Topraktan Araziye, Mücadeleden Savaşa: Kırmızı Buğday’da Mülkiyet ve İsyan | Gürkan Yavaş*

Temmuz 9, 2026

Topraktan Araziye, Mücadeleden Savaşa: Kırmızı Buğday’da Mülkiyet ve İsyan | Gürkan Yavaş*

Edebiyat Dünyasında Bir Yankı: Alımlama ve Eleştiriler

Ahmet Büke’nin son romanı Kırmızı Buğday, 2025 yılının Nisan ayında okurlarla buluşmuştu. Bir süredir merakla beklenen roman, yazarın diğer romanı Deli İbram Divanı gibi Can Yayınları arasından çıkmış ve geniş bir okur kitlesine ulaşacağı beklentisiyle edebiyat meraklıları tarafından ilgiyle karşılanmıştı[1]. Bu arada roman beklenen ilgiyi görmekle kalmadı, yayımlanmasının üzerinden bir yıl geçmişken Türk edebiyatının en prestijli armağanlarından biri olan “Orhan Kemal Roman Ödülü”nü de kazandı. Yapılan açıklamada, jürinin söz konusu ödülü Kırmızı Buğday’a verme nedeni olarak, “Kurtuluş Savaşı’nı toprak mülkiyeti ve kırsal dönüşüm meseleleriyle birlikte ele alması, dönemin toplumsal arka planına derinlikli bakması, güçlü kurgusu, dile hakimiyeti, gerçekçi karakterleri, savaş olgusunu sınıfsal ve ekonomik bakış açısıyla irdelemesi” gerekçeleri sıralandı[2]. Ben de bu bağlamda romana daha yakından bakmak, nispeten ve mümkün olduğunca yakın bir okuma gerçekleştirmek, bazı ayrıntılı yorum ve değerlendirmelerde bulunmak istiyorum.

Fakat daha önce birkaç yazıya değinmek ve roman hakkında çıkan eleştirilere çok kısa da olsa temas etmek istiyorum. Bunlardan ilki, Kaya Tokmakçıoğlu’na ait. “Toprağın Hafızası, Sınıfın Romanı: Kırmızı Buğday” adını taşıyan yazıda, romanı “bir sınıf hikayesi” olarak selamlayan ve yazarını da Nazım Hikmet ve Yaşar Kemal gibi ustalarla birlikte toplumcu edebiyatın büyük ligine dahil eden eleştirmen, daha sonra aynı konuya bir başka yazı nedeniyle yeniden ve bu defa daha ayrıntılı biçimde dönüyor[3].

Bir başka yazıda, romana yönelik daha kapsamlı ve eleştirel bir yaklaşım sergileniyor. Aslı Güneş değerlendirmesinde, Büke’nin romancılığının Yaşar Kemal’in politik duruşuna yakın görünmekle birlikte daha çok Kemal Tahir çizgisindeki “tezli romanlar” bağlamında değerlendirilmesi gerektiği öne sürüyor; romanda didaktik bir anlatımın bulunduğunu, karakter yerine tiplerin belirginleştiğini ve politik edebiyat yapmanın ciddi estetik sorunları beraberinde getirdiğini ifade ediyor. İlginç bir ayrıntı olarak da kurguda Akhisar ovasındaki geniş arazilerin önceki sahiplerinden Rum kâhya Mihail’e yer verilirken, Ermeni tehcirine ve dolayısıyla Ermeni mallarının akıbetine değinilmemesi manidar bulunuyor. Bir bakıma roman, yazarının politik tercihleri bağlamında eleştirilip yargılanıyor[4].

“Ekinler Yattığında” Başlayan Bir Hikâye

Orhan Kemal jürisinin dikkat çektiği ve bu yazıda biraz yakından bakmak istediğim noktalara geçmeden önce, kısa da olsa olay örgüsünü özetlemek istiyorum. Bundan sonraki bir iki paragraf boyunca ve yazının tamamında -yorum aralarına serpiştirilmiş halde- romanı henüz okumamış olanlar için merak azaltıcı bilgiler olabilir. Dikkat edilmesini tavsiye ederim.

