Ali Volkan Erdemir: “Her eserin bir iskeleti, matematiğe dayalı bir yapısı var, ama ona ruh katmak ayrı bir marifet”

Haziran 1, 2026

Ali Volkan Erdemir: “Her eserin bir iskeleti, matematiğe dayalı bir yapısı var, ama ona ruh katmak ayrı bir marifet”

Söyleşi: Şirvan Erciyes

Volkan Hocam, 2016’da yine Edebiyat Haber için söyleşmiştik sizinle. O dönem Kurbanı Beslemek ve Kadınsız Erkekler çevirileriniz henüz yayımlanmıştı. Aradan geçen on yılda yeni çevirilerinizin yanı sıra roman, öykü ve şiir kitaplarınız yayımlandı; ödüller aldınız. Oldukça üretken ve başarılı bir on yılı geride bıraktınız. Öncelikle kutlarım. Bugünden geriye baktığınızda, on yıl önceki Ali Volkan Erdemir’e ne söylemek istersiniz?

Teşekkür ederim.

On yıl önceki Volkan’a, “Çalışmalarına gösterdiğin ilgi, özen ve şefkati kendine de göster,” derdim.

Siz de uygun görürseniz bu söyleşide çevirilerinizden ziyade, Ocak 2026’da Doğan Kitap tarafından yayımlanan Tenha adındaki öykü kitabınıza odaklanmak isterim. Daha önce Dağın Rüyası romanınızı da okumuş biri olarak şunu merak ediyorum: Çevirmenliğinizin yazarlığınıza nasıl bir etkisi oldu? Çünkü çeviri, yazarı motive edebileceği gibi baskılayabilir de.

Çevirmenliğim, özellikle Haruki Murakami’nin eserlerini çevirmek, yazmak için duyduğum heyecanı canlı tutmamı sağladı. Onun bir ayağı gerçek dünyaya basan, diğer ayağı düşler ülkesinde olan yazım tarzını çok beğeniyorum. Bir de 2023’te kendisiyle sohbetimiz sırasında yazmak üzerine söyledikleri, yazmaya devam etmem için beni daha da cesaretlendirdi.

Tenha, farklı zamanlarda yazılmış ve sonradan yeniden ele alınmış on bir öyküden oluşuyor. Her öykünün sonunda yazıldığı yer ve tarih bilgisine yer vermişsiniz. Bu durumun, kişisel edebî hafıza oluşturma arzunuzla ilişkili olduğunu söyleyebilir miyiz?

Açıkçası, bu yer adlarını ve tarihleri belirtirken ne düşündüm, ben de bilmiyorum. Ama sonradan şunu fark ettim. Elli yaşına gelince insan geriye daha çok bakıyor, belki de önünü daha iyi görebilmek, yönlerini daha netleştirmek için. Sanırım ben de, tespit ettiğiniz gibi kendime kişisel bir edebî hafıza oluşturmuşum. Bugüne kadar nerelerde ne yazmışım, neler hissetmişim diye bir nevi kayıt tutmuşum.

Öyküler Japonya’dan Türkiye’nin farklı şehirlerine uzanan oldukça farklı mekânlarda geçiyor. Ancak öykü karakterleri nerede olurlarsa olsunlar kendilerini topluma yabancı hisseden, kalabalıklardan uzak duran kişilerden oluşmuş. Sizce yalnızlık ve yabancılaşma modern insanın kaçınılmaz yazgısı mı? Edebiyat bu yalnızlığa-yabancılaşmaya bir çare olabilir mi?

