Masthead header

Sarıyaz’la buluşan çocukluğumuz | Şule Tüzül

Ne kadar içimizde saklamaya, korumaya çalışsak da yitip gitmişliğinin boşluğunu ağrılı bir şekilde taşırız çocukluğumuzun. Hep orada durduğunu sandığımız “içimizdeki çocuk” klişesi, gerçekten bir klişeden ibarettir; dostlarımızdan, aşklarımızdan, umduğumuz ya da hiç ummadığımız insanlardan aldığımız yaralarla, hayal kırıklıklarından artakalanlarla gün be gün tükenivermiştir. Ama işte bazen bir şarkıda, bir filmde ya da bir kitapta karşımıza çıkar, kendini hatırlatır, seviniriz kendini hatırlatacak kırıntıların kalmış olmasına.

Gerçek yaratıcıların çocuklar olduğuna, gerçek sanatçıların, yazarların da işte o çocukluğu, hani biraz yara bere almış olsalar da, yitirmemiş olduklarına inanırım. Sarıyaz’ı okuduktan sonra, Mahir Ünsan Eriş’in de o yazarlardan biri olduğunu düşünüyorum.  Sarıyaz, Eriş’in Nisan ayında çıkan yeni öykü kitabı. Çocukluğunun geçtiği Bandırma’dan ilham alarak yazdığı öyküler. Kitapta yer alan birbiriyle ilişkili sekiz öyküde, olaylar bir kıyı kasabasında yaşayan birçok faklı karakterin gözünden farklı yaşamlar anlatılsa da yazarın çocukluğuna dair gözlemlerinin öykülerin kurgu ve anlatımında güçlü bir etkisi olduğunu fark edebiliyoruz. Edebi tadının doyumsuzluğu bir yana, ancak bir çocuğun penceresinden görülebilecek bir dünyanın bu kadar gerçekçi, bu kadar doğallıkla ve bu kadar güçlü bir anlatımla dile gelişi, okuru daha ilk sayfalarda etkiliyor ve kitap boyunca ustaca kurgulanan o dünyanın içine çekiyor.

Öykülerin tamamında mekanları, insanları, yaşananları gözünüzde canlandırabiliyorsunuz. Bu nedenle sekiz bölümden oluşan bir filmi izler gibi okunabiliyor Sarıyaz; kamera aynı sokaklardan, aynı limandan, aynı evlerden geçen insanların birinden diğerine geçiş yapıyor sanki. Tüm öyküler aynı zaman diliminde geçiyor. Haziran’ın sonlarına doğru on iki günlük bir sürede yaşanan bir doğa olayının, havanın lodosa dönmesiyle, Afrika’dan gelen sarı kumun bu kıyı kasabasında yarattığı etki ve hemen ardından yaşanan deprem bu öykülerle buluşturuyor bizi.

Nasıl öykülerle karşılaşacağımız ise kitabın giriş sayfasında tek başına duran bir cümle ile okura haber veriliyor: “bu dünya neden?” Belki de yazar uyarıyor bizi. Ya da aslında bu ilk cümle ile yazar kitabının kapısını aralarken hangi okurların bu kapıdan buyur edileceğinin bilgisini de veriyor. Bu soruyu hayatının herhangi bir döneminde düşünmemiş, hissetmemiş insanların hiç de tanıdık gelmeyen bir dünyaya yanlışlıkla düşeceklerini düşünüyorum. Soruyu kendine yakın bulan okurları ise çok tanıdık duygular bekliyor.

Sarıyaz öykülerinin en sevdiğim yanı, öykülerde her şeyin olduğu gibi olması… Dediğim gibi kamera yaşamın bir kesitine yöneliyor ve yaşam öylece akıp gidiyor. Bu öykülerde öyle afilli laflar yok, ahkam kesmiyor kimse, yazarın o ya da bu konudaki düşünceleri yok satır aralarında. Diğer yandan bir vefa kitabı gibi Sarıyaz. Yok olan, yıkılan, unutulan insanlara, mekanlara, olaylara dair bir vefa tadı var her öyküde. Böyle düşünmeme tabii en çok, her öyküden önce okuru dizeleri ile karşılayan, “beyefendi” isimli öyküde ise bizzat bir öykü kahramanı olarak karşımıza çıkan Melih Cevdet Anday neden oluyor.

