Masthead header

Yaşamak, yazmak ve çağdaş dünyaya dair distopyaya dönüşen ütopya | Aynur Kulak

Issız bir adaya düşmek edebiyatın başat konusudur. Anlatılacak olan hikâyenin bu şekilde başlaması birçok belirsizliği, gizemi, sırları beraberinde getirir çünkü. Düşülen adada olumsuz olarak başlayan hikâye bir ütopya  hikâyesine dönüşerek  yaşamın yaratımına vurgu yapsa da her şey çok zor, umutsuz ve karanlıktır. Jose Eduardo Agualusa’nın son yayımlanan romanı Yaşayanlar ve Diğerleri’ni okurken (Timaş Yayınları – 2022) bunları düşündüm fakat asıl olarak romanı tamamen bitirdiğimde bildiğimiz, klasik adaya düşme hikâyelerinden farklı olarak bambaşka konular etrafında oluşarak ütopik ada hikâyelerini ters köşeye yatıran yapısıyla distopik unsurlar içeren bir roman okumuştum. 

Agualusa’nın dilimizde yayımlanan albino hastalığından mustarip bir kitap kurdu adamın ve esprili konuşan bir kertenkelenin başrolde olduğu  Bukalemunlar Kitabı (Pegasus Yayınları – 2009) ve apartman dairesinin kapısına duvar ören Ludo’nun yaşamına daldığımız Unutmanın Genel Teorisi (Timaş Yayınları Nisan 2018 – Nisan – 2022)  kitaplarının konusu aklıma geldiğinde yazarın farklı, sıra dışı hikâyeler anlatmayı, bu türde hikâyeleri kurgulamayı sevdiğini söyleyebilirim. Yaşayanlar ve Diğerleri’ni 2012 yılında yayımlanan Kale Mimarı adlı kısa öyküden yola çıkarak yazmaya başlayan Afrika asıllı Agualusa eğitim hayatını Lizbon’da tamamlar. Doğduğu Angola, eğitim hayatının önemli bir parçası olan Portekiz ve Brezilya arasında bir yaşam süren yazarımızın yazarlığı ile birlikte bir gazeteci olarak da hayatını sürdürdüğü bilgisi önemli, böyle hikâyeleri bize nasıl ulaştırdığını, merakla okumamızı nasıl sağladığını anlamamız açısından. Eserleri otuzdan fazla dile çevrilen yazar, 2007 yılında Independent Yabancı Kurgu, 2013’te Fernando Namora ve yine 2013’te FNLIJ Çocuk ve Gençlik Edebiyatı, 2014’te İngiliz PEN ve 2017 yılında Uluslararası Dublin Edebiyat Ödülleri’ne layık görülmüş. Bunun yanında da 2016 yılında Uluslararası Man Booker Ödülü finalistleri arasında yer alarak uluslararası alanda önemli başarılar elde etmiş, gelecek yıllar adına verilmesi muhtemel gözüyle bakılan Nobel Edebiyat Ödülü için de adı sıkça telaffuz edilen bir yazar Agualusa. 

Her şey böyle başladı.”

Yaşayanlar ve Diğerleri’nde okuyacaklarımız adına sezgilerimizi ve merakımızı –ve hatta korkularımızı- harekete geçiren tek paragraflık bölümde şu cümleler yazılıyor. 

“Her şey böyle başladı: Gece, şimşeğin muazzam ışığıyla parçalara ayrıldı ve ada kendini dünyadan kopardı. Bir dönem bitti, diğeri başladı. O anda hiç kimse bunun farkına varmadı.”

Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelen yazarların katılımıyla Mozambik Adası’nda düzenlenen edebiyat festivaline doğru yol almaya başlıyoruz. Ada bir tablo misali tasvir edilmeye başlanıyor ilkin. Denizin, güneşin, kumun tarif edildiği ada manzarası iç açıcı. Adaya bir edebiyat festivali için gelen yazarlar genelde Afrika kökenli olmakla beraber Avrupa’nın çeşitli ülkelerine dağılmışlar. Hikâye boyunca akıp giden diyaloglardan anlıyoruz ki yazaralar birbirlerinden ve birbirlerinin kitaplarından haberdarlar. 

-Bunu ben mi yazmışım? 

-Evet

-Yanılmıyorsam kitaba beş üzerinden dört yıldız vermiştim. 

-Aynen öyle. Beş yıldız vermedin. 

-Hiçbir romana beş yıldız vermediğimden eminim.

