Masthead header

Şizoid okurluk, taşınan kitaplar ve unutulamayan metinler | Gamze Haklı Geray

Kitaplar köşelere yığıldıkça susuzluğum artıyor. Kendimi Portekizcede “saudade” denen o derin melankolik hâlde hissediyorum. Her okunmamış metin ona sanki yakın zamanda sahip olamayacağıma dair bastırılmış bir özlem nesnesi. Salgın, sosyal ilişkilerden hatta birtakım zorunluluklardan bile yaygın kaçınma örüntüsüne neden oldu, beni şizoid bir okura dönüştürdü. Dışarıda bir şeyleri sürekli kaçırma duygusu eşliğinde içeride gittikçe daralan güdük bir evrene kapandım. Dış evren kısıtlandıkça bireysel evrenim dinginleşti. Benliğimizi tam anlamıyla var edebilme endişesi içinde, belki de Maslow’un ihtiyaçlar piramidinin en tepesine tırmandığımızı birbirimize sürekli anımsatıyoruz. Nitelikli metinlerle kendimizi gerçekleştirme yolculuğundayız. 

Ağır ağır hiç ölmeyecekmiş gibi okumak, kelimelerin tadını duyumsamak, cümleleri içselleştirmek kutsal ritüelimiz. Bir kitap bu doygunluğu veremiyorsa elimizden bırakıyoruz. “Tüm iyi kitapların okunması, geçmiş yüzyılların en iyi insanlarıyla sohbet etmek gibidir.” diyen Descartes onca zaman bize zihin ve beden ayırımından bahsetti.  “Cogito ergo sum” dedi. Hislerin rasyonel dünyanın içindeki biricik yerini zamanla kavradık. Kitapların genelde içe kapanıklara daha iyi geldiğini, duyguları sınırlı ifade aralığından çıkarmaya yardım ettiklerini düşündük. Oysa nitelikli bir kitaba her birimizin hem düşünsel hem duygusal gereksinimi vardı. İşte tam da bu noktada kurgunun bizi başka bir karakterin zihnine taşıdığını, yaptıklarını görmemize ve hissetmemize olanak tanıdığını keşfettik. Kendimizinkinden çok farklı yaşam biçimleri ile tanıştık. İç çelişkilerimizde bocalarken nitelikli metinlerdeki o tatlı çatışmalar, oyunlar ve zeki katmanlar gözümüzden kaçtı. Belki de edebiyat dediğimiz derin evrenin içinde her şey bir yanılsamaydı. Yürekli sözcükler ruhları kışkırtıyor, özenle işlenmiş cümleler en masumları bile baştan çıkarıyordu. Bazılarımız işte böyle metinlere deli oluyorduk. 

Carlos Maria Dominguez’in “Kağıt Ev”deki bibliyoman novella kahramanı gibi keşke kütüphanemizden bir yuva inşa edebilseydik. Bir kütüphanedeki kitaplar bizimle yarenlik eden tutarlı ve tutkulu arkadaşlar gibiler. Kendimizi biraz yalnız, biraz da bezmiş hissettiğimizde kolaylıkla sinesine sığınabiliriz. Kitap bize ihanet etmez. Ama ilgi beklediği bir gerçek.

Bibliyoman olmadan, tsundoku hastalığına tutulmadan sade bir bibliyofil olarak varlığımı sürdürmek istiyorum. Ama mümkün olmuyor. Kitapları muazzam bir kütüphanenin raflarına dizmek, çok güzel bir manzarayı izliyormuş gibi seyredebilmek, sık sık elime alıp teker teker koklayabilmek, kapaklarını, sayfalarını avuçlarımda hissedebilmek istiyorum. Zafón’un edebiyata adadığı Rüzgârın Gölgesi’ndeki o “unutulmuş kitaplar mezarlığına” uğruyorum zaman zaman. “Altı yıl sonra bile annemin boşluğu, sözcüklerle bastırmayı hâlâ öğrenemediğim sağır edici bir sessizlik olarak çevremizde asılı duruyordu” cümlesi bir türlü aklımdan çıkmıyor. Daniel’in o gizemli mabette el değiştiren, her kitabın ve cildin ruhunu keşfettiği özel anları bireysel altarımda düşlerken buluyorum kendimi.

2015 yılında Alberto Manguel, Fransa’nın Loire Vadisi’ndeki köy evinden Manhattan’a tek yatak odalı bir daireye yerleşir. Otuz beş bin ciltlik kişisel kütüphanesini dolduran kitapların hangilerini saklayacağına karar vermek zorunda kalır. Kendisini kitaplar, okurlar ve koleksiyoncular arasındaki ilişkilerin doğası, düzen, bellek ve okuma üzerine hayallerin içinde bulur. Kitapları fiziksel olarak bir yerden bir başka yere taşımak, onları kutulara doldurmak, taşındığınız yerde paketleri açmak ve raflara dizmek zahmetli ama bir o kadar da keyifli bir işlem.

Kitabın sonuçta hammaddesinin kâğıt olduğunu biliyoruz. Üstelik ormanın çocukları kollarını feda ediyor onlar için.  Sürdürülebilirlik konusunun  dünyada en ön sıraya yerleştiği bu dönemde yeşil kütüphanelerin oluşturulması gündemde. Kütüphaneleri de yeşillendirmeye uğraşıyorlar. Yeşil okumaların yükselen zamanı. Kaynakları korumak, atık malzemelerin geri dönüşümünü yaratıcı biçimlerde sağlamak, ortak kullanımı geliştirmek ve elektronik yayıncılığı yaygınlaştırarak, zarar verebilecek çevresel etkileri azaltmaya yönelik yöntemler tartışılıyor.

Hangi yöntemle olursa olsun, doğru kitap doğru mekânda mutlaka gelip bizi bulup, yaramıza merhem olacak. Belki Dostoyevski’nin, Orhan Pamuk’un romanları, belki Murathan Mungan’ın, Tomris Uyar’ın satırları, bazen Oğuz Atay’ın, Ferit Edgü’nün öyküleri, ya da Emily Dickinson’ın, Edip Cansever’in, Nazım Hikmet’in dizeleri bizi umutsuzluğun uçurumlarına yuvarlanmadan çekip kurtaracak. Hep öyle olmadı mı? Rüzgârın Gölgesi’nden şu cümle aklımızda kalacak.

“Biz onları dükkânlarda alıp satsak da, gerçekte kitapların sahibi yoktur. Burda gördüğün her kitap bir zamanlar birilerinin en iyi dostuymuş”

Kaynakça

• Manguel. Alberto. Kütüphanemi Toplarken. Yapı Kredi Yayınları. Çevirmen: Yeşim Seber. 2020

• Zafón Carlos Ruis. Rüzgârın Gölgesi. Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı 1. Çevirmen: İdil Dündar. Kırmızı Kedi Yayınevi. 2019

• Domingez Carlos Maria. Kağıt Ev. Çevirmen: Seda Ersavcı. Jaguar Kitap. 2017

Gamze Haklı Geray – edebiyathaber.net (4 Haziran 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r