
Giriş
Kent mekânının nasıl üretildiği ve kentsel yaşamın kimlere ait olduğu sorusu, toplumsal eleştiri ve edebiyatta sıkça işlenen bir temadır. Fransız sosyolog Henri Lefebvre’in “şehir hakkı” kavramı, kentsel yaşam üzerindeki hak sahipliğini ve bunun toplumsal boyutlarını sorgulayarak kentte dışlanan kesimlerin durumuna ışık tutar. Günümüz öykücülerinden Cabir Özyıldız, Eski Zaman Türküsü (2023) ve Dünyanın Bütün Karıncaları (2025) başlıklı öykü kitaplarında benzer bir sorgulamayı kurmaca aracılığıyla yapmaktadır. Bu eserlerde yer alan öyküler, Adana ekseninde işçi sınıfının, yoksulların ve toplum dışına itilmiş bireylerin şehir deneyimlerini samimi ve çarpıcı bir biçimde gözler önüne serer. Özyıldız’ın öyküleri, kentsel mekânda yaşanan dışlanmayı gündelik hayat mücadeleleri üzerinden aktarır. Bu yazıda, söz konusu iki öykü kitabındaki kent dışlanması teması, Lefebvre’nin kuramı çerçevesinde incelenecektir.
Henri Lefebvre ve “Şehir Hakkı”
Lefebvre’in “şehir hakkı” kavramı, kentte yaşamaya ve kenti dönüştürmeye yönelik kolektif bir hak iddiasını ifade eder. Bu kavram, kentsel mekân üzerindeki hakim ekonomik ve politik güçlere karşı, o kentin sakinlerinin söz ve karar hakkını vurgular. Lefebvre, şehir hakkının “üstün bir hak biçimi” (2015, s. 151) olduğunu belirtir; bu hak, bireyin özgürlük talebini, toplumsallık içinde kendini gerçekleştirme arzusunu ve yaşama mekânı üzerindeki haklarını bir arada içerir. Başka bir deyişle şehir hakkı, barınma ve habitat hakkını, kentsel yaşama katılım ve kentsel mekânı sahiplenme haklarını da bünyesinde toplar; ancak bu sahiplenme, mülkiyet anlamında değil, kullanım değeri temelinde anlaşılmalıdır. Lefebvre şehir hakkını, mevcut yasal hak kategorilerinin ötesinde, neredeyse “bir çığlık ve bir talep” (s. 132) olarak tanımlar. Bu vurgu, kent sakinlerinin maruz kaldığı dışlanma ve adaletsizliklere bir tepkiyi ve aynı zamanda daha adil bir kentsel yaşam özlemini dile getirir. Nitekim şehir hakkı, kente erişim veya kenti ziyaret hakkı değil, yeniden şekillenmiş bir kentsel yaşamın hakkı olarak formüle edilir; Lefebvre bunu “basit bir ziyaret etme ya da geleneksel şehre dönme hakkı olarak düşünülemez. Sadece dönüşmüş, yenilenmiş kentsel yaşam hakkı olarak formüle edilebilir” (s. 132) şeklinde ifade eder.

Lefebvre, modern kentleşme süreçlerinin toplumu bütünüyle dönüştürdüğünü ve “toplumun bir bütün halinde kentleşmekte” (aktaran Şimşek ve Öner, 2019, s. 139) olduğunu öne sürerek şehir hakkını tarihsel ve toplumsal bir devrim perspektifine oturtur. Kent, artık sadece bir yerleşim alanı değil, kapitalizmin ve modernitenin merkezinde yer alan bir toplumsal ilişkiler bütünüdür. Bu bağlamda şehir hakkı, kenti bu ilişkilerin yarattığı eşitsizliklerden arındırarak yeniden toplumun geneli için yaşanabilir kılma mücadelesini içerir. Lefebvre’e göre şehir hakkı, özellikle işçi sınıfı açısından kritik bir öneme sahiptir; çünkü kapitalist kentleşme, işçi sınıfını “merkezlerden çeperlere sürüp şehirden yoksun bırakarak” (s. 159) onu kendi emeğinin ürünlerinden uzaklaştırmıştır. Dolayısıyla şehir hakkı, en başta kentin yaratılmasında payı olan ancak kentin nimetlerinden dışlanan emekçilerin kente dair söz ve karar hakkını geri talep etmesidir. Bu talep, kentsel mekânın kullanım değerinin (örneğin barınma, kamusal alanlar, sosyalleşme imkânlarının) öncelik kazanmasını, değişim değeri tarafından (rant, piyasa dinamikleri) belirlenmiş kent düzenine karşı çıkılmasını içerir.
Lefebvre’in kuramında şehir hakkı, aynı zamanda kentin “toplumsal yapıt” (s. 69) olarak görülmesiyle ilişkilidir. Kent, yaşayanların kolektif eseridir ve bu nedenle onun üzerinde hak sahibi olmak, kenti şekillendiren süreçlere katılmak anlamına gelir. Şehir hakkının özü itibariyle talep ettiği şey, tüm kent sakinlerinin kenti yeniden yapma, kendi hayatlarını mekân aracılığıyla kurma hakkıdır. Şehir hakkı, bu yönüyle, barınma, çalışma, eğitim gibi klasik sosyal hakları da aşan, onları kentsel boyutta bütünleştiren bir çerçeve sunar. Kentsel mekânın toplumsal üretimine vurgu yaparak, mekânın nasıl hiyerarşiler ve iktidar ilişkileri tarafından şekillendirildiğini ve bu şekillenişin değiştirilebileceğini ifade eeder. Bu bağlamda, Cabir Özyıldız’ın öykü kişilerinin yaşadığı yoksulluk, dışlanma ve mekânsal adaletsizlikler, şehir hakkının yoksunluğu olarak okunabilir. Aşağıda, mekânın merkez-çeper ayrımı, gündelik hayat pratikleri, emek ve yoksulluk ile kimlik ve görünürlük boyutlarında bu kuramsal kavramın izlerini, Özyıldız’ın öykülerinden somut örneklerle ele alacağım.