Kırmızı Buğday dört bölümden oluşuyor ve roman, Çanakkale cephesinden bir sahneyle açılıyor; anlatıcı burada bir tarih veriyor: 25 Nisan 1915. Yani Çanakkale’deki kanlı çarpışmaların doruk noktasını işaret eden bir tarih. “Buğdaylar Yattığında” adını taşıyan bu ilk bölümün ilk kısmını takip eden satırlarda, cephedekilerin kişisel ve toplumsal tarihlerine ışık tutacak bir arka plan öyküsü belirmeye başlıyor. Anlatıcı zamanı epeyce geriye sarıyor ve Batı Anadolu’daki geniş toprakların tarihini birbirinden farklı ilişki ve mücadelelerin izinden hareketle anlatmaya koyuluyor. Bu ilk bölümde, Orhan Kemal jürisinin de isabetle dikkat çektiği gibi, Batı Anadolu’daki Akhisar ovasının geçmişindeki mülkiyet mücadelesi, sınıfsal kavgaların tarihsel zemininde yansıtılıyor. Anadolu’nun batı yakasındaki bu verimli toprakların, Kurtuluş Savaşı sırasında nasıl amansız bir mücadeleye sahne olduğunu biliyoruz; ama burası sadece askeri nitelikli siyasal bir mücadelenin değil, aynı zamanda halkın içindeki sınıfsal odakların da bir kavga alanı olmuştur. Romandaki kurgusal detayların bu zemin üzerinde yükselmesi, özellikle dikkatli okuyucu açısından bakıldığında önemli bir siyasal mesaj olarak algılanabilir. Burada doğanın insanlar üzerindeki belirleyici etkisi ve doğaya egemen olmak isteyenlerin amansız mücadelesi, bir başka ayrıntı olarak öne çıkıyor. Öyle ya “Zamanı toprak yaşıyordu ama insanoğlu hep kan dökmek ve ona hâkim olmak için dünyaya gelmişti.” (s.124)

Önceleri Hanedan-ı Medar denilen, sonraları Kayalıoğlu Çiftliği olarak da anılacak Akhisar ovasının kuzeydoğusundaki uçsuz bucaksız arazilerin, dövüşlü ve zaman zaman çok kanlı geçen mücadelesinin içinde yer alacak Arap Ali de bu sırada çıkıyor okuyucunun karşısına. Arap Ali, Çanakkale cephesinde savaşan bir Osmanlı askeridir. Romanın ikinci bölümünden itibaren olay örgüsünün merkezinde yer alacak Arap Ali, henüz askere gitmemişken köyünde bir gün “ekinlerin yattığını” görür ve bir kıtlığın kapıda olduğunu anlar. Kıtlık demek “kul halkı” için tam bir felaket demektir, zira Osmanlı ahalisinin ‘varlık’ günlerinde yaşadıkları da sefaletten başka bir şey değildir: “(…) Kayalıoğlu Adnan Bey, tohumluk ve üretim masrafına göre üründen içte bir ila üçte iki nispetinde pay alıyordu. Köylülerin tamamı geleceğe borçluydu. Ayrıca bey mağazasının defteri kebirinde hepsinin veresiye cetvelleri çiziliydi.” (s.97-98)

Arap Ali, daha çok da ana babasının ısrarıyla ve kıtlık günlerinde başına bir fenalık gelebileceği korkusuyla kız kardeşi Dünya’yı bir başka aşirete emanet eder. Bir taraftan da Akhisar ovasındaki mülkiyet mücadeleleri kanlı olaylarla devam edip gider. Nihayet bu toprakların egemenliği, türlü badireler atlatıp ipleri eline geçiren Adnan Bey’de kalır.

         “Sen ki A’sara Gömülsen…” başlığını taşıyan ikinci bölüm, Teğmen Cemil ile Yarbay Zeki’nin mektuplaşmalarıyla başlar. Bu abi kardeş, Çanakkale cephesinde savaşan iki askerdir; aralarında gerilimli bir ilişki vardır. Cemil, abisine yazdığı mektupları emrindeki askerlerden Arap Ali aracılığıyla yollar. Böylece romanın sonuna dek sürecek dostluk başlamış olur; Teğmen Cemil, bir süre sonra emir eri olarak görevlendirdiği Arap Ali’yle ilk olarak Çanakkale cephesinde yakınlık kurar, bu ilişki Filistin cephesinde ve nihayet Kurtuluş Savaşı döneminde türlü maceralar içinde devam eder. Kardeşlerden Zeki Bey’in ise Kurtuluş Savaşı sırasında şehit olduğu romanın sonlarında öğrenilecektir.

