
İnsan hayatta kaç kişiye güvenir? Annesine, babasına, eşine, evladına ve şanslıysa birkaç dostuna. Saymak için iki elin parmaklarına gerek yoktur bazen. Peki kötülük bu en çok güvendiklerinden gelirse eğer, karanlığı daha yoğun, dayanması daha güç, hayata devam etmesi daha mı zordur?
Gisele Pelicot eşinden alıyor darbeyi. İkinci Dünya Savaşı’nı yaşamış ailelerin çocukları ikisi de ve savaş sonrası Fransa’sında doğuyorlar. Tanıştıklarında çok gençler ama âşık oluyorlar ve hemen evleniyorlar. Sevdiği adamla aile kurma, aile olma fikri ve hayali Gisele’e çok iyi geliyor. Birlikte mücadele ediyorlar. Yoksulluk çekiyorlar ama birliktelikleri öyle güçlü ki her şeyin üstesinden geleceklerine inanıyorlar. Üç çocukları oluyor, sonra da torunları. Emekli oluyorlar ve bahçeli evlerinde mutlu olmaya devam edeceklerini sanıyorlar ya da Gisele sanıyor.
Bir gün yaşadıkları kasabanın karakolundan bir telefon geliyor Gisele’e. Dominique, bir alışveriş merkezinde cep telefonuyla kadınların etek altı fotoğraflarını çekerken yakalanmış. Hemen eşinin yanına koşuyor Gisele, yanında olmak, destek olmak için koşuyor. İnsanlar hata yapabilirler, değil mi ama. Dominique’in cep telefonu ve bilgisayarına el konuyor.
Sonrasında bir kabusa uyanıyor Gisele.
Çok sevdiği adam, yılların eşi, çocuklarının babası, torunlarının büyükbabası, falan filan, meğer korkunç şeyler yapmış ona, ilaçla uyutup yapmış, on yıldır yapmış, başka erkeklere de yaptırmış, hepsini kamerayla kaydetmiş. Meğer adam sapkının önde gideniymiş.
Kaydedilmiş görüntüler olmasa belki inanmayacak Gisele; inanmak istemiyor, duymak istemiyor, dinlemek istemiyor ama uzun süre kaçamayacağının da farkında. Kaçmayı deniyor önceleri. Görüntülere göz ucuyla bakabildiğinde orada evrilip çevrilen kadını kendisi değilmiş, yabancı biriymiş gibi izliyor. Öbür türlüsü elinden gelmiyor. Kimliğini açık etmiyor. Haberlerde takma isim kullanıyor. Elli adam tutuklanıyor, bir de kocası; elli artı bir. Elli bir erkek. On yıl.
Sonra aylar süren mahkemelerden birinde aniden fark ediyor ki bu adamlar kendilerini suçlu görmüyorlar, belki biraz kocası ama dahası değil. Rızası olduğunu, karşı çıkmadığını söylüyorlar, hatta haz aldığını iddia edenler bile oluyor.
İşte o zaman ayağa kalkmaya karar veriyor Gisele. İsmiyle cismiyle var oluyor ve diyor ki, utanç taraf değiştirmeli.
Gönül bu hikâyenin kurgu olmasını diliyor. O zaman bile böyle bir kötülüğü kurgulayan yazarın zihninden, geçmişinden ve geleceğinden şüpheye düşebilir insan ama kabul etmesi çok güç şekilde gerçek her şey.
Gisele Pelicot, yaşadıklarını ama en çok hissettiklerini yazmış. Bedeninin uğradığı kıyımdan çok yaşadığı ihanet zorluyor onu. Kocasını sevmiş olduğunu sık sık tekrarlıyor ve yaşadıklarına rağmen Dominiqe’i satırlarında çok fazla kötülemiyor. Mahkemede de benzer bir tutum sergilediği için hâkim, avukatlar ve basında şüphe bile uyandırmış.
Ölüm kolay, Gisele hayatta kalmaya çalışıyor. Bunun için de tutunabileceği dallara ihtiyacı var. Yaşadığı onca mutluluk, sevgi, yakınlık tamamıyla yalan dolan ya da sahte olamaz. Hastalandığında Dominique’nin endişesi gerçek olmalı mesela ya da terk edileceğini düşündüğünde gözlerinden akan yaşlar. Bunlara inanmak istiyor Gisele, inancını kaybetmeye direniyor, ölür yoksa. O yaşamak istiyor.