Mekânın Toplumsal Üretimi
Lefebvre’e göre mekân, toplumsal ilişkilerin ürünü ve üreticisidir; bu nedenle kent mekânı iktidar ve sermaye birikimi süreçleri tarafından “soyut mekân” niteliğinde biçimlendirilirken, toplumsal eşitsizlikleri de görünür kılar (Şimşek ve Öner, 2019, s. 140). Kapitalist kentlerde toplumsal sınıflar ve gruplar mekânsal olarak ayrışır; ekonomik ve politik güç odakları kentin merkezlerinde yoğunlaşırken, yoksullar ve dışlananlar kentin çeperlerine, sınır bölgelerine itilir. Bu merkez-çeper ayrımı, sadece coğrafi bir olgu olmayıp toplumsal dışlanmanın mekândaki yansımasıdır. Nitekim Lefebvre, modern kentte ayrıcalıklı azınlığın artık kent merkezlerinde dahi ikamet etmediğini, uçaklar, oteller, yatlar gibi “her yerde ve hiçbir yerde” (2015, s. 133) olabilen mekânlarda yaşadığını; buna karşın geniş kitlelerin banliyölerde, kenar mahallelerde, “konut gettolarında, eski şehirlerin kokuşmuş merkezlerinde” (s. 133) sefalet içinde debelendiğini vurgular. Kent mekânı, bu anlamda, toplumsal hiyerarşinin coğrafi bir haritasını sunar.
Cabir Özyıldız’ın öyküleri, Adana şehrini arka plan alarak bu merkez-çeper çelişkisinin insani boyutunu ortaya koyar. Örneğin Eski Zaman Türküsü’ndeki “Kayıt” başlıklı öyküde geçim derdi ve aile yükleriyle bunalmış bir baba gece vakti şehrin ortasından geçen nehir üzerindeki köprüde oturmaktadır. Etrafındaki mekân tasviri, kentin merkezinde yer alan ihtişam ile çeperdeki yoksulluğun çarpıcı karşıtlığını ortaya serer: Bir yanda Adana’nın simgesi olan görkemli Merkez Cami’nin altı minaresi geceye ışık saçmakta, hemen yanında kentin geçmiş medeniyetlerine ev sahipliği yapmış Arkeoloji Müzesi karanlıkta küskün durmaktadır. Öte yanda ise köprünün hemen yakınındaki Zübeyde Hanım Parkı’nda evsiz sokak çocukları, üzerlerine eski battaniyeleri sarınmış vaziyette açık havada uyumaya çalışmaktadır. Bu manzara, kentin merkezindeki ihtişam ile çeperdeki sefaletin iç içe geçtiği bir sınır mekânına işaret eder. Babanın baktığı doğrultuda yükselen beş yıldızlı otel (Hilton), “bütün muktedirler gibi şehre, nehre ve köprüye yukarıdan bakarken” (Özyıldız, 2023, s. 70) onun hemen dibinde kentin sanayi bölgesinin atıklarını nehre taşıyan pis kokulu bir kanal akmaktadır. Bu betimleme, ekonomik gücün ve merkeziyetin simgesi olan yapıların, kentin yoksul kesimleri ve kirlenmiş çevresi üzerinde fiziksel ve sembolik bir tahakküm kurduğunu gösterir. Öykü kişisi olan baba, tam da bu tahakkümün sınırında durmaktadır: Ayaklarını köprüden boşluğa sallandırmış, bir yanda pırıltılı şehir silueti, diğer yanda karanlık suyun kenarında titreşen sefalet görüntüsü… Bu eşikte karakterin içine düştüğü boşluk hissi, mekânın toplumsal çelişkilerinden beslenir. Kentin merkezinde olması gereken kamusal bir park, evsiz çocuklar için bir geceleme mekânına dönüşmüş; kentin gururu olan cami ve modern otel ise bu çocukların üzerine ışık ve gölge oyunları düşüren uzak ve ulaşılmaz yapılara dönüşmüştür.
Benzer şekilde, Dünyanın Bütün Karıncaları kitabındaki öyküler de merkez-çeper ayrımını vurgulayan sahneler içerir. “Tablası Turunç Ağacına Bağlı” öyküsünde yazar, yoksul bir mahalledeki avlu yaşamını resmeder. Öykünün başında, anlatıcı “avlu, Umut filminden fırlamışçasına yoksul ve dağınık” (2025, s. 46) diyerek mekânı tasvir eder. Bu gönderme, Yılmaz Güney’in Umut filmindeki yoksulluk sahnelerine atfen, kentsel çeperdeki mekânların sefaletini gözümüzde canlandırır. Avlu içinde, kıt kanaat geçinen aileler ve türlü etnik kökenden çocuklar bir aradadır. Bu yoksul mahalle avlusu, kentin merkezindeki düzenli ve bakımlı semtlerden uzakta, adeta gözden çıkarılmış bir çeper bölgesini temsil eder. Öyküde, seyyar satıcılık yaparak geçinmeye çalışan Necati, gece vakti satış tablasını evinin avlusundaki bir turunç ağacına zincirle bağlar, zira kamusal alanda kendine bir yer edinmek için evinin avlusunu kullanmak zorundadır. Ancak sabah olduğunda turunç ağacına bağladığı tablasının çalındığını fark eder; bu olay, kentin çeperlerinde yaşanan güvensizlik ve mülksüzleştirme hissini pekiştirir. Kent merkezlerinde güvenlik ve mülkiyet korunurken, çeperdeki yoksul mahallede bir insanın ekmek teknesi bir gecede yok olabilmektedir. Bu durum, mekânsal ayrışmanın hayatlar üzerindeki etkisini somutlar: Merkez, sermayenin ve düzenin mekânı iken; çeper, hayatların kolayca altüst olabildiği kırılgan bir mekândır.