Kitabın ilk öyküsü Şengül’de de bu vefa duygusunu yoğun bir şekilde duyumsuyorum. Anlatıcı bir yetişkin ama öykü boyunca onun çocukluğunun bir dönemine konuk oluyoruz. Şengül, çocuk kahramanın komşularının üvey kızı. Çağrılması gerektiğinde seslenebilmek için bir adı olan, aslında adı ve varlığının hiçbir önemi olmayan dünyadaki sayısız Şengül’den biri. Kitabın tüm öykülerinde çocuklar çok duyarlı. Tüm çocuklar gibi, öykülerin çocuk kahramanlarının adalet, vicdan ve merhamet duyguları da henüz kirlenmemiş ve eksilmemiş. Bu öyküde de anlatıcının çocukluk hali böyle bir duyarlılıkla anlatıyor Şengül’ü. Sanki dünyadaki tüm Şengül’lere bu öykü ile adlarını ve haklarını geri verir gibi. Şengül’ü anlatırken yetişkinlerin dünyasına da incecik eleştiriler geliyor. Bu öykünün ilk sayfasında “ağlamaklı bir sevinçle dolardı içim” cümlesi geçiyor. Bütün duyarlı çocukların sevinç hali; sevinçleri bile ağlamaklı olan çocukların hali… Çocukluğumuzla birlikte geride bir yerlerde kalan, artık pek de sık hissetmediğimiz, ancak karşımıza çıktığında hatırladığımız bu tür duygulara sayfalar ilerledikçe rastlamak iyi geliyor insana.

Karakterler her öyküde gözümüzde rahatça canlandırabileceğimiz kadar başarılı anlatılmış. Hele de ergen muhabbetinin tüm doğallığı ve içtenliği ile yansıtıldığı “Ecevit, öpücük” bu açıdan kitabın en dikkat çeken öykülerinden biri. Ancak “gül Özlem gül” isimli öyküde bir kadın anlatıcının ağzından bir kadının iç dünyasını bu kadar iyi anlattığı için Eriş’i ayrıca kutlamak gerekiyor.

Yazarın çocukluğunun Bandırma’sını kullanarak bugünün yeni moda inanç ve öğretilerinin peşinde sürüklenen insanları hafif mizahi diliyle eleştiren “sevgi çağının sonu”, sonu hazin olsa da kitabın en keyif aldığım öykülerinden biri oldu.

“dedemin turnası” her yönü ile kitabın beni en çok etkileyen öyküsü. Öyküyü okurken “bu dünya neden?” sorusu defalarca geçti aklımdan. Yetişkinliğe doğru yol alırken doğa ile olduğu kadar aslında her şeyle olan ilişkimiz sahteleşiyor, yabancılaşıyor. Yetişkinlikten yaşlılığa doğru belki yine çocuklaşıyoruz, belki bu nedenle her şey yeniden sahici olmaya başlayabiliyor. Öykünün kahramanının dedesinde olduğu gibi. Kahramanın dedesinin bir turna ile kurduğu ilişkinin saflığı ve katıksızlığının azıcık bir parçasını bile kendi ilişkilerinde kurmayı başaramayan insanlığın ne kadar utanılası bir tür olduğunun bir kez daha altı çiziliyor bu öyküde.

“Dedem, hayvanlarla insanların birbirine hiç mi hiç ihtiyacı olmayan iki ayrı medeniyet olduğuna inanırdı. Bir kuş, ömrü boyunca hiçbir insana rastlamasa da kuşluğundan bir şey eksilmezdi. Bir insan, bir defa bile keçi sütü içmeden, dana eti yemeden yaşayıp gitse acından ölmezdi. Ama lanet gelsin ki insan da hayvan da bu döndükçe eskimiş koca dünyayı paylaşmak zorundaydı. Paylaşmak da değil ya, karşılaştıkları her noktada birbirlerine zarar veren bir kaçınma belki.”

Sarıyaz, her ne kadar “bu dünya neden?” sorusunun etrafında dönse de, öyküler pek de mutlu sonlara sahip olmasa da, sayfalar hüznün ve kederin azalıp çoğalan yoğunluğunda ilerlese de, umutlu bir kitap ve iyi geliyor insana. Okuyup da “e hani umut nerede?” derseniz net bir cevap veremem. Ama zaten bence iyi öykülerin hiçbir zaman net cevapları yoktur. Kendinize yakın bulduğunuz, kendinizle karşılaştığınız her şey iyi gelir insana…

Şule Tüzül – edebiyathaber.net (3 Mayıs 2019)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r