Masthead header

Şenol Demiroğlu’ndan, “Mi, sol, si, mi, si, sol…” adlı öykü

İçinizden altıya kadar sayarsınız ve başlar hikâye: Adam kadını çok sevmişti… 

İçinizden altıya kadar sayarsınız ve devam eder hikâye: Birazdan yağmur yağacaktı sanki. Perdeyi aralayıp sokağa baktı: Futbol maçı yapan çocuklar, elinden sıkıca tuttuğu oğlu, torunu, kardeşi ya da her neyiyse artık, onunla birlikte ilerleyen çarşaflı bir kadın, kara ve yalnız bir kedi, çamaşırları toplayan komşu, gri bulutlar ve bakkal ve manav ve bakkal ve manavın karşısındaki seyyar köfteci… 

İçinizden altıya kadar sayarsınız ve devam etmeye devam eder hikâye: Kaseti teybe takarak biraz bekledi. Kıs sesi; uyanmasın. Kıstı sesi: Mi, sol, si, mi, si, sol…mi, sol, si, mi, si, sol…  Sessiz ol, nefes alışın bile (bir ölü nefes almaz!) duyulmasın…mi, si, sol… Saatin tik-takları ve futbol maçı yapan çocukların arada bir duyulan cılız bağırışları. Birazdan çökecek karanlık. Hareket mi etti? Hadi biraz daha kıs sesi. …mi, si, sol, mi…yakınız, ne kadar uzak olsak da birbirimizden.[1] Halen şeffaf teni. Pürüzsüz alnı biraz terli. Boş gibi beynimin içi. Korkunun esiriyim ben; ölümün. Susuyorum. Ağır uykusu, uykusu ağır; açmalı mı biraz sesi? Daha fazlası kopup gelemezdi yüreğimizden. Nefes alışverişleri soğukkanlı, sağlıklı, uykusu ağır; ama gene de uyumuyor sanki. Korkuyorum (bir ölü korkmaz!), tedirginim. Altıya kadar sayarsın içinden ve…bir, iki, üç, dört… Daima güveniyoruz birbirimize. Mutfağa gidip çay demlemeli. Uyandığında çayı yudumlayıp gülümsemeli. Yalnız olmadığını bilmeli. Gök gürledi. Yağmur da başlamıştır belki. Çocukların cılız bağırışları, saatin tik-takları ve mi, sol, si, mi… Son kez seviştiğimizde gülümsememişti. Üzgündü belki. Kızgındı ya da. Ya da güvensizdi. Ya da anlamıştı her şeyi. Ve başka hiçbir şeyin yok önemi… Var ama. Kelimelerle düşünmememize rağmen, sözlerle yaşıyoruz (hayır, yaşıyorduk). Mutfağa yöneldi. Uyanırsa uyansın. Zaten uyumuyor ki! Geri dönüp müziğe ses verdi: Açmamıştım daha önce kimseye bu şekilde içimdekileri. Niçin kırgın? Kime öfkeli?… Daha iyi bir seçeneğimiz olmadığı için yaşıyoruz (hayır, yaşıyorlar). Mi, sol, si, mi, si, sol!  Bugün hiç gülümsemedi. Adam ki, onu çok sevmişti. Aşk mı bu, yoksa yalnızlık mı?… Bizimdir yaşam, yaşarız onu kendi bildiğimiz gibi. Huzur verici, dingin. Üşüdüğünü hissetti (bir ölü üşümez!); kahverengi koltuktan kalkıp elektrik ocağının fişini prize taktı. Soğuk. Hayır, sıcak (hayır, bir ölü hissetmez). Telaştı gözlerindeki; o da korkuyordu benim gibi. Biliyordu savunmasız olduğumuzu. Yalnızlık… Öylesine söylemiyorum bu sözleri. Uyumuyor aslında, benim onu izlediğimi biliyor ve o da beni izliyor. Hayır, kapalı gözleri. Olsun, gene de biliyor ve izliyor. Uyuyor ya da. Rüyasında beni görüyor; renksizleşiyor birden görüntü, bilekler, bilekler kan içinde… Belki uyanacak birazdan. Küfredip bir sigara yakacak. Beni hatırlarsa, belki gözleri dolacak. Ocağın ve teybin çalıştığını görünce yaşlandığını ya da delirmeye başladığını sanacak. Aklına ben gelince gözleri dolacak. Yalnızlığından utanacak. Ağlamaya başlayacak. Say içinden altıya kadar! Mi, sol, si, mi… Ve başka hiçbir şeyin yok önemi… Perdeyi aralayıp sokağa baktı: Hayır, yağmur yok ama gökyüzü halen gri. Halen uyuyor. Günler uzuyor. Karanlık çökmedi. Uyandırsam mı?…  Saatin tik-takları, çocukların cılız bağırışları ve müzik: Mi, sol, si, mi, si, sol…mi, sol, si, mi…