Özyıldız’ın öyküleri, bu tür mekânsal karşıtlıklar aracılığıyla kentin toplumsal üretimini gözler önüne serer. Merkez, sadece coğrafi değil, sınıfsal bir merkezdir; güç ve iktidarın yoğunlaştığı, “hakim üretim biçimlerinin gerekliliklerine göre donatılmış” (Şimşek ve Öner, 2019, s. 149) bir mekândır. Çeper ise kentin dışladığı, görmezden geldiği hayatların mekânıdır. İki bölge arasındaki sınırlar, örneğin bir nehir veya tren yolu, fiziksel olduğu kadar semboliktir de. Kent mekânı, sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda parçalanırken, merkez ile çeper arasındaki uçurum derinleşir. Öykülerde köprü, park, avlu gibi geçiş ve karşılaşma mekânlarının kullanımı, bu uçurumun fark edildiği anlara vesile olur. Babasının omuzlarında geçim yüküyle bunalmış karakter, köprüde durup ışıl ışıl otelle karanlık parkı aynı anda gördüğünde; ya da Necati, avlusunda çalınan tablasının ardından umudunu yitirdiğinde, kentsel mekânın adaletsiz dağılımı tüm çıplaklığıyla ortaya çıkar. Böylelikle, Özyıldız’ın anlatılarında kent, tarafsız olmaktan çıkar; bizzat karakterlerden biri haline gelerek onları kuşatan, sınırlayan veya dışlayan bir unsur olarak belirir.
Gündelik Hayatın Kuşatılması
Lefebvre, modern kapitalist toplumda gündelik hayatın sıradan görünen ayrıntılarında bile sistemin ideolojisinin ve tahakkümünün izlerini sürer. Ona göre gündelik hayat, bireyin yaşama alanını oluşturan ev, işyeri, sokak gibi mekanlarda süre giden ve çoğu zaman baskı altına alınmış pratiklerin bütünüdür (s. 137). Kentte yaşayan emekçiler ve yoksullar için ev yaşamı, sokaktaki yaşam ve karşı karşıya kaldıkları kurumsal yapılar (örneğin okul, hastane, polis, belediye) birbirine eklemlenerek bir kuşatma durumu yaratır. Birey, evinin mahremiyetinde dahi ekonomik sıkıntıların ve toplumsal normların baskısından tam anlamıyla kurtulamaz; sokak ise kamusal bir alan olmakla beraber güvencesizlik ve tehlikelerle doludur; kurumsal düzlemde ise yoksul ve dışlanmış kesimler genellikle otoritenin sert yüzüyle karşılaşır.
Cabir Özyıldız’ın öykülerinde gündelik hayatın bu çok boyutlu kuşatılmışlığı güçlü bir şekilde hissedilir. Ev ortamı, çoğu zaman bir sığınak olmaktan uzaktır. “Üç Beş Taksit” öyküsündeki verem hastası baba karakteri, ameliyat sonrasında evinde istirahat ederken bile zihni borçları ve aile sorumluluklarıyla meşguldür. Hastane dönüşü “eskimiş damatlık karyolasına yanlamasına kurulup” (2023, s. 82) başucundaki kum kovasına tükürük biriktirirken, çocuklarının geleceği ve ömrünün kısalığı üzerine düşüncelere dalar. Evde, pencerelerinde parmaklıkların ardında geçirdiği günler, ona adeta bir hapishaneyi andırır: “Bunca zaman, burada, kışları baklava dilimi pencere demirlerinin arkasında […]” (s. 81) diyerek yaşadığı içe kapanmayı dile getirir. Yine aynı öyküde babanın eşi ve çocuklarıyla ilişkisi, ev içi gündelik hayatın ne denli zorlu olduğunu gösterir. Karısı gündelikçi olarak zenginlerin evlerine temizliğe giderken, baba evde hastalığıyla boğuşur; küçük çocuklar okula gitmekte, büyük kız Zehra evin bakım yükünü paylaşmak için eğitimini bırakıp bir atölyede çalışmaktadır. Ev, bu aile için dinlenme ve huzur alanı değil; tam tersine hastalık, yoksulluk ve bitmeyen işlerin iç içe geçtiği bir mücadele alanıdır. Baba, “hiçbir şey değişmeyecek […] yalnızca gerçekleşecek olanı bir süre erteleyecekler” (s. 80) diyerek ameliyatın dahi gündelik hayatın yükünü hafifletmeyeceğini düşünür. Nitekim evde iyileşme sürecinde bile çocuklarına söz verdiği değişiklikleri yapamaz, eski alışkanlıklarının ve çaresizliğinin pençesinde kalır. Bu örnek, ev içi yaşamın, yoksul emekçiler için, ekonomik kaygılar ve sağlık sorunları tarafından nasıl kuşatıldığını gösterir.
