Sol Elin Hatırası: Gidenlerin Kitabı | Nesimi Aday

Ağustos 25, 2026

Sol Elin Hatırası: Gidenlerin Kitabı | Nesimi Aday

Sol Elin Hatırası, Vecdi Erbay’ın Dipnot Yayınları’ndan 2026’da çıkan öykü kitabı. Erbay’ın daha önce yayımlanmış öykü kitabı, 2006’da Agora Kitaplığı’ndan çıkan Masalın Ölümü‘ydü; dolayısıyla bu kitap uzun bir birikmeden sonra edebiyat okuruyla yeniden buluşmasını temsil ediyor. Erbay’ın ayrıca iki şiir kitabı (Kuşkular Zamanı, 1997; Yaz Sayıklamaları, 2003) ve İnatçı Bir Bahar adlı Kürtçe edebiyat derlemesi (Ayrıntı, 2012) bulunuyor. 1965 Mardin/Şenyurt doğumlu Erbay uzun süre Özgür Gündem’in kültür-sanat editörlüğünü yaptı ve Diyarbakır’da gazetecilik yapıyor hâlâ.

‘‘Geçmiş zaman baharıydı, ki bir ömür bırakmayacaktır peşimi’’ epigrafiyle açan Vecdi Erbay, öykü açılışlarına yakın zamanda erken yitirdiğimiz şairleri konuk ediyor ki çoğu zaten yakın arkadaşıydı. Burada vefayı göstermek, hatırlatmak istiyor bize ve öykünün girişine bir şairin dizelerini adeta kapı anahtarı olarak asıyor.

İlk öykü “Ruken”, Arjen Arî’nin “gidin, taşlanmadan önce gidin / beyaz tülbentli anneler tükürmeden yüzünüze” dizeleriyle, acı bir şekilde açılıyor. Keza beyaz tülbent-leçekli anneler yani kamuoyunda bilinen adlarıyla Barış Anneleri, yaşanan ‘iç savaşta’ evlatlarını yitirmiş ve bölgede “değer” ismiyle taçlandırılan kadınlardır. Burada Arjen Arî’den ödünçle, evlatlarını yitirmiş tüm ‘annelerin’ toplumsal değerine hürmet ediyor adeta.

‘‘Geçmiş zaman baharıydı, ki bir ömür bırakmayacaktır peşimi’’ cümlesiyle açtığı “Sol Elin Hatırası” öyküsünün açılışına da başka bir şairi konuk ediyor Erbay; Adnan Satıcı: “Tanık yok. Oysa kentin ortasında cinayet / Sinsice gizledim katilimi yüzümün gölgesiyle.” Biri devletin, diğeri annenin olan iki dille, buğday başakları arasında yürürken kardeşinin omuzunda sonsuza dek kalacak olan sol elinin hatırası olarak kuruyor bu öyküyü. Dağların yolunu işaret eden toplumsal gerilimin, insanın aklını ve vicdanını dumura uğratan gerçeği bu öyküde bir kalp sızı olarak kalıyor okurda.

“Yalnız Adam’ın Türküsü” hikâyesinde ise Öztürk Uğraş’ın dizelerine başvurmuş; “tek mülk hiçliktir / ve çöl sahidir” diyerek her insanın bir gün hiçlikle hemhal olacağını imlerken okura, “Sensiz Dünya” öyküsünde de “ellerinle aynı şey değil hayat / öyle dokunmuyor kalbime” diyen şair dostu Mehmet Çetin’e düşürmüş sözü.

Vecdi Erbay “Berbat Bir Film” hikâyesini yaşamında önemli bir yer tutan dostu şair Fadıl Öztürk’ün dizeleriyle açıyor okura: “kendimi sustum / ciğerlerin beslediği ses değilim / kendimi çektim / yaradan çekilen bıçak değilim.” Böylece “karanlık bulutların salkım saçak denize dökülmesine” aldırmadan, yaradan çekilmiş bıçak gibi kanayan hayatlara çevirirken yüzünü; “Karşılaşma” öyküsüne de yakın zamanda kaybettiği şair dostu Emirali Yağan’ın dizeleri eşliğinde giriyor: “üzülme, ölünce her şey geçer.” Bu hikâyede de diğerlerinde olduğu gibi yaşamla ölüm arasında o ince yolda düşmeden yürümeye çalışan ve çoğunlukla düşen insanları anlatıyor.

Kitabın son öyküsü olan “Hayalet ve Diğerleri” de “Bir gül uzatırdı çocuklardan biri / Ellerimden güle yalnızlık batardı” dizeleriyle Didem Madak’la açılır. Erbay, bu öyküsünde kitabın ilk öyküsü olan “Ruken”deki Hayalet’i tekrar çekiyor hikâyenin içine.

“Karşı-masal” ne demek?

Kitabın tanıtım bülteni öyküleri, toplumsal hafızanın derin yaralarına eğilen, kayıp ve hatırlama ekseninde ilerleyen bir anlatı olarak sunuyor; yokluğun ve yıkımın hâkim olduğu bir atmosferde sessiz hayatların izini süren, sade diliyle okuru doğrudan hikâyeye çeken öyküler. Bültenin öne çıkardığı kavram ise “karşı-masal”: anlatım biçimi metni klasik fail–kurban–kahraman üçgeninin dışına taşıyor. İlke TV’de yayımlanan değerlendirmesinde Özgün Enver Bulut, Erbay’ı şiirin dilini öykünün ortasına bırakarak ağır ağır ilerleyen yeni bir masalcı olarak niteliyor ve öykülerin gizli kahramanının şair olduğunu söylüyor. Hüseyin Kalkan’a verdiği söyleşide ise Erbay hüznü, coğrafyanın ve iktidarların yaşattıklarından ayrılamayacak bir duygu olarak tanımlıyor; en çok zorlandığı öyküler olarak “Ruken”, “Sol Elin Hatırası” ve “Karşılaşma”yı sayıyor. Bu tanımların nasıl işlediğini görmek için kitabın ilk ve son öyküsünü yan yana okumak kitabı anlamak açısından önemli.