İçinizden altıya kadar sayarsınız ve geçmişe döner hikâye: Ellerim, ellerim üşüyor. Hayata dair ufak ve basit ayrıntıları anlamamakta öylesine ısrarcıyız ki, yaşamı kendimize zindan ediyoruz. Mi, sol, si, mi.. Bitimsiz bir uğultu bu; hızlı olabilme çabası; içimizdeki kötücül kahkaha. Yaşıyoruz, niçin yaşadığımız bilmeden ve öğrenebilmek için hiçbir çaba sarf etmeden. Kendi kendimizi hapsedişimizin kaçınılmaz sonucu bu. Mi, sol, si, mi… Ellerim, ellerim üşüyor. Düşünüyorum ölmek üzereyken. Beynim, beynim uğulduyor; ellerim, ellerim çatlıyor. Ne çok zorlaştırıyoruz böyle, ne çok abartıyoruz hayatı. Mi, sol, si, mi… Ne çok yalnızız böyle, ne çok yalnız kalmaya iştahlı. Mi, sol, si, mi… Ellerim, ellerim titriyor; beynim, beynim onu içine çeken karmaşanın nedenini merak ediyor. Yalnızlığa yoruyoruz her şeyi. Kendimizi ulaşılmaz kabul ediyoruz. Başlı başına bir tabuyuz biz; başlı başına bir neden, başlı başına bir sonuç. Tanrının tunçtan heykelleriyiz; öylesine duyarsız işte, duyarsız kalmakta öylesine inatçı. Ama diyoruz bazen, ama… Mi, sol, si, mi… Sonunu getiremiyoruz cümlenin; beynimiz, beynimiz uğulduyor. Ne çok gri var şu dünyada; ne çok siyah, ne çok ak. Şaşıp kalıyoruz. Dört dönüyor dünya etrafımızda, kendimizi yaşamın merkezi varsayıyoruz. Mi, sol, si, mi… Ne çok yanılıyoruz şu yaşamda, ne çok başkalarında arıyoruz hatayı. Mi, sol, si, mi… Ellerim, ellerim üşüyor; çatlıyor ellerim, beynimin izinden gidiyor. Yasak bize mutluluk. Kendi çığlığımızda yitiyor, içinde yittiğimiz kendi çığlığımızı bile duyumsayamıyoruz. Zordur tabii; her şey zor. Beynimizin içindeki tabu bu: Zordur her şey, her şey zor! Mi, sol, si, mi… Yıkamıyoruz setlerimizi, kendi sığ sularımızda boğuluyoruz. Ne çok saçma düşünce var şu dünyada; ne çok yasak, ne çok yalan. Kendimizi harcıyoruz. Acımıyoruz. Ellerimiz, ellerimiz beynimizin izinde: Üşüyoruz. Dönüp ardımıza bakıyoruz; yanıldığımızı anlayamıyoruz. Yanılgı bu, bu tabularımızın kaçınılmaz sonucu. Mi, sol, si, mi… Beynim, beynim uğulduyor. Sızlıyor şakaklarım; sessizlik beni içine çekiyor. Ne çok sessizlik var şu dünyada, ne çok gürültü. Mi, sol, si, mi… Gözlerim, gözlerim ellerimin izinden gidiyor. Aşk değil bu, sevgi değil. Ölüm bu; anlayışsızlık, anlayışsızlığın en koyusu. İçimden taşıyorum, içim beynim sanki; düşünemeyen bir beyin. Mi, sol, si, mi… Silmeye çalışıyorum her şeyi; ellerim, ellerim sonra; üşüyen ellerim. Gözlerim iz sürüyor. Ne çok yalan var şu dünyada, ne çok saçmalık. Ne çok soru var şu dünyada, ne çok uğultu. Ellerimi ısıtmaya çalışıyorum. Mi, sol, si, mi… Beynimin hükümlerine karşı geliyorum. Ne çok zorlaştırıyoruz hayatı, ne çok abartıyoruz. Kendimizi yaşamın hükümdarı varsayıyoruz. Yalan bu, yalanın farkında olamama. Gözlerim, gözlerim bağlı. İlerliyorum. Ağırlaşıyor nefesim; gökyüzü, gökyüzü üzerime devriliyor. Yalnızım. Ellerim, ellerim üşüyor. Mi, sol, si, mi… Ölüyorum… 