Sokak ve genel anlamda kamusal alan, Özyıldız’ın öykülerindeki karakterler için bir diğer mücadele cephesidir. Sokak, bir yanıyla özgürlük ve kaçış mekânı gibi görünse de, aslında en sert dışlanma pratiklerinin yaşandığı yerdir. “Nazê” öyküsü, sokakta yaşamak zorunda kalan çocukların hikâyesini anlatır. Anlatıcı, “Bizden üç yaş büyüktü. Adım Nazê demişti. Doğrusu neydi hiçbirimiz umursamamıştık. Sonuçta sokaklarda yaşayanlar olarak adsız ve kimsesizdik” (s. 34) diyerek sokakta büyüyen çocukların kimliksizliğine vurgu yapar. Sokak, bu çocuklar için ne bir oyun alanı ne de bir keşif mekanıdır; aksine barınma, korunma ve hayatta kalma mücadelesinin verildiği sert bir dünyadır. Nazê’nin geldiği yeri tarif ederken kullandığı ifade çok çarpıcıdır: “Esmerliğin ve kırık cümlelerin suç sayıldığı bir yerden geldiğini söyledi” (s. 34). Bu cümle, etnik kimliğinden dolayı memleketinde dışlanmış bir çocuğun sokağa düşmüş olduğunu ve kentte de aslında bu damgayla yaşamaya çalıştığını gösterir. Öyküde Nazê ve diğer sokak çocukları parklarda yatıp kalkmaktadır. Gece vakti park köşelerinde kendilerine göre bir düzen kurmaya çalışırlarken, sokak aynı zamanda tehlikelidir: “Ara sıra çükü buruşuk sübyancılar, adi hırsızlar, cüssesine güvenen soysuzlar, Nazê’ye çökmek isteyenler tebelleş olurlardı” (s. 35) diye anlatılır. Yani özellikle genç bir kız olan Nazê, sokakta hem cinsel istismar hem şiddet tehdidi altındadır. Ancak Nazê bu saldırılara karşı kendi keskin direniş yöntemini geliştirmiştir. Cebinde taşıdığı falçatayı ustalıkla kullanarak kendini savunur; hatta polisler onu yakalayıp götürmeye kalkıştığında, vücudunu siper ederek falçatayla kendi boynunu kesmeye kalkışır ki kimse yaklaşamasın. “Polisler […] uğraşılmaz bu deliyle deyip, basıp gitmişler” (s. 35-36) cümlesi, kurumların bile sokak çocuklarına yaklaşımının ne kadar sert ve dışlayıcı olduğunu ima eder. Sokak, Nazê için özgürlüğün mekânı gibi görünse de, aslında her an kurumsal veya kriminal bir müdahaleyle kuşatılabileceği bir alandır. Nazê’nin hikayesi, sokakta yaşamanın getirdiği ağır bedeli ve gündelik hayatının sürekli bir tehdit altında olmasını apaçık gösterir.
Yoksul kent sakinlerinin kurumlarla ilişkisi de genellikle çatışmalı ve dışlayıcı bir biçimde öykülerde yansıtılır. Yukarıda değinilen Nazê örneğinde, devletin kolluk gücü olan polis, sokak çocuklarına yardım eli uzatan bir kurum değil; onları toplayıp ortadan kaldırılması gereken nesneler gibi gören bir otoritedir. Nazê’nin polise karşı kendini yaralayacak kadar keskin bir tepki göstermesi, kurumlara duyulan güvensizliğin sonucudur. Onlar için herhangi bir sosyal hizmet mekanizması devreye girmediğinden, polisin varlığı sadece cezalandırma ve yakalama ile eş anlamlı hale gelmiştir. “Üç Beş Taksit” öyküsünde baba, engelli oğlu Ali’nin bakımını evde kendi olanaklarıyla sağlamaktadır: “Ali ilk çocuğu, vücudu tekerlekli sandalyesiyle bütün, sürekli kızgın ve konuşmaktan yoksun. Günde dört kez altı alınıyor […]Tam on sekiz sene, bir kez bile of demeden baktı […]” (2023, s. 70) diye eşinin fedakarlığını düşünür. Bu cümlede, engelli bireylerin bakımının tamamen aileye terk edildiği, kamusal bir destek sisteminin yokluğu sezilir. Anne, sosyal hizmetlerden destek almak yerine gündüzleri temizlik işine giderken, evde de engelli evladına bakmak durumundadır. Kurumsal anlamda toplum, bu ailenin gündelik hayat yükünü paylaşmamaktadır. Çocukların eğitimine dair zorluklar da mevcuttur; baba, “küçükler okula, Zehra atölyeye, karım da temizliğe gittiğinde kalıyorum sofada bir başıma” (s. 85) derken, aslında kızının ekonomik nedenlerle okuldan ayrılmak zorunda kaldığını ve bir atölyede çalıştığını belirtir. Eğitim kurumu, yoksul ailelerin çocukları için bir basamak olmaktan ziyade, maddi imkansızlık yüzünden terk edilen bir ayrıcalık haline gelir.
Dolayısıyla, gündelik hayatın kuşatılması teması, Özyıldız’ın eserlerinde ev, sokak ve kurum üçgeninde somutlanır. Ev içi emek (özellikle kadınların görünmeyen emeği) ve hastalıklar, sokaktaki şiddet ve belirsizlik, kurumsal düzeyde yardım yerine yaptırım mekanizmaları, karakterlerin yaşamında bir sürekli gerilim durumu yaratır. Kapitalist düzen, insanların en mahrem alanlarına (ev yaşamına) sızar, kamusal alanda onları rekabete ve korkuya maruz bırakır, devlet kurumları eliyle de onları edilgen ve itaatkâr kılmaya çalışır. Öykülerdeki karakterler, bu çok cepheli kuşatma altında hayatta kalma stratejileri geliştirmeye çalışırlar; ancak bu stratejiler çoğu zaman çatışma, şiddet veya içe kapanma şeklinde tezahür eder. Nazê ve arkadaşları bir süre birbirine tutunarak sokakta kolektif bir yaşam kurmaya çalışsalar da, Nazê’nin ayrılmasıyla grup dağılır; aile içinde birlik olmaya çalışan baba figürü, yine de çaresizce içine kapanır; Necati’nin avlusundaki komşular, birlikte hareket etmek yerine kendi derdine düşmüştür. Sonuç olarak gündelik hayat, bu karakterler için bir dayanışma ve nefes alanı olmaktan çok, her gün yeniden katlanılması gereken bir mücadele alanıdır.
