

* Yönetmenliğini Metin Erksan’ın yaptığı filmin senaryosu Metin Erksan ve Kemal Demirel’e aittir.

* Platon. (2000), “Symposion (Şölen)”, Çev: Cenap Karakaya, İstanbul, Sosyal Yayınlar.

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z