Masthead header

Şairlerin Üçüncü Viyana Kuşatması | Metin Celâl

Arkadaşımız Oktay Taftalı, İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü bitirip aynı okulda Yüksek Lisansını tamamladıktan sonra 1985’te doktora yapmak amacıyla Viyana’ya gitmişti. Ama bağlantıyı hiç koparmadık. Türkiye’ye her gelişinde günlerimizi birlikte geçirdik. O da bir vesile yaratıp bizi Viyana’da ağırlamak istiyordu. Adnan Özer de bu ağırlamayı kültürel bir etkinliğe çevirebilir miyiz diye düşünüp planlar yapıyordu. 

1995’te proje bulundu. Yurtdışındaki Türklerin en büyük ihtiyacı Türkçe kitaptı. Viyana’da orada yaşayan Türklere yönelik mini bir kitap fuarı açacaktık. Bu etkinlik kapsamında söyleşiler, şiir okumaları da olacaktı. Kültür hizmetinin yanında kitap satışı yaparak gelir elde etmeyi, bu gelir de yayıncılık ve yeni dergi projelerinde kullanmayı hayal ediyorduk.

Ben, Adnan Özer, Tuğrul Tanyol, her zaman kader birliği yaptığımız yayıncı arkadaşımız Levent Erseven, Berlin’den Yücel Sivri ve Tübingen’den Rüstem Aslan grubu oluşturuyordu.

Projeleri hayal etmek kolay gerçekleştirmek zordur. Hele işin içinde kitap sergisi varsa. Türkiye’den yurtdışına kitap götürmenin, kitapları orada satmanın ne kadar zor bir iş olduğunu bilmiyorduk. Bir sürü gümrük muamelesi ile uğraşmak, vergi kayıtları, sergileme amacıyla yurtdışına götürülen kitapların geri kalanının pek de kolay geri getirilemeyeceği gibi birçok acı gerçeği bu sayede öğrenmiştik.  

Şansımız yaver gitmiş, sorunlar tam anlamıyla olmasa da çözülmüştü. Adnan önce Berlin’e gidecek, orada birkaç gün kalıp Yücel Sivri’yle birlikte Viyana’da bizle buluşacaktı. Her zamanki gibi bütçe son derece kısıtlıydı. Oktay bizi evinde misafir edecekti, yemek içmeyi de bir şekilde hallederiz diye düşünüyorduk.

O zamanlar charter seferi diye bir şey vardı. Kalkış saati belli olmayan, hatta bazısı dolduğunda kalktığı için dolmuş uçak diye adlandırılan uçak seferleri normal tarifeli uçuşlara göre daha ucuz olurdu. Efsane Formula 1 şampiyonu Niki Lauda Viyana merkezli Lauda Air adıyla bir uçak şirketi kurmuş. Lauda’nın İstanbul’a turist getiren bir uçağı ile hafta sonu gece geç vakit Viyana’ya gitmiştik. Uçak neredeyse tamamen boştu. Bize çok güzel servis yapmışlardı. 

Havaalanında Oktay bizi karşılamış ve tarihi bir binadaki evine götürmüştü. Burası Viyana’nın ünlü işçi evlerinden biriydi sanırım. Her katta birçok daire vardı. Oktay’ın dairesi içinde mutfak da olan büyükçe bir odadan oluşuyordu. Odanın bir kısmını bölmüş kendine minik bir yatak odası yapmıştı. Tuvalet dışarıdaydı. Kattaki dairelerde yaşayanlar ortak kullanıyordu.

Oktay kendi odasında, biz beş sonra altı arkadaş da salonda yatacaktık. Plan güzeldi ama uygulama pek konforlu değildi. Beş erkeğin küçük bir salonda bulduğu yere kıvrıldığını düşünün. İlk geceden sonra Tuğrul, Oktay’ın Viyana’dan bir arkadaşının evine misafir olmuştu örneğin. 

Oktay, Viyana Eğitim Müdürlüğü bünyesinde “Göçmen Öğrenci Servisi Rehber Öğretmeni” olarak çalışıyordu. Şair Şerafettin Yıldız iş arkadaşıydı. Daha sonra romanları yayınlanacak olan, halen Leman’da yazan Selim Yalçıner yakın dostuydu. Onlar da bize destek veriyordu. 

