
Söyleşi: Mehmet Aziz Seyrek
Therese Bohman’ın Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından Yonca Metesoy çevirisiyle yayımlanan romanı Andromeda, yayıncılık dünyasının mutfağına ve iki farklı kuşağın edebiyat ekseninde kesişen yaşamlarına odaklanıyor. Eser, bir yayınevinde stajyer olarak işe başlayan Sofie ile mesleğinde yıllarını devirmiş tecrübeli editör Gunnar arasındaki çetrefilli ilişkiyi merkeze alıyor. Bir yandan yayıncılık sektörünün zaman içindeki dönüşümünü ve kaybettiği ‘altın çağı’ görünür kılan roman, diğer yandan bu iki karakter üzerinden hayranlık, yalnızlık, akıl hocalığı ve anlaşılma arayışını işliyor. Therese Bohman ile Andromeda’nın ortaya çıkış sürecini, romanın öne çıkan temalarını ve edebiyatın birleştirici gücünü konuştuk.
Sizi bu romanı yazmaya yönelten ilk kıvılcım neydi? Kitap yayıncılığı sektörünün çoğunlukla ya aşırı idealize edilmiş ya da tamamen alaycı ve bıkkın bir dille ele alınmasına bir tepki olarak mı Andromeda’yı kaleme almak istediniz?
Sanırım iki ana karakter arasındaki ilişkinin hikâyesini anlatmak istedim, çünkü bu tür ilişkilerin genelde ele alınış biçiminden farklı bir dinamiği var. (Sürprizbozan uyarısı olacak ama aralarındaki ilişkinin hiçbir zaman açıkça romantik ya da cinsel bir boyuta evrilmemesi benim için çok önemliydi. Bu, hikâyenin enerjisini mahvederdi.) Daha sonra Gunnar’ın hayat hikâyesi ile yayıncılık sektörünün geçirdiği evrim arasında bir paralellik olduğunu fark ettim ve bir noktada birbirlerinin aynası haline geldiler: Her ikisi de yola başarıyla çıkıyor ve nihayetinde oldukça sinik ve hayal kırıklığına uğramış bir noktaya varıyorlar.
Sofie ile Gunnar arasındaki bağ; hayranlık, güç, onay arayışı ve yalnızlığı aynı anda barındıran oldukça çetrefilli bir ilişki. Bu ilişkiyi kurgularken sizin için asıl odak noktası neydi: birbirlerini bulmaları mı, yoksa birbirlerinde aradıkları eksik parçaları tamamlama çabaları mı?

İkisinin birleşimi diyebilirim. Başka birinin gözünden görülerek var olma deneyimi ve bir başkasının gözlerinde, olmak istediğiniz kişiye nasıl dönüşebileceğiniz üzerine çok düşündüm. Ancak bunun yanında, her ikisinin de tam olarak birbirleri gibi birine ihtiyaç duymaları da söz konusu: Sofie’nin bir akıl hocasına ihtiyacı var; Gunnar’ın ise hayatının eseri olan Andromeda yavaş yavaş silinirken ardında bir şeyler bırakma hissine ihtiyacı var. Sofie bir nevi onun manevi varisi haline geliyor.
Roman adını, Gunnar’ın kurucusu olduğu efsanevi ve artık nostaljikleşmiş Andromeda serisinden alıyor. Bu seriyi ve ismini hikâyenin merkezine bir “kayıp altın çağ” simgesi olarak yerleştirme fikri nereden çıktı?
Bunun romanlarımda sıkça tekrar eden bir tema olduğunu fark ettim: Daha iyi, daha güzel, daha makul olan ve muhtemelen hiçbir zaman var olmamış kayıp bir dünyanın hayali… Ben herhangi bir tanrıya inanmıyorum ancak sanatın ve edebiyatın gücüne; acılarımız ve sevinçlerimiz gibi bizi insan kılan şeylerin devasa zaman dilimleri, hatta binlerce yıl boyunca nasıl aynı kaldığını bize gösterme yetisine yürekten inanıyorum. Bu hem çok güzel hem de umut aşılayan bir şey.
Romanda Sofie’nin bir kitabın iyi olduğunu sezmesi, ancak bunun nedenini açıklayacak kelimeleri bulmakta zorlanması önemli bir tema. Bir yazar olarak sizin için ham edebi sezgi ile bu sezgiyi eleştirel ve bilinçli bir dille ifade edebilmek arasındaki denge nasıl kurulabilir?
Duygularıma çok güvenirim! Ben bir teorisyen değil, romantiğim. Yazarken çok fazla plan yapmadan, büyük ölçüde sezgilerimle hareket ederim. Sonrasında elbette epeyce bir kurgu ve düzenleme işi oluyor ancak bu sezgisellik metne, sadece düşünerek elde edebileceğinize inanmadığım bir nabız ve enerji kazandırıyor. Her şey o anın içinde yaratılıyor.
Romanın merkezinde, edebiyat aracılığıyla birbirlerinde bir tür teselli bulan iki insan var. Sizce edebiyat insanları gerçekten birbirine yakınlaştıran sahici bir bağ mı, yoksa bazen içimizdeki yalnızlığı ve açmazları daha da görünür kılan keskin bir ayna mı?
Bence her iki senaryo da mümkün. Fakat edebiyat (ya da sanat, müzik…) sevgisinde birleşmek, insanın gerçekten anlaşıldığını hissetmesini sağlayan güçlü bir bağdır. Ve daha az yalnız hissetmesini… Aslında Sofie ve Gunnar’ın ilişkisinin bütün özü de belki budur: Onlar, kısa anlar için de olsa birbirleri sayesinde daha az yalnız hisseden, özünde yapayalnız iki insan.
