Emek, Yoksulluk ve Kent Dışlanması: Müştereklerin Kaybı
Şehir hakkı kavramı, kent yaşamının nimetlerinin (iş, konut, ulaşım, sosyalleşme, kültür vb.) adil dağılımını içerir, “şehir her türden ve sınıftan insanın […] müşterek bir yaşantıyı ürettiği bir mekandır” (Harvey, 2012, s. 117). Oysa kapitalist kentte emeğin sömürülmesi ve yoksulluğun yoğunlaşması, geniş kesimleri bu müşterek nimetlerden mahrum bırakır. Müştereklerin kaybı, kentsel mekânda aslında herkesin ortak kullanımına açık olması gereken kaynakların ve alanların yoksullar aleyhine erişilemez hale gelmesini imler. David Harvey, modern kentlerde neoliberal politikalarla birlikte kamusal alanların ve hizmetlerin metalaştırılması sonucu kent yoksullarının ortak değerlerinin ellerinden alındığını vurgular ve “neoliberal dönemeç zengin elitlere sınıf iktidarını iade etti” (s. 57) diye belirtir. Lefebvre de benzer şekilde, kentin “kullanım değerine” (2015, s. 24) özelliklerinin (örneğin barınma hakkı, temiz çevre, boş zaman değerlendirme imkânları) piyasa güçlerince aşındırıldığını ifade eder. Bu süreçte emeğiyle var olan insanlar, hem emek süreçlerinde sömürülerek yoksullaşır, hem de kentin sunduğu ortak yaşam alanlarından dışlanır.
Cabir Özyıldız’ın öykülerinde emeğin değersizleşmesi ve yoksulluğun kuşaklar arası bir kader haline gelmesi belirgin temalardandır. “Üç Beş Taksit” öyküsünün kahramanı olan baba, gençliğinde matbaada çalışmış, ancak kazandığı parayı kumara ve içkiye yatırmış, düzenli bir iş hayatı kuramamıştır. Ortaokuldan terk olduğunu, eline geçen fırsatları değerlendiremediğini itiraf ederken, aslında eğitim ve istihdam sisteminin alt basamaklarında kalan pek çok yoksul gencin hikâyesini yansıtır. Evlendikten sonra da “yine kumarda, orda burda sürtüp durdum” (Özyıldız, 2023, s. 79) biçiminde özetlenen bu döngü, emeğin kendisi ve ailesi için bir çıkış yolu olamadığını gösterir. Baba, ömrünün sonunda geriye bakıp çocuklarına “üç beş taksit” borçtan başka bir miras bırakamadığını fark eder; bu borç hem maddi anlamdadır (ailesinin boynunda kalan borçlar) hem de manevi anlamda (onlara veremediği daha iyi bir hayat) bir yüktür. Bu, kentsel yoksulluğun nesilden nesile aktarılmasının dramatik bir ifadesidir. İşçi sınıfının “faaliyetinin en iyi ürünlerinden koparılması” (Lefebvre, 2015, s. 159) durumu tam da budur: Baba tüm ömrünü çalışmaya harcamış olsa da, bunun ürünü ne kendisine ne ailesine refah getirmiş; aksine sağlık kaybı ve borç kalmıştır. Öyküde babanın ölümüyle çocuklarına kalan yoksulluk, tam da bu mahrumiyetin sonucudur. Büyük kızı Zehra’nın küçük yaşta okuldan ayrılıp atölyede düşük ücretli işe başlaması, ailenin müşterek elinden alınması demektir. Anlatıcı, “kim bilir ne olacak halleri?” (Özyıldız, 2023, s. 79) diyerek çocuklarının akıbetine dair karamsarlığını dile getirir. Yani kentsel yoksulluk, sadece bir kuşağın değil, sonraki kuşakların da şehirde dışlanmış konumda kalmasına yol açmaktadır.
Özyıldız’ın öykülerinde “emeğin aşırı düzeyde sömürüsü” (Harvey, s. 106) ve karşılığının alınamaması ile “yoksulluğun […] birikimi” (s. 187) ve sürekli olarak yeniden üretilmesi, kent yaşamının acımasız gerçekleri olarak karşımıza çıkar. “Tablası Turunç Ağacına Bağlı” öyküsündeki Necati karakteri, işsiz kaldığı için kendi küçük girişimini kurmaya çalışır: yaz sıcağında bici bici tatlısı satmak üzere bir seyyar tabla ayarlamıştır. Bu, aslında kent yoksullarının geçinebilmek için yaratıcılıkla bulduğu bir çözümdür: kayıt dışı, sermaye gerektirmeyen bir sokak satıcılığı. Necati, büyük hayallerle tablasını onarıp temizler, buz kalıplarını hazırlayıp satışa çıkacağı göl kenarını planlar. Fakat bu girişimin başarısı daha başlamadan sekteye uğrar; tablası çalındığında Necati’nin tek sermayesi de elinden gitmiş olur. Öyküde Necati’nin gece rüyasında kendini başarılı bir satış yaparken görüp sabah kalktığında tablasının yerinde olmadığını fark etmesi, emekçinin hevesinin ve müşterek bir yaşam kurma hayalinin nasıl çalındığını sembolik biçimde gösterir. Necati’nin öfkesi sönmüş, yerine ağır bir yılgınlık geçmiştir. Bu hikâye, kentsel ekonomi içinde yoksulların maruz kaldığı prekaryalığın altını çizer: Güvencesizlik ve sürekli risk altında olma hali. Kentte yaşamlarını idame ettirebilmek için müşterek alanlarda küçük ölçekli faaliyetlere bel bağlayan yoksullar, en ufak bir sarsıntıda her şeylerini kaybedebilmektedir. Bu da onların kentle kurdukları bağın ne kadar kırılgan olduğunu, şehir hakkından ne denli yoksun olduklarını gözler önüne serer.
