
Kemal Özer, toplumcu şiirin ustalarından biriydi ve ömrünü, aydın sorumluluğu ile “karanlığa karşı şiir mumları yakmaya” adayan bir kimlikti edebiyatımızda.
1935’te doğan Kemal Özer’in şiire adım atması, İkinci Yeni içinde yer almasıyla başladı ve bir süre şiirlerini bu akımın ilkelerine göre yazdı. Behçet Necatigil, Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’nde 1977 itibariyle Kemal Özer’i şöyle değerlendiriyordu: “İkinci Yeni’nin en çok sözü edilen şairlerinden olan Kemal Özer’in şiirlerinde, uzak çağrışımların izinde yürümekle çözülebilecek gizli bir bütünlük kaygısı seziliyordu. Şairliği, yeni aşamalarda, toplumsal eylemlere, yurdun ve dünyanın politik-güncel olaylarını şiirleştirmeye yöneldi.”
İkinci Yeni’nin kendine özgü kapalı, imgesel ve bireyin iç denizlerine açılan şiir anlayışı, Kemal Özer’in yazdığı ilk üç şiir kitabında ifadesini buldu. 1973 sonrası kitaplarında toplumcu imgelerin ağırlık kazandığı dikkati çekti. Kemal Özer, oldukça verimli bir toplumcu şiir yaşantısından sonra 30 Haziran 2009’da hayata gözlerini yumdu.
Kemal Özer’in şair kimliği, çoğu zaman öykücü kimliğinin önüne geçti; hatta onu gölgede bıraktı denebilir. Onun öykülerini toplu olarak bir araya getiren Baba ile Kız adlı kitabı, ilk olarak 1999’da yayımlanmıştı. Baba ile Kız’ın daha yeni bir basımı 2012’de Varlık Yayınları arasında yerini aldı. Kemal Özer, yıllar önce yazdığı bir mektupta “Bir resim yapıp bana gönder, bakınca seni anımsarım.” diyen kızına, öykülerini topladığı bu kitapla yanıt verirken, “Sende kendimi görmek istediğim bu öyküler nasıl bir resim çizdiyse o da benim. Geçmişin resminde bugünün çizgileri nasıl yer aldıysa, bugünün resmine geçmişten kim bilir neler sızmıştır…” diyor.
Bu kitapta, Kemal Özer’in öykücü kimliğini yeniden keşfetme süreci; kendimizi farklı, sıra dışı ve yepyeni düşlerle dolu, yaratıcı bir okuma serüveni içinde bulmamızı sağlıyor. Özellikle 1954-63 yılları arasında, Seçilmiş Hikâyeler, a, Dost, Değişim, Dönem gibi dergilerde yayımladığı ilk öykülerinin 1950 kuşağı öykücülerinin paralelinde ilerleyen, bireyin iç dünyasından dışa doğru açılan öyküler oldukları görülüyor. Böyle bir keşif, Kemal Özer’in yazınsal yaşamını farklı bir pencereden değerlendirme olanağı da sağlıyor. Kitabın ilk bölümünü 1954-63 öyküleri oluşturuyor.
Bu bölümün öncesinde yer alan Karabasan, Mektup ve Yanıt adlı üç metnin edebiyat estetiğinin doruklarına ulaşan anlatılar olduklarını; insan ruhunun en gizli köşelerine kadar ulaştıklarını belirtmek gerek. Özellikle Karabasan’da dile getirilen karabasan atmosferi; insanın derinliklerine açılan, onu varoluşun girdabına çeken, ölümün gizlerini sezdiren, inanılmaz yoğunlukta bir şiirsel dil ve bilinç akımıyla oluşturuluyor. Bir ölüm karabasanı hem dış hem de iç seslerle örgülenerek, varoluş ve ölüm katmanları içinden çapraz geçişlerle aktarılıyor.
İlk bölümdeki öykülerin “ben- öyküsel anlatımla” yazıldığı, öykü kişilerinin hepsinin içe dönük, yalnız, uyumsuz, toplumun dışında kalmayı yeğleyen sorunlu bireyler oldukları görülüyor. Okurken, 1950 kuşağının usta öykücülerinin metinlerindeki o muhteşem tadı ve derinliği buluyorsunuz. Kemal Özer, şairliğinden damıttığı imgeleri, dilin güzelliklerini de öne çıkararak öykü metinlerine motif motif işliyor; dille bambaşka dünyalar kuruyor.
