Masthead header

Sanat ve hayat: Bir bilmece ilişkisi | Emek Erez

emek-erezSanat ve hayat arasında tartışmalı bir ilişki olduğu söylenebilir. Bu bazen bir arada bazen de karşıt bir ilişkidir. Ya da sorularla açıklayabiliriz durumu: Bu iki kelime yan yana mı ayrı mı? Birbirine zıt mı yoksa varlıkları birbirleriyle bağlantılı mı? Hayat sanatı besler mi? Sanat hayatın dışında nasıl var olur? Soruları arttırabiliriz. Bu iki kelime arasındaki bağ, sanat tarihi içerisinde farklı dönemlerde farklı şekillerde tartışıldığı gibi, hemen bu günde bile tartıştığımız bir konu olmayı sürdürüyor. Örneğin: Geçtiğimiz günlerde coğrafyamızda yaşanan olumsuz günlerden dolayı konserlerin ve festivallerin ertelenmesinin doğruluğunu, yanlışlığını tartıştık. Yaşam kötü giderken sanat yapmak sanki bir çeşit olumsuz bir edimmiş gibi oluşmuş genel bir algının da getirisiydi bu. Benim öznel fikrim tam tersi yönünde sanat hayatla birlikte var. Hatta kaos, savaş veya inşa dönemlerinde sanatın tam olarak yaşamın içerisinden sesini yükseltmesi gerektiğini düşünenlerdenim. Böyle tartışmaların da yaşandığı bir ortamda geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları’nın bastığı, Ali Artun’un derlediği; “Bir Muamma, Sanat Hayat, Aforizmalar” adlı kitap yukarıda bahsettiğimiz soruları gündemimize taşıyor. Dönemsel olarak sanat tarihinin içerisinde bu konuya dair tartışmalara da değinen kitap, pek çok yazardan alınan aforizmalarla sanatın yaşamla temasına dair bizlere pek çok ipucu sunuyor, sorular sorduruyor.

Kitabın en güzel yanlarından birisi bana göre; ilk kısımda sanat tarihi içerisinde sanat ve hayat ikiliğine dair ayrıntılı bir tartışma sunması. Başlangıçta sanat hayatın karşısına kurulmuş gibi görünüyor. İnsan alet yapıcı edimi kazandıktan sonra aklını da kullanarak çeşitli aletler icat ediyor. Belki sanatsal edimin başlangıcı da bu. Kitapta Bataille şöyle diyor; “insanı insan yapan yalnızca çalışarak kurduğu hayatı değil, aynı zamanda sanatı. Ve sanat en baştan beri çalışmaya bağlı bir hayata karşıt.” Böylece sanat, hayatın zıttı bir yere kuruluyor ve insanın hayatın sancılarına, çalışmaya karşı geliştirdiği bir tembellik alanı ya da oyun gibi algılanıyor. Yine Bataille’ın düşüncesiyle insan hayatı ihlal ederek sanat yapıyor. Bu tartışmayla ilgili benim aklıma şöyle bir şey geliyor. İnsan hayatı ihlal ederek sanat yapıyorsa, demek ki sanat yapmayı yaşamın getirilerinden kaçmak olarak görüyor ve yine hayatın bir şekilde belirlediği bir durum ortaya çıkıyor. Sanat tartışmaları içerisinde kitabın aktardığı bir diğer hayat karşıtı sanat durumu; doğaya karşı bir sanat anlayışı olarak çıkıyor karşımıza. Bu açıdan bakıldığında sanat yapay bir şey ve doğal olan hayat karşısında bir öteki olarak konumlanıyor.