Müştereklerin kaybı, Özyıldız’ın öykülerinde mecazi ve somut anlamlarda da izlenebilir. Somut anlamda, kamusal park, meydan, sokak gibi ortak kullanıma ait mekânlar yoksullar için güvensiz veya erişilmezdir. Örneğin “Üç Beş Taksit” öyküsündeki baba karakteri, “kızını bir gün olsun elinden tutup parka götürememiş” (Özyıldız, 2023, s. 76) olmanın hüznünü yaşar. Oysa park, bir şehirde tüm çocukların yararlanabileceği bir müşterek alan olmalıdır; ancak yoksulluk, bu en basit keyfi bile aileden esirgemiştir. Aynı baba, kızına ucuz bir saç tokası bile alamamıştır; evlatlarıyla arasında hissettiği mesafenin bir nedeni de budur: “Simsiyah saçlarına ucuzundan da olsa bir toka almamış, bir gün olsun elinden tutup parka götürmemiş, ona masallar anlatmamış bir babayla ne konuşacaktı ki yavrucak?” (s. 76) diye kendi yetersizliğini sorgular. Burada bir babanın çocuğuna vakit ayırma, onu kamusal alanda gezdirme ve küçük de olsa hediye alma imkânından yoksun oluşu, yoksulluğun aile içi ilişkilerde yarattığı tahribatı gösterir. Müşterek yaşam deneyimleri –örneğin ailecek park gezisi, sinema, bayramlık alma vs.– bu aile için gerçekleşmemiştir. Bu kayıp, maddi olduğu kadar manevidir de; aile üyeleri arasında paylaşılması gereken güzel anılar, kentin sunduğu olanaklardan faydalanarak kurulamamıştır.
Öte yandan mecazi anlamda müştereklerin kaybı, toplumsal dayanışma ve ortak kimlik hissinin yitimini de akla getirir. Öykülerde yoksulluğun getirdiği utanç ve çaresizlik duyguları, karakterleri yalnızlığa iter. “Nazê” öyküsünde, Nazê’nin bir gün ortadan kaybolması üzerine sokak çocukları dağılıverir: “Bizi terk ettiğini fark ettiğimizde içimizdeki yalın ayak, korkusuz çocuklar birer birer öldü” (s. 36) ifadesi, onların ruhlarındaki çocukluk cesaretinin söndüğünü belirtir. Bu, müşterek dayanışma duygusunun da kaybıdır. Bir arada durarak hayatta kalmaya çalışan bu kolektif, lider figürü kaybolunca çözülür. Benzer biçimde Necati, tablası çalındığında komşularından medet ummaz; öfkeyle küfürler savurur, ancak etraftaki herkes kendi derdindedir. Analar pencerelerden hırsla bağırır, çocuklar kaçar; kimse birlikte hareket ederek güvenliği sağlamayı düşünmez. Bu da kentsel yoksulluğun yarattığı güvensizlik ortamında ortak değerlerin ve komşuluk dayanışmasının nasıl aşındığını gösterir.
Lefebvre, şehir hakkının gerçekleşebilmesi için kentsel yaşamın kullanım değerinin tekrar öne çıkarılması, yani kentin bir “eser” olarak yeniden ortaklaşa yaratılması gerektiğini savunur. Oysa Özyıldız’ın öykülerinde çizilen tablo, bunun henüz çok uzağında olduğumuzu ima eder. Kent yoksulları, kenti ortak bir değer olarak deneyimlemek bir yana, hayatta kalma telaşı içinde kentle ilişkisinde sürekli kayba uğramaktadır. Bu kayıp, sadece maddi imkanların değil, insan onurunun, hayallerin ve gelecek umutlarının kaybıdır. Özyıdız’ın öykülerindeki karamsar tablo, kentte dışlanmanın sürekliliğini ve müşterek yaşam olanaklarının yoksullar için ne denli kısıtlı kaldığını ortaya koyar. Böylece, “şehir hakkı” talebinin, bu karakterlerin dünyasında nasıl karşılanmamış bir ihtiyaç olarak durduğunu anlarız.
Kent Hakkının Seçiciliği
Kent, herkes için aynı şekilde erişilebilir ve yaşanabilir bir alan değildir. Kent hakkının seçiciliği, kentsel hak ve imkânların toplumdaki belirli kimliklere, bedenlere veya gruplara göre farklılaşmasını, eşitsiz dağılmasını anlatır. Lefebvre, kapitalist kentte farklı sınıf ve grupların mekân deneyimlerinin ayrıştığına dikkat çekerken, kentsel hakların formel olarak herkese tanınsa bile fiilen ayrıcalıklı azınlıklar tarafından kullanıldığını ima eder. Modern kentte görünür olan ile olmayan arasındaki çizgi, iktidarın neyi ve kimi görmek istediğine bağlıdır. Görünürlük, bir toplumsal hak meselesine dönüşür: Hangi kimlikler kamusal alanda kendini gösterebilir, hangileri ötelenir ya da bastırılır? Hangi bedenler kentin “normal” sakinleri kabul edilir, hangileri rahatsızlık unsuru sayılır?
