
“Yazının tarihi, edebiyatın kendini yenileyerek varlığını sürdürmesinin; vasatın ise durmadan biçim değiştirmesinin tarihidir.”
Edebiyat tarihinde bazı icatlar vardır ki, yalnızca bir aracı değiştirmekle kalmaz; insanın yazıyla kurduğu ilişkiyi de sorgulatır. Matbaa bunlardan biriydi örneğin. Daktilo, bilgisayar, internet de öyle.
Şimdi benzer bir eşikte duruyoruz: Yapay zekâ.
Ancak belki de yanlış sorular sorup endişeli hatta yer yer vesveseli bir ruh haline bürünüyoruz:
“Yapay zekâ romancıyı öldürecek mi?”
“Şairlerin yerini alacak mı?”
“Yayıncıları işsiz bırakacak mı?”
…
Yıllar içinde üretim hızlandı: Daha çok kitap, daha hızlı baskı, daha fazla içerik…
Belki de ilk kez başka bir soru beliriyor: Gerçekten bütün bu metinlere ihtiyacımız var mıydı?
Belki yapay zekâ kötü kitapların sayısını artırmayacak; yalnızca onların ne kadar kolay üretilebildiğini görünür kılacak ve bu görünürlük, edebiyatın gizli hiyerarşisini yeniden kuracak.
İyi edebiyatın değerini hiç olmadığı kadar artırabilir bu.
Tıpkı fotoğrafın icadının resmi ortadan kaldırmayıp, resim sanatının değerini daha görünür hâle getirmesi gibi.
Not: Bu metindeki düşünsel çerçeve, Elizabeth L. Eisenstein’in, “Erken Modern Avrupa’da Matbaa Devrimi” ve Walter Benjamin’in, “Teknik Olarak Yeniden Üretilebilirlik Çağında Sanat Eseri” başlıklı çalışmalarından çağrışım yoluyla beslenmektedir.


