Mahalle içinde bir arada yaşama kültürünün çoktan bittiği, ağaçların yerini beton sitelerin aldığı, saygı ve sevginin yerini kibirle değiştirdiği bir dönemde yalnızlaşıp her şeye, hatta kendimize de yabancılaştığımızı düşünüyorum. Bu durumda edebiyat bir çare olmasa da bir avuntu ve sığınma yeri kanımca. Bazen bir kitapta okuduğum tek bir tümce üzerinden yazarıyla, bir dizeyle şairiyle benzer duyguları hissettiğimi görmek, yakın düşüncelerde olduğumu fark etmek yalnız olmadığımı duyumsatıyor. Sahafta elime geçen eski bir kitabın kenarına iliştirilmiş bir notta kendi evrenimden bir anlam ya da ona yönelik bir imayla karşılaşınca dünyalar benim oluyor.

Tenha’yı bitirmeden elimden bırakamadım, okuru içine alan bir kitap. Türkiye’de son yıllarda öykülerin birbirine benzediği, özellikle öykü atölyelerinin yazarları tek tipleştirdiği yönünde eleştiriler duyuyoruz. Sizin öyküleriniz ise bu tartışmaların oldukça dışında bir yerde duruyor. Bu eleştiriler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Öykü atölyelerinin de bu tür tartışmaların da o kadar dışındayım ki. Ama şunu diyebilirim. Tenha’daki birkaç öyküm edebiyat dergilerinde yer alırken birkaçı “bu öykü değil” notuyla reddedilmişti. O zaman şunu düşünmüştüm; yazdıklarım gerçekten öykü değil mi yoksa pek anlaşılmadı mı?

Sizce bir öyküyü güçlü kılan şey anlatılan hikâye mi yoksa dil, sözcük seçimi, zaman kullanımı, anlatıcı gibi teknik unsurlar mı? Siz hikâye kadar teknik unsurlara da dikkat etmişsiniz.

Hikâye kadar sözcük seçimlerinin, bazen de bir diyalog içinde sessizliğin ayrı bir gücü var diye düşünüyorum. Öte yandan her eserin bir iskeleti, matematiğe dayalı bir yapısı var, ama ona ruh katmak ayrı bir marifet. Edebiyatın büyüsü de kendini burada hissettirmiyor mu?

“Galata Kulesi’nin Gölgesinde” adlı öykünüzde karakter, uçak yolculuğu sırasında insanların düşüncelerini okuyabilme yetisi kazanıyor. “Melek”te ise yalnızca bazı kişilerin görebildiği bir hayalete rastlıyoruz. Öykülerinizde gerçekle rüya arasında kalan ara bölgeye uzanmışsınız. Ancak bu gerçeküstü öğeler, gerçeği görünür kılma işlevi üstlenmiş. Günümüz dünyası hayatın ve tabiatın büyüsünü yok sayarken masallardan da giderek uzaklaşıyor. Sizin öykülerinizde masalsı olanın hâlâ canlı olduğunu hissediyoruz. Gerçeküstü unsurlarla kurduğunuz ilişkiyi nasıl tanımlarsınız?

Kendi payıma, sezgilerimin çok güçlü olduğunu düşünmüşümdür, öyle ki kimi zaman olacakları önceden rüyamda gördüğüm hissine kapılırım. Bazen gerçekle mi yoksa gerçeküstüyle mi ilişki kurduğumun ayrımında zorlandığım zamanlar olabiliyor.

“Müdüre Güldük” öyküsü, mesleğimden dolayı olsa gerek özellikle ilgimi çekti. Öykü aynı zamanda eğitim sistemine yönelik eleştiriler de içeriyor. Elinizde olsa eğitim sisteminde ilk neyi değiştirirdiniz.

İnsani değerleri öne çıkaran, özellikle sevgi, şefkat ve empati duygusunu vurgulayan, doğaya ve tüm canlılara saygıyı öğreten derslerin sayısını artırırdım. Güzel sanat derslerini daha çekici hale getirirdim. Ayrıca okula başlama yaşını sekize çıkarırdım, böylece çocuklar çocukluklarını biraz daha yaşayabilirlerdi.

“Bana Nergis Getir” öykünüzün, 2017’de İstanbul’da hayatını kaybeden Şengül Karaca’ya ithaf edildiğini görüyoruz. Öykü beni çok etkiledi. Şengül Hanım’ı tanıyor muydunuz bilmiyorum ama metin aynı zamanda güçlü bir vefa duygusu da taşıyor. Bu öykünün ortaya çıkış sürecinden söz eder misiniz?

