Masthead header

Topluma ‘’Yabancı’’ Bir Albert Camus Karakteri: Meursault | Furkan Uzun

Romanların, yazarların hayatından izler taşıdığını veya az da olsa yazarların hayatını yansıttığını düşünürüm. Zira, yazmak için yaşamak lazımdır. Yazmak için görmek lazımdır. Hayatı ve hayatın getirdiklerini görmek lazımdır. Çünkü şairin deyimiyle ‘’yaşadıklarımızdan öğrendiğim(iz) bir şey var’’dır.

Albert Camus’nun ilk romanı olan ‘’yabancı’’ çok çarpıcı bir şekilde başlar. Başlar başlamaz da okuyucu içine çeker. ‘’Bugün annem öldü. Belki de dün bilmiyorum. Bakımevi’nden bir telgraf aldım: Anneniz öldü. Cenazesi yarın kaldırılacak’’

Camus’nun hayatını araştıranlar bilecektir ki Camus’nun babası Lucien, vatanı için 1. Dünya Savaşında mücadele ederken kör bir kurşun sonucu hayata veda etti. Babasını henüz bir yaşındayken kaybeden Camus, babasının ölümünden pek tabi habersizdi.  Babasının ölümünü büyüyünce öğrendi.

Yabancı’daki Meursault karakteri de annesinin ölümünden habersizdi. Annesinin ne zaman ve kaç yaşında öldüğünden dahi habersizdi. Babasız büyüyen bir adamın yazdığı, ana karakterinin annesini kaybettiği bir roman; Yabancı. Camus, belki de kendi yaşadıklarından yola çıkarak ve biraz da farklılıklar katarak bu romanı yazmıştır, bilemeyiz…

Çok değer verdiğim bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine geçen hafta okumuştum bu romanı ve bir haftadır etkisinden çıkamadım. 110 sayfalık bir roman bir insanı ancak bu kadar etkileyebilir. 110 sayfalık bir roman, bir insan üzerinde ancak bu kadar derin izler bırakabilir.

Kitabı okuyanlar muhakkak biliyordur romanın ana karakteri olan Meursault, tam bir vurdumduymaz, dertsiz ve belki de dünyanın en kaygısız insanı. Herhangi bir kaygısı, endişesi, derin üzüntüsü, acısı olmayan farklı bir profil.

Aslında Meursault, yaşamak istediğimiz ancak bir şekilde yaşayamadığımız hayatı yaşayan bir karakter. Hangimiz Meursault gibi olmak istemeyiz ki? Hangimiz dertsiz olmak istemeyiz ki? Her gün türlü türlü sorunlarla boğuşup, geçmişimizi ve geleceğimizi düşünüp her gün kaygılanan, her gün çeşit çeşit pişmanlıklar yaşayıp, kaygı denizinde boğulan bizler… Hangimiz Meursault gibi olmak istemeyiz ki? Hangimiz, dünyanın getirdiği acıları umursamadan yaşamak istemeyiz ki? Hangimiz yabancı olmak istemeyiz ki?

Meursault mu topluma yabancı? yoksa toplum mu Meursault’a yabancı? Aslında bu soru cevabı olmayan ve üzerinde uzun süre boyunca düşünülmesi gereken bir soru. Fakat ortada bir gerçek var. Bir yabancılaşma var. Nedenleri bilinmeyen bir sonuç var.

Meursault, içinde bulunduğu dünyaya öyle yabancı bir karakter ki morgda annesinin cesedinin başında, sigarasını sütlü kahve eşliğinde içecek kadar yabancı, kaygısız, dertsiz ve sanki, bu dünya ile alakası olmayan farklı bir dünyadan gelmiş gibi. Öyle ki, annesinin yasını bile tutmuyor…

 O kadar kaygısız bir adam ki morgda kendisine sorulan ‘’Tabutu kapadık. Ama annenizi görmek isterseniz, vidaları çıkarayım da annenizi görün. Annenizi görmek istemiyor musunuz?’’ sorusuna ‘’hayır’’ cevabını verecek kadar kaygısız ve verdiği bu cevap sonrasında aldığı ‘’neden?’’ sorusuna ‘’bilmem’’ diyerek cevap verecek kadar sinir bozucu rahatlığa sahip bir karakter.

Zaten kitabın sonuna kadar, neredeyse kendisine sorulan tüm sorulara ‘’bilmem’’, ‘’fark etmez’’, ‘’önemi yok’’, ‘’olabilir’’ şeklinde kaçamak cevaplar verecek kadar düşünceden yoksun bir adam. Düşüncesiz ancak, buna rağmen özünde ‘’kötü’’ olmayan bir karakter. Bir cinayet işlemesine rağmen ‘’kötü’’ olmayan bir karakter. Zira bir nevi arkadaş kurbanı olarak bu cinayeti işledi. 

Camus, roman boyunca annesinin ölümü nedeniyle suçlandı. Bu suçlamalara belki vicdanını rahatlatmak için belki de bir özeleştiri yapmak için ‘’insan ne de olsa daima biraz kabahatlidir’’ şeklinde yanıt verdi.

Kendince haklıydı, İnsan daima biraz kabahatlidir. Romanın sonunda da idam edildi. Fakat bir katil olduğu için değil, topluma ‘’yabancı’’ bir birey olduğu için idam edildi. İdam edilmeden önce söylediği son söz ise ‘’hayır’’ oldu. Bir diyeceği olup olmadığı soruldu ve ‘’hayır’’ dedi, sadece hayır… Bu ‘’hayır’’ cevabı, kendi içerisinde çok büyük anlamlar taşıyan bir cevaptı. Zira Meursault’a göre hayat, yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydi. Meursault’a göre her şey doğrudur ve hiçbir şey doğru değildir…

110 sayfalık bu roman, yalnızca beni değil, ‘’Hayatta ve fotoğrafta en iyi pozu yalnızlar verir’’ diyen Zeki Dumurkubuz’u da etkilemiş olacak ki Demirkubuz, bu kitaptan yola çıkarak ‘’Yazgı’’ filmini, Türk sinemasına kazandırdı. Yazgı filmiyle Meursault’a, hayatta ve fotoğrafta en iyi pozu veren yalnız ve yabancı Meursault’a bir selam gönderdi…

edebiyathaber.net (21 Nisan 2021)

 

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r