İlk öykü, Kadın Ağlamayı Bilmiyordu’da bir okul çocuğunun gözündeki kamera ile İstanbul’un eski mahallelerini, tozlu, dar sokaklarını, köhne ve kirli hanlarını dolaşıyor, çocuklara özgü naif bakış ile olayların farklı ve masalsı nedenlere bağlanmasını ilgiyle okuyoruz. Öyküdeki çocuk, sık sık, içinde açılan ve kapanan pencerelerden söz ediyor. Düşler gerçekleri yağmurun getirdiği sis ve pusla sarıyor. “Erik olsa, ağzım buruşa buruşa yesem. Yağmur suları yüzümün iki yanından süzüle süzüle, erik yesem. Odama çıksam, masamın üzerinde bir tabak can eriği.. Yağmur tabağın içine yağsa.. Yağmur benim içime yağsa.. Ağlasam.” (s.22)
Yaşam kesitleri tarzında işlediği bu öykülerinde Kemal Özer, metne düşsellik, masalsılık kazandıran imgeler oluşturuyor; böylece öyküler anlam açısından genişleyip zenginleşiyor; okuyanda çoğalıp yeni estetik tatlar içinde sürüyor. Kitabın en sarsıcı öykülerinden biri Lüferler’de sorunlu bir kişilik taşıyan anlatıcının gözünde “lüfer” ile “kadın” imgesinin birleştirilmesinden oluşan yan anlamlar öyküyü kuşatıyor; fahişelerden ve genelde kadınlardan nefret eden katil ruhlu bir adamın patolojik dünyasında soğuk ürperişler içinde kalıyoruz. Lüfer ve kadın koşutluğunu, yazar öyküde psikolojik derinliği sağlamak için kullanıyor. Öykünün atmosferi de anlatıcının yaşadığı boğuntuyu duyumsatıyor.
Saraydan Kız Kaçırmak öyküsünde zaman-mekân geçişleri, sıra dışı imgelerle sağlanıyor; bu geçişler bilinçaltını ortaya çıkaran söz ve söz akışları halinde gerçekleştiriliyor. Ekmek, Peynir ve Şarap öyküsünde aylak bir adamın dünyası var; boşta gezen, ruhen boşluğa düşen bir genç ve ergenlik çağında bir kız… Öyle bir kaos anlatılıyor ki burada, onu, yüreğinizin tam ortasında hissediyorsunuz. Masalsı bir boşluk örüyor ruhun ağlarını. “Balıkçı kulübelerinin önünden geçerken bir tutam çocuk çığlığı da benimle birlikte koşmaya başladı.” (s.32) diyen anlatıcının sesi de bu çığlıklara karışıyor. Ağustos’tan (I ve II) öyküleri de, boşlukta canı sıkılan insan ve sıkılmış gökyüzü imgeleriyle; insanın içinde yağmur karanlığını damıtmasıyla yoğun etkiler bırakıyor. Gecikmiş Bir Yaz Günü’nde düşsel ya da bir sisin içinden geçen yaşam gerçeklerinin kesitler halindeki parçaları yer alıyor. Bir kayıp oğlun hikâyesidir burada dillendirilen; bir masal, bir şiir üslubu içinde acı gerçeklerin eritilmeye çalışıldığı bir “gidenler dönmeyenler” anlatısı…
Körfezdeki Girinti’den adlı öyküde, büyük bir kederin ya da olası bir intiharın yükünü, “irinli bir doluluk” olarak ruhunda taşıyan anlatıcının bunalımı, kendi dilinden ifadesini buluyor. Gidiş öyküsünde ise, büyüklerinden sevgi ve ilgi görmeyen, o nedenle bahçede sessizce tek başına oynayan, yalnızlığıyla arkadaş olmuş bir çocuğun yaşantılarını okuyoruz.
Kitabın ikinci bölümündeki öyküler, Kemal Özer’in 1998-99 arasında yazdıklarından oluşan bir toplam. Bu öykülerin, dış dünyaya ve toplumsal gerçekliklere biraz daha açık olduğu görülüyor. Karşı Kıyı, yurt dışında okyanus kıyısındaki küçük bir kentte tanık olunan bir dalgasal gelgit olayı üzerine inşa ediliyor. Bu öyküde, simgelerin etkili kullanılmasıyla sıra dışı bir öykü estetiğine kapılar açılmış. Uzaklık, kendi evine varamamak, hep karşı kıyıda olmak… ve bir gün karşı kıyının yok olması… suların çekilip tekrar yükselmesi aralığındaki o kısa sürede sahilde ortaya çıkarak yaşama gülümseyen inanılmaz küçük bir çiçeğin varlığı… ve o “öykü çiçeği” öykü okurlarının yüreğinde de açacak gibi… Yeni Bir Albüm İçin Görüntüler de düşsel motifler taşıyan ilginç bir öykü. Geceler Ülkemdir, bütünüyle toplumsal göndermeler ve metafor anlamlar içeren derin ve karanlık, bir başka öykü… Bu bölümün diğer öykülerinin, Kemal Özer’in yaşamından izler taşıyan, gerçeğin öyküye dönüşümüyle oluşan şiir tadında metinler oldukları fark ediliyor.
Kemal Özer’i öykücü kimliğiyle tanımak, yazınsal açıdan muhteşem bir keşif serüveni… Onun, anlamlı ve onurlu yaşamından, kendine özgü o ışıltılı varlığından şiirlere, şiirlerden öykülere dokuduğu imgeler, kesitler, sesler, pırıltılar, sisler, yağmurlar, uçurumlar yüreğinizdeki öykünün satırlarında yankılanacak.
*Kemal Özer, Baba ile Kız, öyküler, Varlık Yayınları, 2012


