 Şengül Karaca’yı, Can Yayınları’ndan çıkan Haiku kitabı ile tanıdım. Şengül öğrencilerine, doğa sevgisinin, tüm canlılara saygının konu edildiği, anı fark etmenin, yaşama sevincinin önemsendiği bu Japon şiir türünü öğretmekle kalmamış, onların yazdığı şiirleri de bu kitapla toplamıştı. Sonrasında ben de Şengül’ün öğretmenliğini örnek aldım, Japon Şiir Türleri dersimde bunu uyguladım ve uzun yıllar edebiyat dergilerinde dersimin çıktısı olarak öğrencilerimin haiku’ları yayımlandı.

Şengül ile yüz yüze görüşme fırsatımız olmadı, ancak birkaç kez yazışmıştık. Yaşasaydı İzmir’de, İzmir Japonya Kültürler Arası Dostluk Derneği’nin Türkiye ayağını yürüttüğü Dünya Çocukları Haiku yarışması jürisinde birlikte yer alacaktık.

Bu öyküde yazdığıma benzer şekilde 2021 yılı aralık ayının son günlerinde zihnimde sürekli bir nergis imgesi canlandı ve nasılsa Şengül Karaca geldi aklıma. İnternette mezarının yerini araştırdım, Kayseri’ye bir saatlik uzaklıktaydı. Kayseri ilginç bir şehir: kışın ortasında İzmir’de bile olmadığı söylenen nergis çiçeğini, Kayseri’de uzun bir arayışın ardından buldum ve ona götürdüm. Üstelik, çiçekçi, bu sabah daha yeni ulaştı, ilk siz alıyorsunuz, dedi.

Şengül Karaca’nın öğrencileri büyümüştür, onun verdiği özenli haiku eğitimiyle her birinin yüreğinde güler yüzlü, sevgi dolu bir Şengül olduğuna ve her birinin insana saygılı, doğaya duyarlı, iyi bireyler olarak yetiştiğine inanıyorum. 

Tenha’daki karakterlerin ortak özelliklerinden biri de aşktan kaçmaları. Zamanla aşk algımız da değişiyor sanırım. Aşk, insanların gereğinden fazla anlam yüklediği bir illüzyon olabilir mi?

Olabilir. Öyle olsa da aşktan kaçan insanların bir gün aşkı bulacaklarına olan inançlarını yitirmemelerini ümit ediyorum.

Kitabın müziğinin rock olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz sanırım. Rock müziğin sizdeki karşılığı nedir?

On üç, on dört yaşlarında Def Leppard, Bon Jovi ile başlayan heavy metal, rock müziğine duyduğum ilgi, sonraki yıllarda Metallica, Overkill, Anthrax gibi thrash ve speed metal gruplarına kadar uzandı. Klasik müzik de dinliyorum, yalın bir sesi olan Japon bambu flütüyle de uğraşıyorum. Ama beynim her gün illaki birkaç kere heavy metal’in o ağır ritimlerini duymak istiyor.

Çeviri yapıyorsunuz; inceleme kitaplarınızın yanı sıra roman, öykü ve şiir de yazıyorsunuz. Bazı okurlar ve eleştirmenler, yazarın farklı türlerde üretim yapmasına mesafeli yaklaşabiliyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Böylesine katı bir sınırın konması gerektiğini düşünmüyorum. Hatta farklı türlerde üretimin birbirini desteklediği görüşündeyim. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Umberto Eco ve onun Gülün Adı romanı değil mi?

Şu sıralar nelerle meşgulsünüz, çeviri mi, yeni öyküler mi?

 Bir süredir Kenzaburo Oe’nin yirmi üç yaşındayken yayımladığı ilk romanının çevirisiyle uğraşıyorum.

Yorum yapın