
İnsan yıllardır öykülerine aşina olduğu bir yazarın yeni kitabını eline aldığında okurluğun öte tarafına, daha heyecanlı bir konuma geçiyor, her cümlenin esintisi içini açıyor. Sevgili Demet Sözün Sırrı’nı paylaştığında bunu düşündüm.
Kitabın önsözündeki “Az sonra okuyacaklarınız bu dünya için pek de önemli olmayan bir adamın hayatının pek de önemsiz olmayan kesitinden alıntılanarak kurgulanmıştır” ifadesiyle üç yüz sayfayı biraz aşan okuma yolculuğuna adım attım. Romanın daha ilk satırlarında bir sırrın gölgesinde ilerleyeceğimize kanaat getiriyorum. Aslında Demet dört yıl önce Notabene Yayınları’ndan çıkan öykü kitabı İçimden İnsanlar Düşüyor’un ilk öyküsüyle ipuçlarını bize vermişti belki de. “Kilim Dükkânı” öyküsü, Sözün Sırrı’na dönüşüyor.
Roman birinci tekil şahıs anlatımıyla Faruk’un gözünden aktarılıyor. Şehre dışarıdan gelen bir yabancıyla değil oraya ait birinin eve dönüşüyle başlıyor. Şehir hayali ama bir o kadar da gerçeğe yakın. Faruk’un gözünden hem kendi hikâyesini hem de diğer karakterleri, özellikle Emrullah ve Mustafa arasında geçenleri öğreniyoruz. Dönüş teması kimliğin, belleğin ve varoluşun parçalanıp yeniden kurulması olarak ele alınmış.
Bir de kuş var, hem de merkezde.
Epsilon’un tasarladığı kapak oldukça yaratıcı. Bir eşik, hatta çağrı gibi duruyor. Sanki geleceğe bakıyor ama “geçmiş silinebilir mi?” sorusu da zihni kurcalıyor. Göğe ait olanın yeryüzünde kaderi harekete geçirmesi yüzleşmeyi simgeliyor. İnsanın kaçtığını sandığı şeyin aslında onu merkeze çekişine dair güçlü bir metafor var.
Kuş sözle de bağlantılı, uçucu, geçici ama iz bırakan bir varlık. Sözün sırrı bu uçuculukta mı saklı? Hüdhüd (ibibik) sembolik anlamlarıyla hakikatin ve bilginin taşıyıcısı olarak bilinir. Tasavvufta kalp gözüyle görmeyi, rehberliği ve gafletten uyanışı temsil eder. Kapaktaki ibibik karanlık gecenin içinden oyulup çıkarılmış altın sır gibi. Gövdesi yazıya dönüşmüş, her çizgi, her kıvrım sanki eski bir alfabenin unutulmuş harflerinden örülmüş, kanatlarda akıyor, sustukça çoğalıyor, zamanı tartıyor, kararlı.
Bekledikçe ağırlaşan bir varlık ibibik.
Sanırım kitabı okumaya başlamadan önce bu gece moru kapağa vuruldum. Kapağa tutulduğunuzda romanın kalbine de düşüyorsunuz. Demet’in metinlerde erkek karakterleri işlemeyi, analiz etmeyi sevdiğini biliyorum. Bu kitapta da beni yanıltmıyor. Başkalarının izini sürerken kendini de keşfeden biriyle birlikte yürüyoruz. Metin karşıtlıklar üzerinden okunabiliyor. Gitmek–kalmak, sevmek–vazgeçmek ve ölmek–yaşamak. Pek çoğumuzun hayatında sıkça karşılaştığı ikilemler bunlar. İfadenin gerçek sırrı eşiklerde, söylenenle susulanın, gelenekle değişimin arasındaki çizgide duruyor.
Kilim dükkânından çıkan Emrullah bereket ve hidayet arzusuyla yola koyulurken aslında kendi kuruntularının, bastırılmış öfkesinin ve kutsallaştırdığı korkuların labirentinde, çatlaklarında kayboluyor. Şehre bir dönüş var, ancak bu dönüş eskiyle yeninin birbirine değmeden yan yana durduğu bir ayrışma. Yazar bireysel çöküşü anlatırken daha büyük bir hikâyenin kapısını aralıyor. Öyküden romana taşınan tema benzer korkular, inançlar ve suskunluklar içinde savrulan insanların düşüşünü anlatıyor.