Okuru zorlayacak detaylar var kitapta ama pornografik bir yerden yazılmamış. Şeytan ayrıntılarda gizli, mecburen değinilmiş. Fransız romancı, gazeteci ve deneme yazarı Judith Perrignon ile birlikte yazmışlar kitabı. Anlatım ağlak da değil muğlak da. Açık, net, olması gerektiği kadar anlatılmış her şey. Hikâyedeki eril dilin altı çizilmeye çalışılmış; savunma avukatlarının söylemleri mesela, en başlarda basının olaya yaklaşımı, tecavüzcülerin pervazsız ve tepeden bakan anlatımları.
İnsanın canı yanıyor okurken. Eril dilin bu topraklarla sınırlı olmayıp nasıl da evrensel olduğunu, kadın ver erkeğin yaşadığı her yere sızdığını anlıyorsunuz. Nefes aldığınız bu ülkenin tecavüzcülerini aklarken kullanılan “Ama kadının da o saate orada ne işi varmış?” ya da “Edepli giyinseymiş başına böyle şeyler gelmezdi.” benzeri söylemlerin meğer ne çok yerde dile geldiğini fark ediyorsunuz.
Dişi köpek kuyruk sallamadıkça, diye başlayıp erkek ardına düşmez, diye devam eden akıllara ziyan atasözünün Fransa’da ya da dünyanın bir başka yerinin atalarının dilinde de olma ihtimalini görüyorsunuz.
Kadın okursanız eğer, kendi yaşadıklarınıza pay biçiyorsunuz. Küçücük bir kız çocuğuyken belediye otobüsünde uğradığınız ve anlamlandırmadığınız için travmaya dönüşen tacizler geliyor aklınıza. Üniversiteyi bitirip hayata atıldığınız gencecik yıllarınızda, yalnız yaşadığınız evinize sizi almaya gelen arkadaşınız sevgiliniz bile olmayıp sırf erkek olduğu için kapıcı tarafından ev sahibine gammazlandığınız ve ev sahibinin evini kesinlikle kerhane olarak kullandırmayacağı sözlerini yüzünüze püskürttüğünü hatırlıyorsunuz ağzınızda acı bir tatla. Eve usta çağırdığınızda eşinize ya da delikanlı oğlunuza ait bir erkek eşyasını görünür bir yere koymanız geliyor aklınıza. Geç saate bir yerden taksiyle ya da dolmuşla dönüyorsanız, bir erkekle, babanızla mesela, telefonda konuşur gibi yaptığınızı, kendi arabanızla uzun yol gidecekseniz, aman yolda kalırım da diğer sürücülerle ya da tamircilerle muhatap olursam üzerimde uygun bir şeyler olsun, diyerek mini etek ya da şort giymekten kaçındığınızı ya da sırf kadın olduğunuz için defalarca ölümcül manevralarla sıkıştırıldığınızı hatırlıyorsunuz. Leopar desenini en çok leoparlara yakıştırıyorsunuz, neme lazım.
Kadın olmanın, çok sevmenin ve güvenmenin karşılığı bu olmamalı ama hayat adil olmadığını durmadan hatırlatıyor. Gisele’in payına çok ağır bir hikâye düşmüş ama o sevgisine inanmayı seçiyor. Ona ihanet edilmiş ama o kendine ihanet etmiyor, yaşadıklarını reddetmiyor, acısıyla birlikte var oluyor, isyanını güce dönüştürüyor ve değiştiremeyeceği gerçekle birlikte yaşamayı seçiyor.
Cehennemin bu dünyada olduğunu bir kez daha hatırlatan bu hikâyenin öznesi hatta nesnesi olmanın zorluğuna rağmen Gisele orada kalmıyor. Yaşadıklarını anlatarak dünyanın karşısına çıkıyor ve eril dili alaşağı etme cesaretini gösteriyor. Sırf kadın olduğu için ona yüklenmeye çalışılan utancı asıl sahibine iade ediyor.
2026’nın şubat ayında Everest Yayınları dilimize kazandırmış bu hikâyeyi. Kadın ve erkek olmaya, güven ve ihanete, ölüm veya yaşamı tercih etmeye dair çok şey var kitapta.
Hayat sahnesine bir daha çıkılmaz, diyor 56. Sayfada. Bundan sonra bu sahnenin hakkını vererek yaşamak istiyor Gisele.
Kapakta kocasının soyadından bile vazgeçmeyecek kadar geçmişine saygı duyan bu cesur kadına, gücüne ve kaybetmediği hayat sevgisine selâm olsun.

