Edebiyat dünyası, yazarlar, yarattığı hikâyeler, karakterler söz konusu olunca  ve tabii ki yazarlar bir adada festival için bir araya geldiklerinde gösterişli bir egonun ortaya çıkması gayet muhtemel bir gerçek oluyor. Bunu hikâyenin sürükleyici olarak akmasına yardımcı yazar diyaloglarında gayet net görebiliyoruz. Fakat Agualusa’nın bize bir düzine sürprizi var. Hikâyeyi sürükleyen festival ve festivale katılan yazarlar kadar önemli olan iklim krizi, bu krizin yaratacağı kapanma süreci ve adanın önemine vurgu yapıcı ada ile ilgili anlatılan masalsı ve mistik hikâyeler. Etkisini hâlâ hissettiğimiz dünyayı etkisine alan pandemi dönemini ve akabinde tüm dünyanın “kapanmasına” sebebiyet veren süreci düşünürsek Yaşayanlar ve Diğerleri asıl bundan sonra başlıyor diyebiliriz. 

Alıntısını yaptığım kitabın girişindeki ilk paragrafta yazılanlar gerçekleşmeye başlıyor. Bir gece şimşeğin muazzam ışığı ile her yer aydınlanıyor ve adanın bağlı bulunduğu anakarada feci bir fırtına kopuyor. Tüm elektrik hatlarının kopmasıyla anakara karanlığa bürünüyor ve anakara ile olan tüm bağlantılar kopuyor. İlk etapta her şey yolundaymış gibi gözüküyor. Çünkü jeneratörler devreye giriyor ve nasıl olsa kısa sürede oluşan aksaklıklar tamir edilir diye düşünülüyor. Fakat kopan fırtınanın hasarı çok büyük. Adadakiler günler geçtikçe bunun daha fazla farkına varmaya başlıyorlar. Jeneratörler aksamaya, festival için adaya gelmesi için beklenen misafirler gelmemeye, anakara ile olan tüm bağlantılar koptuğu için su ve yiyecek tedariki sağlanamadığından sorunlar yaşanmaya başlanıyor. Bir de tabii yazarların mahsur kaldıkları ada ile ilgili yerli halkın anlattığı ada hikâyeleri ve yazarların romanlarındaki karakterlerin kanlı canlı ortaya çıkıp adada gezinmeye başlamalarıyla işler iyice sarpa sarmaya başlıyor. Anakarada kopan fırtınanın etkisi yadsınamayacak kadar ağır ve  insan ve doğa yaşamını tehdit edici boyutta ciddi. Yaşam ve ölüm arasında oluşan araf köprüsünün bizi ciddi bir trajediye götüreceğini düşünürken fırtınanın kopmasından kısa süre sonra her şeyin ters gitmeye başladığı adada yaşam çok kısa sürede tekrar bir rutine dönüşüyor. İşte bu noktada Agualusa’nın asıl işaret etmek istediği noktanın çağın en büyük derdi olan ne kadar büyük bir felaket yaşanırsa yaşanılsın kısa süre içinde her şeyin –bir felaketin bile- “normal” olarak algılanıp, “normalleştirilmesi” gerçeği. 

Sondan sonra nereye gidiyoruz?

Artık tüm dünya milyonlarca kişinin öldüğü pandemi dönemi ile, artık iyiden iyiye hisseder olduğumuz iklim krizi ve çevre felaketleri ile kıyamete doğru hızla gidildiği gerçeğini keskin bir biçimde deneyimlemeye başladı. Agualusa hızla sürüklendiğimiz, kontrolümüzden çıkan bu belirsizliği edebiyatı odağa yerleştirerek bir ada metaforu üzerinden anlatıyor bizlere. Nereye diye bir yer yok çünkü başlangıcımız da sonumuz da dünyada gerçekleşecek. Bu yüzden son derece keyifli başlayan bir tablo gibi gözlerimizin önünde canlandırılan Yaşayanlar ve Diğerleri’nin ütopik hikâyesi, bir distopyaya dönüşüyor bittiğinde. Hastalıklar, kapanmalar, çevre felaketleri, iklim krizinden daha kötü olan “Normalleştirilen” bir distopyaya.   

Dili, anlatımı, yaratılan atmosfer ve mekanları itibariyle Yaşayanlar ve Diğerleri son derece akıcı. Aynı zamanda dünyada tam olarak neler oluyor ve ne yaşıyoruz gerçekten sorusunun edebiyat odaklı yansımalarının görülmesi adına da romanın okunmasını dilerim. Romanı Portekizce aslından çeviren Bengi De Sa Matos Paixao’ya da güzel çevirisi için teşekkür ederim.  

edebiyathaber.net (29 Ağustos 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r