İçinizden altıya kadar sayarsınız ve kaldığı yerden devam eder hikâye: Saçlarını okşamaya başladı; uzun, dalgalı saçlarını. Kıpırdadı, uyanacak gibi oldu bir an, ama uyanmadı. Uzamış gibiydi kirpikleri. Sağ kaşının üstündeki küçük yara izini okşadı. Eğilip tenini kokladı; deniz kokuyordu. Burnunun kenarındaki küçük kırmızı sivilceyi sevdi. Saçlarını okşadı bir kez daha; deniz kokan, kahverengi saçlarını. Aniden çekti elini saçlarından. Hayır, uyanmamıştı ama elleri yoktu. Her yere baktı, bulamadı. Gözleri doldu (hayır, bir ölü ağlamaz!). Kahverengi koltuğa büzüştü, ağlamaya başladı (hayır, bir ölü ağlamaz!). Sende arayıp buluyorum güveni. Belki de diye düşündü, sonunu getiremedi. Mi, sol, si, mi… Üzgündü; son kez seviştiğimizde üzgündü. Kes sesini, düşünme, uyusun. Beceremedi. Ellerin ona gitti, ondalar şimdi. Müziğe ses verdi. Yeni bir şey getiriyor her gün bizim için. Perdeyi kanlı bileğiyle aralayıp sokağa baktı: Hava kararmış, çocuklar gitmiş, yağmur başlamıştı. Elleri, orada, ince ince çiseleyen yağmurun altındaydı. Bir başkasının elleri gibi baktı ellerine: Onda değiller… Açık görüşlüyüz farklı bir bakış açısı için. Saatin tik-takları ve çiseleyen yağmur. Belki birazdan bir fırtına kopardı, hiç kimse sağ kalmazdı. İnce ince çiseleyen yağmur, kopan fırtına ve sonra, evet, artık yokuz (hayır, onlar yok). Mi, sol, si, mi… Hırçınlığına küfredip, kendine kızdı. Ölüm uyumsuzu bir adam; ölüm tutsağı… Ve başka hiçbir şeyin yok önemi. Yalnızız. Saçmayız. Saçma sapanız. Yanıldık. Hep yanılacağız. Korkuyoruz. Hep korktuk. Hep korkacağız. Ama…asla umursamadım onların yaptıklarını, asla umursamadım onların bildiklerini…ama…ama ben biliyorum… Yanına koşup elini tuttu. Evet, uyanmıştı işte. Müziği duyunca şaşırdı. Halen eşsizdi gözleri. Şarkıya eşlik etmeye başladı: Mi, sol, si, mi… Elektrik ocağının takılı olduğunu fark edince bir kez daha şaşırdı, gülümsedi. Halen eşsizdi gülümsemesi. Bir sigara yaktı. Kahverengi koltuğa oturdu, kalktı. Perdeyi aralayıp sokağa baktı. Fark etmedi elleri. Fark etse kesin ağlardı. Ağlamadığına sevindi, kadını çok sevmişti. Müziğe ses verip şarkıya eşlik etti: Ve başka hiçbir şeyin yok önemi. Birlikte önce tuvalete sonra banyoya girdiler. Üzerlerine ılık bir su boşandı. Deniz kokuyordu teni, gülümsedi. Gülümseyince sanki dünyalar onun oldu, kadını çok sevmişti… 

İçinizden altıya kadar sayarsınız ve…mi, sol, si, mi, si, sol…       
[1] Nothing Else Matters / Metallica

Ç o k   O k u n a n l a r