Her bölüm başlığı merak uyandırıcı. Okurken uzun uzun not aldım. Polisiyeyle fantastik arasında dalgalanan bir metin. Faruk çocukluğuna, gençliğine ve ailesine dönüyor. Geçmişle gelecek arasındaki zihinsel yolculuklarında biz de onunla birlikte salınıyoruz. “Eskiyle yeninin krokisini çizer gibi aklına resmeder.” Ne de olsa “Değişimin kendisi kadar lakırdısı da büyüktür.” (s:66). Değişimin sancıları, uyanlarla uymaya çalışanların çelişkileri.
Ava Giden başlıklı bölümdeyse yazar farklı bir anlatı türü deniyor. Okuru ölüme, ölüye yaklaştırıyor, tuhaf tesadüflerin eşzamanlılığına sürüklüyor. Hastane morgu merkez alınarak ölümün fiziksel, psikolojik ve metafizik boyutları hikâyeleştiriliyor. Mustafa ve Emrullah’ın ruhları aracılığıyla tövbe, günah, niyet, yanılgı ve kader kavramları sorgulanıyor. Yaşayanların dünyasında özellikle Ayşe’nin içine kapanık bakışı trajedinin sarsıcı yönlerinden biri olarak öne çıkıyor. Metin yanlışlığın ve kör inancın birden fazla hayatı nasıl geri dönülmez biçimde tahrip edişini gözler önüne seriyor.
Küçük Âdem ve Kuş, Adamı Ölüme Çekti başlıklı iki bölüm görünürde olay anlatısı gibi ilerlese de arka planda anlam arayışı, gerçek–hayal gerilimi ve masumiyetin travmayla erken teması üzerine kurulu. Somut ayrıntılar üzerinden metafizik bir alan açılmış. Gerilimin içinde duyarlılıklara kulak kabartıyoruz. “Köpek ve çocuk varsa orada hayat vardır.”(s:186).
Âdem karakteri metnin çarpıcı psikolojik figürlerinden. Yaşadığı travmayı oyunlaştırması bir anlamda savunma mekanizması. Nedensellik duygusal ve sezgisel. Çocuk önce kendi iç tutarlılığını kurmaz mı zaten?
Faruk’un sürekli neden sorusunu sormasını felsefe öğrencisi oluşuna bağlayabiliriz ama yeterli midir? O da oyun oynuyor belki de. Psikolojik yolculuğuysa şüpheden kabule doğru ilerliyor. Asıl kaygısı gerçeği bulmaktan ziyade Âdem’i korumak. Bu bilinçli belirsizlik metnin ana temasını düşündürüyor bize. Gerçek nedir? Görülen mi, inanılan mı? Anlatıcı güvenilmez anlatıcı kategorisine daha yakın. Tereddütleri okurun da metinle kurduğu ilişkiyi derinleştiriyor.
En sahici an çocuğun sorusunda saklı.
“Sen bana inandın mı?”
Morg bölümü okuru, soğuğun, ölümün rahatsız edici gerçekliğinin içine çekiyor. Ölüm ne yüceltiliyor ne de teselli edici son olarak sunuluyor aslında. İyiyle kötü arasındaki sınırlar bilinçli olarak belirsiz, niyetin mi yoksa sonucun mu insanı kurtardığı sorusu yanıtsız. Metnin asıl gücü de burada yatıyor kanımca.
Ana karakterin tanıklık ettiği ölüm olayı kişisel geçmişiyle, özellikle Leyla’yla yaşadığı yarım kalmış aşkla ve kuş imgesi etrafında şekillenen metafizik sorgulamalarla bütünleşiyor. Olay salt bir vaka olmaktan çıkıp kader, suçluluk ve pişmanlık eksenine oturuyor. Faruk, Vedat Komiser’le kurduğu kırılgan ittifak sayesinde görünmeyeni araştırma cesareti gösterirken bir anlamda bastırdığı duygularla da yüzleşiyor. Kendini tanık, eski âşık ve anlam arayan üç başlı filozof dedektif konumunda buluyor. Kader kavramıysa olaylara yüklenen anlamın merkezi simgesine dönüşerek metni polisiye sınırlarından zaman zaman çıkarıp varoluşsal bir sorgulamaya taşıyor.
Hayatın yeniden filizlendiğini izliyoruz.
Kitabın son sayfasına geldiğimde roman yazmanın yazar boyutundaki karşılığını galiba bir kez daha idrak ediyorum.

