Romanın üçüncü bölümü “Eski Dünya Ölürken” başlığını taşır. Bu bölümde büyük savaş devam etmekte ama bir taraftan da olsa yolun sonu görünmektedir. Çanakkale cephesinde hastalanan ve bir süre savaştan uzak kalan Cemil, yüzbaşı rütbesiyle bu defa Filistin cephesine gönderilir. Arap Ali’yle bir süre bu cephede bulunan Cemil, ardından İstanbul’da gmnderilir ama savaş Osmanlı’nın da dahil olduğu grubun yenilgisiyle sonuçlanmıştır bile.  Arap Ali memleketine dönmüş, bacısının öldüğünü öğrenmiş ve yaşlı anasından başka kimsesinin kalmadığı bu dünyaya uyum sağlamak derdine düşmüştür. Yine toprağa dönen Arap Ali’nin aradan geçen zamanda gözü daha da açılmış, bilinci daha da netleşmiştir; haksızlıklara itiraz eder, kendi gibi çalışan günlükçüleri örgütlemeye çalışır. Adnan Bey’in halkı ezmek için yapıp ettiklerine karşı isyan eder, bir eşkıya havasına girer.

“Canavarlar Zamanı” adını taşıyan dördüncü ve son bölümde, romanın anlatı zamanı Kurtuluş Savaşı dönemine erişmiştir. Kuvayi Milliye’ye katılmak için Anadolu’ya geçen subaylar arasındaki Yüzbaşı Cemil Bey, eski emir eri Arap Ali’ye ulaşır ve onu da ekibine katar. İki eski dostun silah arkadaşlığı yeniden başlamıştır. İttihat ve Terakki’nin sivil kanadından Hacı ve Mahmut Beyler’in de dahil olduğu grup Batı Anadolu’daki direniş örgütleri arasındadır ve kısa zamanda Milli Mücadele’nin ilk yıllarındaki düzensiz direnişin sembolik yapılarından birine dönüşür. Halk arasında zamanla “Hüseyniler” adıyla anılmaya başlanan bu grup, işgal kuvvetlerinin elindeki silah depolarının imha edilmesi gibi son derece kritik işler görür. Fakat savaşın bir noktasında Arap Ali, yoldaşları Deli İbram ve Köstenceli Yusuf’la birlikte Yüzbaşı Cemil’den ayrılır. Yolunun ayrı olduğunu söyler; eğriyle doğruyu ayırmaya niyetli bir eşkıya kimliği edinmiş olarak, doğduğu topraklara geri dönmek üzere yola çıkar.

Kırmızı Buğday’ın Sesleri

Kırmızı Buğday’daki figüratif kadroya yakından baktığımızda, epeyce kalabalık, renkli ve yer yer temsil kabiliyeti yüksek bir toplulukla karşılaşıyoruz. Bu da bizi Orhan Kemal jürisinin işaret ettiği noktaya, romanın anlatı zamanındaki tarihsel koşulların “gerçekçi” karakterler aracılığıyla yansıtılması meselesine getiriyor.

Kurgunun odak noktası ya da bu romanın başkişisi olarak Arap Ali’yi işaret etmek herhalde yanlış olmayacaktır. Gerçi roman, baştan sona onun kişisel öyküsünden ibaret değildir, ama kurgunun diğer figürlerinin yolları da bir biçimde onunla kesişir. Bu kesişme de Arap Ali’yi kurgunun başat bir aktörüne dönüştürüyor. Romanda Ali’nin kişisel yolculuğu; hareketli yaşamı ve serüvenlerle dolu yılları, bir bakıma Akhisar ovası civarındaki toplumsal ve siyasal dönüşümün sıradan bireyin yaşamına yansıması olarak da okunabilir. Fakat makro düzeydeki bu muazzam değişim, dönüşüm ve kaos ortamının Ali’nin kişiliğinde beliren tarafı daha çok Osmanlı sınıfsal yapısının topraksız ama toprağa bağlı ve mecbur kesimiyle ilgilidir. Ali, toprağın insanıdır; bir bakıma kendisini topraktan ayrı ve ondan bağımsız bir varlık gibi düşünmez. Toprağın diliyle konuşmayı bilir, sezgilerini kullanarak toprağın kendileri için nasıl bir gelecek tasarladığını görebilir. O Ali ki, altlarındaki toprağın kendisi gibi “kul halkı” için neler hazırladığını yaşayıp öğrenirken, büyük bir savaş için askere çağrılır. Bu kez de hiç görmediği, tanımadığı ve belki de varlığından bile doğru düzgün haberdar olmadığı toprakların mücadelesini vermek üzere göreve çağrılmıştır. I. Dünya Savaşı deneyimi, onun kişisel dünyasında ve temsilcisi saydığımız toplumsal sınıfın yaşamında ‘kaderin tecelli edişini’ göstermesi bakımından semboliktir: Düzen ondan, toprakta başkası için çalışmasını ve savaşta vatan için ölmesini beklemektedir. Fakat bu kanlı çarpışmalar, öncesiyle birlikte Ali’nin kişisel ve toplumsal/siyasal kimliğinin belirginleşmesini sağlar. Cephede Cemil Bey’le tanışması da bir başka dönüm noktasıdır. Cemil, onun hayatında bir rehber; sözü her zaman dinlenmiş olmasa da ciddiye ve dikkate alınan bir figür olarak yer alır.

