Masthead header

Tarık Güney’den “Çöp” adlı öykü

“Beyefendi bakar mısınız?” diye seslendim. Sanırım duymadı.

Ben de hızlandım ve kısa süre sonra ona yetiştim. Tam kolundan tutup çekecektim ki bir çöp taşımalığının yanı başında olduğumuzu fark ettim. Varlığımdan sanki hiç haberi yoktu. Tuhaf tuhaf taşımalığa bakıyordu. Tam benden özür dilemesi gerektiğini söyleyecekken kalakaldım. O şık giyimli adam bir anda çöp taşımalığına daldı ve karıştırmaya başladı! Ne yapacağımı şaşırdım. Bir parça uzaklaşma gereksinimi duydum. Kararımdan ne olursa olsun dönmeyecektim ama bu durumda ne yapmam gerektiğini kestiremiyordum. Değerli bir şeyini yitirmiş olmalıydı; kimseyi fark edecek durumda olmadığı gibi üzerinin batmasına da aldırış edeceğe benzemiyordu. Meraklı yanım kızgınlığıma üstün geldi ve izlemeye başladım onu.

Adam, büyük bir gayretle taşımalığın içinde ne var ne yoksa karıştırmaya ve tek tek dışarı çıkarmaya başladı. Poşetler, torbalar, kutular, şişeler… Ne bulursa dışarı çıkarıyordu. Boşta kalan parçaları elleriyle toplayıp bir köşeye güzelce istifledikten sonra dışarı çıkardığı parçalara yöneldi. Poşetleri, torbaları düzeltiyor, ağızlarını düzenli bir şekilde bağlıyor ve taşımalığın içine özenle yerleştiriyordu. Kutuları bir köşede, şişeleri başka bir köşede istifledikten sonra büyük bir eser yaratmış insan edasıyla birkaç adım geriye çekilip bir süre izledi. Sonra aniden aklına bir şey gelmiş gibi irkildi ve hareketlendi. Onu kaçırmakta olduğumu anlayınca ne kadar garip işler yapmış olursa olsun bunun beni ilgilendirmediğini düşündüm. Benden özür dilemesi gerektiğini ona anlatmalıydım. Kesinlikle haklı olduğum bir davadan geri çekilmek niyetinde değildim. Korkmuyor değildim hani; bu adamda çözemediğim bir tuhaflık vardı. Sadece beni değil, sanki çevrede olup biten hiçbir şeyi görmez haldeydi. Ne –benim gibi– aniden çalan bir korna sesi ile sıçrıyor, ne de yolun karşısına geçerken arabaların gelişine göre kendisini ayarlıyordu. Aklına estiği gibi pat diye yola atlayıveriyordu. Ardından seslenen hiç kimseyi duymuyor gibiydi. Sağır ve kör olabileceği aklıma gelse de bu düşünceden hemen vazgeçtim. Çünkü onu çöpleri özenle yerleştirirken izlemiş, düşen bir kutuyu sesinden anlayıp geri dönerek aldığını görmüştüm. Ben ardında, o önde yürümeye –buna yürümek denmezdi ya– başladık. Derken bir başka çöp taşımalığının başına geldiğinde zınk diye durdu. Aynı şaşkınlıkla onu izliyordum. O ara kendi kendine konuştuğunu da duyabildim. Ne konuştuğu anlaşılmıyordu ama bir şeyler mırıldanıyor, sonra da kollarını taşımalığa dayayıp çöpe bakıyordu. Başını bir o yana bir bu yana çevirdi, çöpün etrafına, altına baktı ve dökülenleri tek tek topladıktan sonra aynı şeyleri yinelemeye başladı. O çöpün düzenini de sağladıktan sonra yeniden hareketlendi. Anlaşılan bu adama varlığımı duyumsatma ve benden özür dileme olanağını kolay kolay yakalayamayacaktım. Hızlanıp onu geçmeyi ve aniden karşısında belirerek onu şaşırtmayı düşündüm ama bu garip davranışlı adamın verebileceği tepkileri kestirmenin güçlüğü ortadaydı. Buna hazır değildim, vazgeçtim. Onu izlemeye devam edecek ve fırsat kollayacaktım.

Az sonra adam bu çöp taşımalığında da bir öncekinde olduğu gibi hummalı bir çalışmanın içine girdi ve kendince gerekli düzeni sağladıktan sonra, bir diğer çöp yığınına olduğunu tahmin ettiğim yöne doğru yürümeye başladı. Seri hareket ediyordu ama pes etmeye hiç niyetim yoktu. Üçüncü dördüncü derken hava kararmaya başladı. Elbette yorulacak, yolun bir kenarına oturup dinlenmek isteyecekti. Gerekirse günün bitmesini ve “işini” bırakmasını bile bekleyecektim. İşte o sırada tepesine çökecek ve artık üzerinden saatler geçmiş olan davranışını ona hatırlatacak, özür dilemesini isteyecektim. Ya özür dilemek istemezse? Şu ana kadar bunu hiç düşünmemiştim doğrusu. Onu izlerken bir b planı yapmaya karar verdim. Eğer benden özür dilemezse kendisini dava edeceğimi ve bana yaptığının yanında bu saçma davranışlarını da dile getireceğimi söyleyecektim. Bu da yeterli gelmezse son bir seçenek olarak pek fazla şey kalmıyordu geriye; aynı şiddetle omzuna çarpacak ve özür dilemeden çekip gidecektim yanından. Ona dersini verecektim. Bunu yaptıktan sonra beni yakalayamamalıydı; üzerinde bulunduğumuz sokağı ve diğer sokakları düşünmeye başladım. Nerelerden geçmem gerektiğini, hızımı, çıkış yolunu ve gerekirse saklanmak için bir kuytuyu hesap ettikten sonra kendimi iyice hazır hissediyordum artık. Üstelik bu kararlılığımı daha da artırmıştı. Kendime olan güvenim tamdı.