Cabir Özyıldız’ın öykülerinde, kent hakkının bu seçici doğası pek çok karakter üzerinden irdelenebilir. Kimlik boyutunda, özellikle etnik kimlik ve göçmenlik temaları öne çıkar. “Tablası Turunç Ağacına Bağlı” öyküsünde yoksul mahalle avlusunda toplanan çocuklar çeşitlidir: Kürt, Roman (Çingene) ve Suriyeli mülteci çocuklar beraber oynarlar. Ancak bu çeşitlilik, uyumlu bir mozaikten ziyade, yoksulluk paydasında birleşmiş dışlanmışlıkların bütünüdür. Necati, tablasının etrafında dolaşıp kediyi rahatsız eden çocukları kovalamak için şu sözleri haykırır: “Donsuz Çingen bebelerine, yalınayak Kürt çocuklarına, henüz ürkekliklerini üzerlerinden atamamış sümüklü Suriyeli veletlere esti, gürledi, ‘Siktirin gidin lan tablanın etrafından, orospunun çıkarttıkları!” (Özyıldız, 2025, s. 47). Bu sert ifadede geçen her bir kimlik tanımı (Çingene, Kürt, Suriyeli), Türkiye’nin kentlerinde en kırılgan ve ötekileştirilmiş grupları temsil eder. Necati’nin öfkesi, aslında kendi yoksulluğunun yarattığı tahammülsüzlükle birleşerek daha da aşağı durumda gördüğü bu çocuklara yönelmiştir. Oysa çocuklar “donsuz” ve “yalınayak” halleriyle tam bir korumasızlık içindedirler. Öykünün devamında bu hengameye çocukların annelerinin de avlu içlerinden ve pencerelerden karıştığı belirtilir, yani mahalle kendi içinde mikro ölçekte bir çatışma sahnesine döner. Bu tablo, kent yoksulluğunun etnik ve kültürel farklılıklarla kesiştiğinde nasıl patlayıcı gerilimler doğurabileceğini gösterir. Roman ve Kürt çocukları, zaten toplumda çeşitli ayrımcılıkların hedefi olurken, bir de aynı mahalleyi paylaştıkları insanlar tarafından hor görülmektedir. Suriyeli mülteci çocuklar ise en alt katmanda, “sümüklü ve ürkek” sıfatlarıyla anılarak tamamen aciz bir konumda tasvir edilir. Kent mekanı bu çocuklara ne sunmaktadır? Görünürde bir ortak avlu ve oyun imkanı var gibi gözükse de, gerçekte bu avlu bir çatışma ve dışlanma alanıdır. Kent hakkı, bu çocuklar için mevcut değildir; çünkü onların kimlikleri toplumsal önyargılarla yaftalanmıştır ve kamusal alanda saygın bir yer edinmeleri neredeyse imkansızdır.
Beden boyutu da öykülerde önemli bir yere sahiptir. Kentin kamusal alanında hangi bedenlerin “makbul” kabul edildiği, hangilerinin dışlandığı sorusu, örneğin engelli bedenler ve kadın bedenleri üzerinden izlenebilir. “Üç Beş Taksit” öyküsünde engelli çocuk Ali, tekerlekli sandalyeye bağımlı ve konuşamayan bir bedene sahiptir. On sekiz yıldır evinden nadiren çıkabilmiş, hep aile içinde bakılmıştır. Bu, kentsel mekânın engelli bireyler için ne kadar erişilmez olduğunun altını çizer. Ali, kamusal alanda görünmeyen, adeta eve hapsedilmiş bir bedendir. Kenti deneyimleme hakkı fiziksel koşulları nedeniyle elinden alınmıştır; ancak bunun yanı sıra, toplumun engelli bireylere yönelik yeterli desteği sağlamaması da söz konusudur. Kentte uygun altyapı eksikliği, sosyal destek mekanizmalarının yetersizliği gibi nedenlerle Ali gibiler evde izole kalmaktadır. Bu da şehir hakkının seçiciliğinin bir örneğidir: Sağlıklı ve normatif bedene sahip olmayanlar, kent hayatına tam katılım gösterememektedir.
Kadınların bedenleri ve kimlikleri de kentte seçici bir görünürlüğe tabi olur. Özyıldız’ın öykülerinde kadın karakterler genellikle fedakâr fakat görünmez emekçiler olarak yer alır. Kent mekanında erkek emeği ve varlığı daha görünür ve belirleyici iken, yoksul kadınların emeği hem evde hem ev dışında arka planda kalır. “Nazê” öyküsünde ise genç bir kadın olarak Nazê, sokakta kendi bedenini koruma mücadelesi verir. Onun bedeni, erkek şiddetinin ve devlet şiddetinin hedefidir. Nazê’nin çareyi bedenine zarar vermekte bulması –falçata ile kendi yüzünü boynunu keserek polisten ve saldırganlardan kurtulması– acı bir ironiyi barındırır: Kentte var olabilmek için, kadın bedenine yönelik tehditlere ancak yine bedeni ortaya koyarak direnebilmiştir. Bu, patriyarkal düzenin kentteki yansımasıdır; kamusal alan esasen erkek egemen bir mekân olarak kurgulandığı için, Nazê gibi bir genç kadın ne sokakta ne de barınma kurumlarında kendine güvenli bir yer bulabilir. O, varlığını bir “tehdit” haline getirerek (deli ve tehlikeli bir imaj çizerek) görünmezlikten kaçmıştır. Polisler, Nazê’yi gözaltına alamamıştır; ancak bu, Nazê’nin kentte özgürce yaşayabildiği anlamına gelmez. Nitekim Nazê sonunda ortadan kaybolur; akıbeti muhtemelen trajiktir. Bu, kadın bedeninin kentte kalıcılığının bile güvence altında olmadığını gösterir.