Ali’nin savaş dönüşünde kız kardeşi Dünya’nın ‘yaban ellerde’ öldüğünü öğrenmesi, yukarıda sözünü ettiğim kimlik oluşumun bir başka dramatik unsurudur. Kıtlık kapıya dayanmış ve “kul halkı” yokluk içinde bir varlık mücadelesi vermeye hazırlanırken hiç olmazsa kız kardeşini ‘kurtarmak’ düşüncesiyle hareket eden Ali, tam aksi bir sonuçla karşılaşınca haliyle daha da hırslanır ve bir süre sonra kötürüm bir anne ile ‘tuhaf’ bir dayıdan başka hayatta kimsesi kalmamış bir genç adam olarak amansız bir kavganın ortasına düşer. İddialı bir  toplumsal bilinç yerine kişisel yaşamındaki haksızlıkların kendisine dayattığı bir mecburiyetle hareket eden Arap Ali, zamanla halkın da itibar edip güvendiği gözü pek bir kahramana dönüşür ve 1940’lı yıllardan itibaren Türk edebiyatının parlayan yıldızına dönüşmüş bulunan toplumcu-gerçekçi edebiyatın “soylu vahşilerini” hatırlatır okuyucuya.

Peki Arap Ali bu kişisel durumunun; konum ve işlevinin ne kadar farkındadır? Belki bu soru bir haksızlık olarak görülebilir; zira bireyin tarihteki yeri her zaman kendi bilincine içkin midir, yoksa bu konum tarihin biçimlendirdiği bir sürecin sonucunda ve çok sonraları mı ortaya çıkmaktadır? Ayrıca Ali’nin yapıp ettikleri konusunda eksiksiz bir bilince sahip olması bu kadar önemli mi? Yoksa önemli olan romancının ve dolayısıyla anlatıcının onu bu tarihsel çizgi içerisinde bütün ayrıntısıyla betimlemesi mi? Sanırım bu soruları çoğaltabiliriz ama fazla uzatmadan şunu söylemek isterim ki ne Arap Ali ne de diğerleri mutlaka sınıfsal bir bilinçle hareket etmek ve hatta adeta Marksist bir anlayışla çevrelerine liderlik etmek zorunda değiller. Ulusal kurtuluş mücadelesine hangi saikle katılmış olursa olsun, Arap Ali’nin tarihsel konumu romanın kurgusal bir parçasıdır ve kurgusal bir gerçeklik bağlamında tartışılmalıdır; bu konum, bir bakıma yazarın tarihi okuma biçiminin ve edebi-etik sorumluluğunun sonucudur ama karakterin kendi kişisel inat ve hırsı bağlamında böyle davranmasından daha doğal bir şey de yok gibidir. Zira Arap Ali için, “inandırıcılık” bağlamında iyi yapılandırılmış bir figürdür, diyebilirim.

Arap Ali, belki sadece koşullar öyle gerektirdiği için, rastlantılar onu bu noktaya sürüklediği için, zamanla bazı şeyleri daha iyi anlayıp toplumsal yapıyı daha iyi çözümlediği için böyle davranmış, bir süre sonra kendisini de şaşırtan biçimde birçok insanın kahramanına dönüşmüştür. Ali’nin ne kadar bilinçli bir tutumu olduğunu, davranışlarının ne kadarını içselleştirebildiğini kestiremeyebilir okuyucu; zira romanda ayrıntılı psikolojik betimlemeler ya da belli olayların üzerinde yoğunlaşmalar yok. Bu eksiklik, bir eleştiri noktası ve hatta bir kusur olarak da değerlendirilebilir. Onun yerine canlı diyaloglar ve birbirini takip eden olaylar zinciri içinde anlamaya çalışıyoruz Ali’yi; diğer kahramanlarda olduğu gibi aslında.