“Ruken”: adların eridiği yer

İlk öykü, köyü boşaltılıp Diyarbakır’a sürülmüş yaşlı bir kadının bakışından ilerliyor. Kadının üç oğlu vardır ve üçü de birer addan çok birer duruma dönüşmüştür: biri büyük şehirde inşaat işçisi, biri dağa gitmiş “Heval”, biri askere gitmiş “Asker”dir. Kızıyla damadı bir eylemin ardından gözaltındadır, torunları ondadır. Öykü, surların dibindeki bir çınarın gölgesinde kurulur: yaşlı kadınla, gözaltından günler sonra perişan halde teslim edilmiş ve bir daha konuşmayan genç Ruken orada buluşur. Erbay bu ilişkiyi tek bir tespitle tanımlar: acı, insanları akraba yapar. Yazar bunu yaparken kendi hayat bilgisinden de istifade eder; omuzdaki sol el kişisel tarihe düşülmüş acı bir hatıra olarak yaşanmıştır.

Vecdi Erbay karakterlerine isim vermez, onları anonimleştirir; Anne, Baba, Kadın, Erkek, Dişsiz, Asker, Heval… Onları birer işaret, birer yaşam kodu olarak metne düşer. Keza devletin ve aygıtlarının insandan ilk şey isimdir. Bu öyküde adını koruyan tek kişi Ruken’dir; çünkü o bir kayıptır. Kürtçe cümleler metnin içinde dipnotlarla yaşamaya devam eder; anadil, anlatının ortasına değil kıyısına yerleşmiş bir sömürge nesnesine dönüştürülmüştür.

“Hayalet ve Diğerleri”: çözülmeyen dosya

Son öykü Aksaray’da, sistemin ötekileştirdiği insanların konakladığı bir otelin lobisinde geçiyor. Genç bir komiser yardımcısı, sokakta bıçak yarasıyla ölmüş bir adamın dosyasını “Masalcı” denilen yaşlı bir adama sormaya gelmiştir. Erbay burada bir polisiye kurar ve bilerek çözmez. Masalcı, sorulara cevap yerine hikâye verir: otel görevlisi Tekgöz’ün, karısı gittikten sonra bir daha ayılmayan Sevdalı Bulut’un, ailesini bir kazada yitirmiş genç kızın hikâyeleri. Burada da adlar birer yaftadır ve hiçbiri kişinin kendi seçtiği ad değildir.

Dosyanın merkezindeki adam, on yedi yıl önce Diyarbakır’da mühendislik okuyan, doğuştan gelişmemiş sol koluyla ne dağa ne de başka bir memlekete gidebilen bir gençtir. Sevgilisinin adı Ruken’dir. Ruken gözaltına alınır, döndüğünde kendine kapanmıştır ve bir daha geri gelmez. Böylece ilk öykünün çınar altındaki Ruken’i ile son öykünün İstanbul sokaklarındaki adamı aynı hikâyenin iki ucu olarak birleşir; kitap bir derleme olmaktan çıkıp kapanan bir çember halini alır.

Finalde “karşı-masal” tanımı en açık karşılığını bulur. Masalcı, komiser yardımcısına on yedi yıl önce nerede olduğunu sorar: babası da o yıllarda Diyarbakır’da polistir ve görev süresi dolmadan istifa etmiştir. Fail artık karşıdaki adam değil, dinleyicinin kendi soyağacıdır. Masalcı iyilik diye bir şeyin olmadığını söyler, suçun nedenini soran soruyu dosyanın dışında bırakır ve elindeki tek delili yani bir gazete kupüründeki kadın fotoğrafını uzatır. Cinayet çözülmez; yerine bir soykütüğü verilir.

Ortak eksen: sol el ve susan güleryüz

İki öyküyü, kitabın adını taşıyan imge birleştiriyor. Gelişmemiş sol kol hem utancın hem aczin işaretidir; sevgilisinin intikamını alamayan, hiçbir yere gidemeyen bir bedenin adıdır. Ama öykünün tek fiilî direniş anını da aynı el gerçekleştirir. Yapamayan el, hatırlayan eldir: kitabın adı bu paradoksu taşıyor.

İkinci ortak eksen susma nöbetidir. Ruken’in yüzü gülmez, güler yüzüne suskunluğun sisi çökmüştür. Hayalet susar, Tekgöz susar, yaşlı kadının kocası (eskiden güzel konuşan adam) susar. Hayat bu karakterleri ötekileştirip susturmuştur. Anlatma işi hep bir başkasına düşer: kimi zaman yaşlı kadına, kimi zaman Masalcı’ya. İlke TV’deki değerlendirmenin “öykülerin gizli kahramanı şairdir” tezini bir adım öteye taşımak mümkün: Erbay yaralı olana hiçbir yerde birinci tekil şahsı vermiyor; her hikâye bir tanığın ağzından geliyor. Kitabın gazeteci tarafıyla şair tarafı tam burada birleşiyor.

Söyleşide Erbay, Ruken ile Ali’nin geri dönmediğini, ama yolu gözlenen binlerce Ruken ve Ali olduğunu söylüyor. Sol Elin Hatırası bu bekleyişi bir avuntuya çevirmiyor; adı alınmış, sesi alınmış insanların hikâyesini, kimin fail kimin kurban olduğunu söylemeyi reddeden bir dille geri veriyor.

Yorum yapın