O ise bütün bu olanlardan habersizmişçesine bilmem kaçıncı taşımalığında aynı hummalı çalışmasına büyük bir ciddiyetle devam ediyordu. Doğrusu enerjisine hayran kalmıştım. Eli yüzü tanınmayacak bir hale gelmiş, güzelim takım elbisesi paçavraya dönmüştü. Yine de işine devam ediyordu. Bitirince de karşısına geçip keyifle izliyordu. Başka bir sokağa geçtiğimizde çok yorulduğumu fark ettim. Üstelik hava da gitgide kararmaya başlamıştı. İşte tam o sırada ilginç bir şey oldu: Taşımalığın karşısında sıralı dükkânlardan bir adam gülerek dışarı çıktı ve bizimkine seslendi.

“Ahmet kolay gelsin. Düzeldi mi?”

O zamana kadar çevresi ile ilgilenmeyen adam sanki sihirli bir sözcük duymuşçasına irkildi. Sesin geldiği yöne doğru baktı. Sırıttı, ardından hızlı hızlı konuştu:

“Düzeldi mi düzeldi.”

Bunların hiçbiri yaşanmamış gibi yeniden taşımalığa daldı. Demek ki bu adamın dikkatini çekmenin tek yolu bu sihirli sözcüğü kullanmaktı. Bu kadar basit bir sözcüğü düşünmeliydim belki de. ‘Bakar mısınız’, ‘size söylüyorum’, ‘beyefendi’, ‘arkadaşım’ gibi söz ve sözcüklerin yerine doğru olanı anladım ve ben de seslendim:

“Düzeldi mi?”

Bir an irkildi. Bana dikkatli dikkatli baktı. Bakışları korkunçtu. İçinde öfke vardı sanki. Sonra hiçbir şey söylemeden yeniden işine döndü. Şaşırmış, biraz da korkmuştum. Bana neden farklı davranmıştı acaba? Sözcükte bir hata yapıp yapmadığımı düşündüm. Sonra tonlamasını hesapladım. Hiçbir yanılgı yoktu. Şimdi benden özür dilemesi için daha çok sebep vardı ve ben daha çok kızgındım. Bu da beni daha kararlı yapmıştı. Evet, bu tuhaf ve kaba adam bir şekilde ve kesinlikle benden özür dilemeliydi. Kararımı verdim ve b planını uygulamaya başladım. Bir sonraki taşımalığa ulaşamadan yoluna çıkacak ve omzuna sertçe çarpacaktım. Ne kadar yorulmuş olursam olayım içimdeki özgüven ve inanç bacaklarıma yeni bir güç katmıştı ve ben o güçle hızlandım. Önce onu geçtim. Yeterli aralığı hesapladım ve geri dönüp bana doğru hızlı adımlarla gelmekte olan adamın sağ omzunu hedefledim. Tüm gücümü de sağ omzuma topladım. Çarpışma şiddetli oldu fakat hiç hesaplamadığım bir durumla sonlandı. Adam kendisine çarpmamla birlikte çevik bir hareket yapmış, tüm hesapları alt üst eden bir serilikle dönüp aniden yakama yapışmıştı. Üstelik oldukça güçlü bir bilekti bu. O an ne sokaklar, ne kaçış, ne de plan kalmıştı. Üstelik ben bu duruma çok hazırlıksız yakalanmıştım. Bakışları çok sertti. Üstü başı kokuyordu. Derin derin soluyarak yaka cebime bakıyordu. Diğer elini görme gereksinimi hissettim. Allahtan boştu. Öyle ya çakı ya da benzeri bir alet taşıyor olabilirdi. Bu hastalıklı adama karşı tamamen savunmasızdım. Çoktan yoluma gidip olanları unutmamakla ne büyük bir hata işlediğimi düşündüm. Şu an içinde bulunduğum durum hiç de iç açıcı değildi. Üstelik saatlerce yürümüş olmamın verdiği bir etki olsa gerek, bacaklarım titremeye, vücuduma bir halsizlik çökmeye başlamıştı. Dudaklarım bir yudum suyun hasretiyle yanıp tutuşunca da saatlerdir su içmediğimi fark ettim. Yaptığım işlerin ve aldığım kararların yanlışlıklarının toplamı belki de benim şuracıkta can vermeme neden olacaktı. Adam derin derin soluyarak cebime bakıyordu. Gözlerime baksaydı bayılabilirdim. Sanırım o da bayılmamı istemiyordu. Aptal gibi görünen adamın bu denli kurnazca hareket edebileceğini kestirememiştim. Ne yapmam gerektiği üzerine bunca çok düşünce saniyeler içinde aklımdan geçerken karar vermem çok zordu. Üstelik yakamdaki el çok güçlüydü. Sonuçta o da insandı ve insan hallerinden anlamalıydı. Çok sinirlenmiştim. Üzülmüş, yaralanmıştım. Tamam, belki onun gibi davranmamalıydım ama olmuştu bir kere. En doğrusu özür dilemekti, belki halden anlardı.

“Özür dilerim.”

Gevşedi. Eğilip yere düşmüş mendilimi aldı. Güzelce katlayarak cebime yerleştirdi. Yakamı toparladı.

“Düzeldi,” diyerek yürüdü gitti.

Tarık Güney – edebiyathaber.net (20 Kasım 2012)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r