Yüzbaşı Cemil’in şahsında beliren asker bürokrat sınıfın hemen yanında yer alan ve genellikle onunla omuz omuza mücadele eden Anadolu köylüsünün temsilcisi gibi görünen Ali, evet bir yanıyla, Yusuf’a ya da İnce Memed’e benzetilebilir belki, ama bilhassa geniş bir sosyal ve siyasal ölçeğin içinde kendi dramını yaşamış bir genç adamın özgün öyküsünün kahramanı olarak da sayılabilir. Fakat bu noktada Ali’nin yanından ayrılmadan önce Cemil’e söylediği bir şey önemlidir: Eğer zaferden sonra sofraya oturacaklar yine sömürücü takım olacaksa bu mücadeleler hiç bitmeyecek demektir. Çünkü adalet yine tecelli etmiş olmayacaktır, böyle bir durumda. Bu uyarı, Ali’nin sınıfsal bilincine açık bir işaret ve zaferden sonrası için bir kehanet gibi de okunabilir, yazarın Ali üzerinden verdiği politik bir mesaj olarak da…

Romanın başlarında Yarbay Zeki Bey’in kardeşi olarak tanıdığımız, ilerleyen bölümlerde Yüzbaşı Cemil Bey sıfatıyla olay örgüsüne yön veren kahramanlardan birine dönüşen Cemil, idealist Osmanlı subay sınıfının temsilcisi konumundadır. Bu sınıfın bir başka temsilcisi ve Cemil Bey’in abisi olan Yarbay Zeki Bey de Kurtuluş Savaşı sırasında şehit düşmüş ve bir bakıma mensubu olduğu sınıfın tarihsel rolüne uygun biçimde işlevini tamamlamış, hayatını noktalamıştır.

Cemil Bey, I. Dünya Savaşı’nın Çanakkale ve Filistin gibi son derece kanlı ve trajik olaylarla dolu cephelerinde savaşıp hasbelkader hayatta kalmayı başardıktan sonra görevini tamamladığını düşünmez; zira bu neslin yıllara yayılacak mücadelesi henüz bitmemiştir ve Cemil Bey Kuvayi Milliye’ye katılarak yeni kavgadaki rolünü kolaylıkla benimser. Cemil Bey, Hüseyniler Grubu’nun, Arap Ali başta olmak üzere, Köstenceli Yusuf ve Deli İbram gibi daha delişmen savaşçılarına, millicilerin fedai adamlarına nispetle, kurmay zekâsını ve Osmanlı’dan Cumhuriyet’e tevarüs edecek sağduyulu mücadele azmini temsil etmektedir.

Bu noktada Cemil Bey’in abisiyle gerilimli ama bir o kadar duygusal bir ilişki sürdürürken, emir eri Arap Ali’yle daha candan bir silah arkadaşlığı yaptığına dikkat çekmek gerekir. Çanakkale cephesinde kurulan ve zamanla güçlenen bu bağ, Mütareke döneminde kopmuş gibi görünürken, Kurtuluş Savaşı’nın başlamasıyla Kuvayi Milliye saflarına katılan bu iki eski dostu yeniden bir araya getirir. Artık bu birlikteliğin sembolik bir anlamı da vardır; zira ahalinin tüm yılgınlığına ve imparatorluğun diz çökmüş haline rağmen ‘direniş’ kararı alan asker ve sivil bürokrasinin dayanabileceği zemin, Arap Ali’nin de dahil olduğu sınıfın destek vermesiyle kurulabilir ancak. Ali ile Cemil arasındaki bu dostluk ve yoldaşlık, Milli Mücadele anlatısının mikro düzeydeki bir öyküsüdür aslında. Bugünden bakıldığında, geçmişin puslu çizgisinde silikleşen ya da resmi tarih anlatısında fazla şematik ve hamasi bir hale bürünen ilişkiler manzumesinin farklı ve dikkat çekici bir betimlemesidir.