Kent hakkının seçiciliği, aynı zamanda görünürlük meselesiyle de ilgilidir. Öykülerde yoksul ve dışlanmış karakterler, kentin gündelik akışında çoğu zaman görünmezdir. Şehir hakkı tam da bu noktada devreye girer: Şehir, bütün sakinlerinin kendini ifade edebildiği, kamusal alanda var olabildiği bir hayat alanı olmalıdır. Oysa Özyıldız’ın çizdiği Adana manzarasında, kamusal alanlar yoksullar için ya erişilmez (örneğin lüks otelin içi ya da alışveriş mekanları) ya da tehlikelidir (parklarda barınan çocuklar her an kovulabilir). Görünür olan, kentin vitrinidir: Merkez Cami, Hilton, müze …vs. Görünmez kılınan ise, caminin duvar dibinde uyuyan evsiz, otelin mutfağında düşük ücretle çalışan genç, müzenin karşısındaki gecekonduda elektriği kesik yaşayan ailedir. Özyıldız’ın öykülerinde kent, zengin ile yoksula bambaşka yüzlerini gösterir. Zenginler ve orta sınıf, belki de bu öykülerde hiç görünmez; onların mekanları ve hayatları ancak dolaylı olarak (temizliğe gidilen evler, borçlanılan bakkallar, uzaktan görülen oteller olarak) vardır. Yoksullar ise kentin içinde fakat kent yaşamının merkezinde değil, kıyısında yaşarlar. Bu nedenle kentsel görünürlükleri de sınırlıdır. Dolayıısyla, kent hakkının seçici oluşu, öykülerden çıkan genel bir sonuç olarak değerlendirilebilir: Şehir, kimlik ve statü bakımından avantajlı olanlara aitmiş gibi işler. Ötekiler –yoksullar, etnik azınlıklar, göçmenler, engelliler, kadınlar– kentin tam hakkını kullanamazlar; onlar için kent, içinde yaşaması zor, mücadele gerektiren bir yerdir. Bu mücadele, tam da bu seçiciliğe karşı verilen mücadeledir: Kenti gerçek anlamda herkese ait kılma, görünmezleri görünür hale getirme, dışlanmışları kamusal hayata dahil etme mücadelesi.
Sonuç
Cabir Özyıldız’ın Eski Zaman Türküsü ve Dünyanın Bütün Karıncaları adlı öykü kitaplarının tematik analizi, kent yaşamındaki dışlanmışlık olgusunu çok boyutlu bir biçimde ortaya koymaktadır. Henri Lefebvre’in “şehir hakkı” kavramı, bu öykülerde resmedilen dünyayı anlamlandırmak için kuramsal bir çerçeve sunmuştur. İncelemede görüldüğü üzere, Özyıldız’ın öykülerindeki karakterler kentsel mekânda ekonomik, mekânsal ve kültürel dışlanmışlık deneyimleri yaşamaktadır. İşçi sınıfına mensup yoksul aileler kent merkezinin ihtişamından uzakta yaşam mücadelesi verirken; gündelik hayatları evde, sokakta ve kurumsal alanlarda sürekli bir baskı ve güvencesizlik haliyle kuşatılmıştır. Emeklerinin karşılığını alamayan bu insanlar, kentin “müşterek” kabul edilen imkânlarından büyük ölçüde mahrum kalmakta; kuşaklar boyu süren yoksulluk, kentteki sınıfsal eşitsizliği yeniden üretmektedir. Etnik kimlik, göçmenlik ve toplumsal cinsiyet gibi faktörler, bu dışlanmayı daha da derinleştirmekte; belirli kimlik grupları kentte ayrımcılığa uğramakta, görünmez kılınmakta veya şiddete maruz kalmaktadır. Tüm bunlar, Lefebvre’in “şehir hakkı” diye tanımladığı hak bütününün mevcut düzende nasıl parçalı ve seçici olarak dağıtıldığını gözler önüne sermektedir. Lefebvre, kentin kullanım değeri temelinde yeniden sahiplenilmesi gerektiğini, bunun da ancak kolektif bir mücadeleyle mümkün olabileceğini savunur. Özyıldız’ın öyküleri ise bu mücadelenin henüz filizlenmediği, aksine bireylerin tekil direniş ve hayatta kalma stratejileri ile sınırlı kaldığı bir toplumsal gerçekliği yansıtır. Bu edebi gerçeklik, okura kent yaşamının adaletsizliklerini hissettirirken aynı zamanda dolaylı olarak bir sorumluluk da yükler: Şehir hakkının haykırdığı dönüşüm taleplerini fark etmek ve bu yönde düşünmeye başlamak. Nitekim, kent yoksullarının maruz kaldığı haksızlıkları anlatmanın kendisi bir farkındalık yaratma eylemidir. Özyıldız, öyküleriyle kentin çeperlerinde kalan insanların hikâyelerini merkeze taşıyarak edebiyat alanında bir şehir hakkı pratiği gerçekleştirmektedir. Özyıldız’ın incelenen öykülerindeki kent dışlanması, merkez-çeper ayrımı, gündelik hayatın kuşatılması, yoksulluğun ortak alanlardaki tezahürü ve kimlik temelli ayrımcılık gibi temalardan çıkan genel mesaj, kentin mevcut toplumsal düzeninin büyük eşitsizlikler barındırdığı ve kent hakkının geniş kitleler için gerçeklikten ziyade bir ideal olduğu yönündedir. Ancak bu idealin dile gelmesi ve kurmaca aracılığıyla olsun ifade edilmesi, şehir hakkının güncel toplumsal koşullarda ne kadar önemli ve acil olduğunu yeniden hatırlatmaktadır.
Kaynakça
Harvey, D. (2012). Asi Şehirler: Şehir Hakkından Kentsel Devrime Doğru (Çev. A. D. Temiz). İstanbul: Metis Yayınları.
Lefebvre, H. (2018). Şehir Hakkı (Çev. I. Ergüden). İstanbul: Sel Yayıncılık.
Şimşek, A. A. & Öner, R. V. (2019). Sosyal haklardan şehir hakkına: Barış Bıçakçı eserleri üzerine bir inceleme. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 74(1), 135-161.
Özyıldız, C. (2023). Eski Zaman Türküsü. İstanbul: Vacilando Kitap.
Özyıldız, C. (2025). Dünyanın Bütün Karıncaları. İstanbul: Vacilando Kitap.

