aforizmalarSanatın yapaylığı düşüncesi, sanatın yaşamı taklit ettiğini savunan Platon’a götürüyor bizi. Bu düşünce dünyanın ilk estetik kuramı olarak kabul edilen mimesis kuramı. Bu anlayışa göre sanat hayatı taklit ediyor yani bir gerçekliği yok. Kitabın da bahsettiği üzere sanat ve hayat birlikteliği ilk kez Hegel ile kuruluyor. Hegel’in düşüncesiyle sanat felsefi bir anlam kazanıyor. Elbette burada bitmiyor sanat ve hayat ikiliği üzerinden tartışmalar, uzayıp gidiyor. Bir dönem sanatçı kutsanırken diğer dönem işlevsizmiş gibi algılanıyor. Bazı düşünürler sanatın doğasında ütopyalar olduğunu iddia ederken, sanatın ilahiyat gibi yorumlandığı dönemlerin olduğuna da tanıklık ediyoruz.

Bana kalırsa bu tartışmaların sanatın yaşamla ilişkisi üzerinde en belirleyici olduğu dönem modern ve avangard dönem. Modern dönemde müzeciliğin gelişmesiyle birlikte sanatın yaşamdan uzaklaştırıldığına ve müzelere hapsedildiğine tanıklık ediyoruz. Modern ulus devletlerin de bu konuda etkili olduğunu düşünebiliriz. Bu dönemde müzelerin bellek inşa mekȃnları olarak tahayyül edildiğini unutmamak gerek. Resmi bir tarih oluşturma ulusa geçmişten bu güne devam eden bir ulus ruhu inşa etme isteği, kuşkusuz sanatın müzelere taşınıp, yaşamdan uzaklaştırılmasında etkili olur. Ve bir bakıma sanat siyasi bir işlerlik kazanır. Belirleyici olduğunu düşündüğüm diğer dönem ise avangard dönem. Bu dönemde sanat hayat ikiliğinin parçalandığına tanıklık ediyoruz. Böylece sanat hayatın, hayatta sanatın ta kendisi oluyor. Ancak burada ayırt edilmesi gereken sanat ve hayatın aynılığı değil gibi. Sanatın var olan, hayata karşıt bir hayat sunması, hayatın sanatlaşması, yaşamın hayallerin, şiirin güdümüne girmesi belki de, alternatif bir yaşamın sanatsal olarak var edilmesi. Hayatın gerçekliğini birebir sanatlaştırmaktansa, hayatı sanatsal anlamda dönüştürme çabası. Kitaba göre: Avangardın sanatla hayatı birleştirme çabası çağdaş dönemde gerçekleşmiş görünüyor ancak bu dönemi kültür endüstrisinden bağımsız düşünemiyoruz. Avangard sanat, hayat ile aradaki farkın aşılarak bir anlamda sanatın sonuna işaret ediyordu diyor ayrıca kitap, bu da bir bakıma yaşamın kendisinin sanat olması anlamına geliyordu, yaşamın bir şiir olduğunu düşünmek gibi bir durumdu. Baudrillard’ın şu cümlesinde anlatılan da böyle bir şey:

“Şahsen sanatın iddiasının giderek arttığını düşünüyorum.

Sanat hayat olmak istiyor…”

Bir Muamma, Sanat Hayat, Aforizmalar kitabı yukarıdaki tartışmaların izinde pek çok düşünürün cümlelerine yer veriyor. Kitap yaşam ve sanat ile ilgili kafamıza takılanlara kesin cevaplar veremez belki çünkü Octavio Paz’ın söylediği gibi: “Sanat/hayat karşıtlığı ne şekilde belirirse, belirsin çözümsüzdür.” Ancak bana göre şu kısmı atlamamız gerekir yaşam sanatın içerisinde vardır bu bir bakıma gerekliliktir. Çünkü insanın dünyanın gerçekliği, acısı, sıkıntısı karşısında alternatif bir dünyaya sığınma isteğini karşılar. Bu nedenle kurgulara, melodilere, tabloların şehvetine, tiyatronun sahnesine ihtiyacımız var. Biraz abartılı gelebilir belki ama bana kalırsa asıl, sanat insanın afyonudur.

Emek Erez – edebiyathaber.net (23 Eylül 2015)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r