Fakat bu iki dost, yolun sonuna geldiklerinde ve başka bir yolun başlangıcında olduklarını anladıklarında, hayata ve hayattan beklenen adalet anlayışına dair bir ayrışma gösterirler. Ali, memleketine dönmek ve kendi bildiği yoldan mücadelesine devam etmek istemektedir. Savaş kazanılacak gibi görünse de düzenin değişmesi hemen ve kolaylıkla olacak bir iş değildir. Oysa Ali’nin evine dönmesi gerekir; yapacak işleri vardır. Cemil Bey ne de olsa bir zabittir; devlete bağlıdır ve onun verdiği görevler için gönüllüdür. Onun içinde bulunduğu koşullar bunu gerektirmektedir. Anlaşıldığı kadarıyla bu iki savaş kahramanının farklı sınıfsal kökenleri, bundan sonrası için yollarını da ayrı çizmiştir.

Bu iki askerin (biri er diğeri zabit de olsa) cephelerde başlayan kader ortaklığı her ne kadar bir yol ayrımıyla sonuçlansa da, ikisinin hayat verdiği bu öykü, Kırmızı Buğday’ı salt bir savaş romanı olmaktan çıkarıyor ve eseri farklı toplumsal kesimlerin adalet, kurtuluş ve gelecek beklentilerine dair çok boyutlu sorgulamalar içeren bir metne dönüştürüyor. Bu sorgulamalar, geleceğin barındırdığı muhtemel gerilimleri ve potansiyel çatışmaları haber vermesi bakımından da önemli sayılmalıdır.

Akhisar ovasındaki geniş arazilerin egemenliğini türlü badireler atlattıktan sonra elinde toplayan Adnan Bey, yazarın da deyimiyle “tarihsel olarak sınıf mücadelesinin iki ucu”ndan birini, toprak sahiplerini ve bir bakıma egemen sömürücü sınıfı temsil etmektedir[5]. Tek derdi zenginliğini korumak ve artırmak olan, bu uğurda emekçi sınıfa zulmetmekten asla çekinmeyen Adnan Bey, zenginliğinin bir sembolü olarak çiftliğindeki kuleye özel bir önem verir. Bu kule, hem zenginliğin ve dolayısıyla iktidarın bir sembolüdür hem de ahaliyi gözleyen Adnan Bey’in her yerde olduğunu hatırlatan bir zulüm aracıdır. Bu arada neler olup bitmiş, kimler gelip geçmiş ve mülk kaç el değiştirmiştir ama kule her zaman yerli yerinde kalmıştır.

Zaman ve zemin değişse de bütün zenginler gibi koşullara ayak uydurmakta hiç zorluk çekmeyen Adnan Bey, sermayenin her kalıba girebilen esnekliğini ortaya koyar. Arap Ali’nin neredeyse takıntılı bir nefretle yaklaştığı Adnan Bey, Kuvayi Milliye saflarındaki Hacı Bey gibi daha sivil bireyler tarafından pek dışlanmaz. Zira onun kudretine de ihtiyaç duyulacaktır. Hatta bir süre sonra Adnan Bey’in Ankara iktidarının bir parçası olacağını anlayan Arap Ali, bir bakıma buna da itiraz ederek döner ata yurduna. Adnan Bey gibi, her devrin kazanan adamlarını hazmedememektedir Ali. Hacı Bey gibi İttihatçı kökenli Kuvayi Milliyeciler, yani ‘bu işin siyasetini’ iyi bilen ve ‘kimin işe yarayacağını’ rahatlıkla kestirebilen kesimler içinse, Adnan Bey kolayca gözden çıkarılabilecek bir güç odağı değildir.

Bitmeyen Kavga: Kırmızı Buğday’dan Meseleler

Romanın ilk bölümden itibaren kurgunun iki temel meselesi olarak okurun karşısına çıkan savaş ve toplumsal mücadele olgusu, Kırmızı Buğday’ın başlıca izlekleri olarak sıralanabilir. Savaş, ilk bakışta Çanakkale cephesiyle kendini gösterse de aslında bu imparatorluğun çöküş sürecinden ve Kemal Tahir romanlarından çok iyi bilinen o sonu gelmeyen savaşlar dizisinin yarattığı muazzam çöküntüden başka bir şey değildir. Sınıfsal çelişkiler ve buna bağlı olarak gelişen toplumsal mücadeleler ise Osmanlı’nın siyasal ve sosyal tarihinin içinden gelen arka planlar olarak romanın kurgusuna hayatiyet katıyor. Arap Ali’nin “ekinlerin yattığını” görüp kıtlığın kapıda olduğunu anlaması, söz konusu tarihsel mücadele hazırlığının kurguya yansımasından başka bir şey değildir, herhalde.

Arap Ali’nin neredeyse başrolü üstlendiği bu toplumsal mücadelenin son yüzü, kendini Milli Mücadele’de, aslında “isyan”da gösterir. Ulusal kurtuluş mücadelesine kendi bildiği kadarıyla ve kendi bildiği yollarla, yöntemlerle katılan Arap Ali ve çevresindekiler, isyanlarıyla tarihten gelen adalet arayışını sürdürmektedirler. Fakat bu adalet arayışında herkes aynı noktada değildir. Arap Ali, bu konuda ‘uzlaşmacı’ ya da başka bir ifadeyle ‘eyyamcı’ davranmaz; Adnan Bey gibi her devrin kazananı olan figürleri dışlamakta, onlarla aynı safta olmayı kabul etmemektedir. Ona göre Adnan Bey’in muteber olmayı sürdüreceği yeni bir düzenin yeniliği epeyce tartışmalı bir hale gelecektir ve adil olduğunu söylemek hiç mümkün olmayacaktır. Herhalde bu tartışmaları Yakup Kadri’nin romanlarını, bilhassa Ankara ve Panorama gibi yapıtlarını yeniden okuyarak da genişletebiliriz. Ve her yeni okuma kendimizi anlayabilmek ve günümüzü anlamlandırabilmek adına bize sayısız fırsatlar sunmaya devam edecektir.

Bitirirken…

Ahmet Büke’nin romancı olarak başarısı; sürükleyici ve hatta çarpıcı bir kurgu oluşturabilmesi, zamanın sınavından geçebilecek roman kahramanları kurgulayabilmesinden kaynaklanıyorsa, bunun yanına metinlerindeki dil ustalığını da eklememiz gerekiyor, bana göre. Yazarın bu özelliğini, hem öykülerinde ve ilk romanında hem de Kırmızı Buğday’da izleyip saptayabiliyorum rahatlıkla. Hatta bu saptama ikinci ve bana göre daha önemli bir başka noktayı beraberinde getiriyor: Ustalıklı ve incelikli doğa betimlemelerinin yanında, diyaloglardaki etkileyici sahicilikten de anlıyorum ki Ahmet Büke insanlığı içinden kavramış ve duygu dünyasında duyumsayabilmiş bir sanatçı ve fazladan olarak bunu yetkin biçimde ifade edebilen bir yazar. Bunun modern Türkçe ve çağdaş Türk edebiyatı açısından çok önemli bir kazanım olduğunu düşünüyorum.


[1] Ahmet Büke, Kırmızı Buğday, Can Yayınları, 1. baskı, İstanbul, Nisan 2025.  (Alıntılar bu baskıdandır.)

[2] https://www.orhankemal.org/v05/odul_tr.html (Erişim tarihi: 24 Haziran 2026)

[3] https://haber.sol.org.tr/haber/topragin-hafizasi-sinifin-romani-kirmizi-bugday-398863 (Erişim tarihi: 26 Haziran 2026)

[4] https://www.k24kitap.org/kirmizi-bugday-iki-dunya-arasinda-kalakalmis-bicim-5253 (Erişim tarihi: 26 Haziran 2026) Bu yazıya ikinci bir yazıyla cevap veren Tokmakçıoğlu, eleştirilerini epeyce sert biçimde ve siyasal bağlamını güçlü tutarak sıralıyor. Tokmakçıoğlu, Kırmızı Buğday’ın tamamen toplumcu-gerçekçi edebiyata angaje bir metin olduğunu ve dolayısıyla liberal görünümlü burjuva estetiği bağlamında okunamayacağını belirtiyor. Yazının tamamı için bkz. https://haber.sol.org.tr/haber/sinifsal-gercekligi-anlamayanlarin-roman-sanatini-anlamasi-mumkun-degildir-399589 (Erişim tarihi: 29 Haziran 2026)

[5] https://sanatkritik.com/soylesi/ahmet-buke-anlatmaya-deger-iyi-hikayeler-bulmaya-calisiyorum-ve-bunlari-temiz-bir-turkce-ile-anlatmaya-gayret-ediyorum/ (Erişim 1 Temmuz 2026)


* Kocaeli Üniversitesi

Yorum yapın