Bir yandan kitap sergisi hazırlıkları sürerken diğer yandan şehri geziyorduk. Oktay’ın bizi ilk götürdüğü yer de Osmanlı ordusu Viyana’yı kuşattığında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın çadırın kurduğu tepeydi. Üçüncü Viyana Kuşatması esprisi de oradan geliyor. Şimdi biz şairler olarak Viyana’yı kuşatıyorduk.

İlk gün akşam yemeğini ön tarafı kahve arkası Türk lokantası olan bir mekânda yemiştik. Ertesi sabah iş günüydü. Oktay misafirperver bir ev sahibi olarak yemeğimizi pişirip ocağa koymuş, sabah erkenden kapıyı çekip çıkmıştı. Yalnız yaşamaya alışkın olduğu için de çıkarken kapıyı kilitlemişti. Yani evde kilitli kalmıştık. Sohbet uzayıp gece geç yattığımızdan öğleye doğru uyanıp dışarıdaki tuvalete gitmek için kapıyı açmaya davrandığımda acı gerçekle karşılaşmıştım. 

Kahvaltımızı edip bir an önce sergi yerine gitmek, hazırlıkları tamamlamak istiyorduk. Oktay’ın iş telefonunu bulmak, onun işten izin alıp gelmesini, kapıyı açmasını sağlamak oldukça maceralı bir gün yaşamamıza sebep olmuştu. 

Güzel bir etkinlik olmuş, şiirlerimizi okumuş, söyleşiler gerçekleştirmiştik. İzleyicilerin neredeyse tamamı Türkiye’den üniversitede okumak için gelen öğrencilerdi. Kültür ve sanatla ilgili birçok üniversiteliyle tanışmıştık. Ama esas hedefimiz olan Viyana’daki Türk işçiler hiç ilgi göstermemişti.  

Yanlış anımsamıyorsam etkinlik gecesi, “Viyana’ya geldik hâlâ Türk yemeği yiyoruz!” diye küçük çaplı bir isyan gerçekleştirince bir pizzacıya götürmüşlerdi. Kalabalık grubumuzu uzunca bir masaya buyur eden pizzacının ilk sözü “Madem Türkiye’den geldiniz, hepinize çok güzel birer Karadeniz pidesi yaptırıyorum” olmuştu. Meğerse pizzacımız Türkmüş.  

Ancak sonraki gece Selim Yalçıner bizi misafir edip Avusturya yemekleri ile tanıştırmıştı. Viyana’nın üzüm bağları meşhurmuş meğerse. Bir mahallenin tamamı da bağlar ve şarap evleri doluymuş.

Etkinlik sonrası kitap sergisinde nöbetleşe duruyorduk. Zaten Oktay, yedi erkek birlikte dolaşmamıza karşıydı, ikişer üçerli gruplara bölünmemizi öneriyor, “Bu kadar kara kafayı birlikte görünce Viyanalılar çekinir,” diye espri yapıyordu. Benim fotoğraf makinesiyle gezmeme de takılmış. “Oğlum turist zannedecekler!” diye uyarmıştı. Bende “Zaten turist değil miyiz!” diye cevabı yapıştırınca gülüşmüştük.  

Thomas Bernhard’ın vakit geçirdiği kafeleri de merak ediyordum. Levent Erseven’le birlikte çizgi romancıları keşfetmek için dolaşmaya çıktığımızda onun müdavimi olduğu bir kafede kahve içmiştik. Viyana müzeleriyle ünlüdür. Müze gezmeye zamanımız yoktu ama yolumuzu Gustav Klimt’in resimlerinin sergilendiği müzeye düşürmeyi de başarmıştık.

Tuğrul Tanyol uzmanlık derecesinde klasik müziği bilir ve dinler. Her gün Viyana’nın plakçılarını keşfediyor, onlarca CD ile dönüyordu. Bulduğu albümleri kendi dinlemekle kalmıyor bize de dinletiyordu. Sayesinde klasik müziğe aşina olmakla kalmamış Bach ve Mozart’tan başka besteciler olduğunu da öğrenmiştik. Ama fanatik bir rock tutkunu olan levent bu kadar çok klasik müziğe isyan etmişti.        

Viyana’da ilk gittiğimiz yerlerden biri de Cafe Hawelka’ydı. 1939’da kafeye ismini veren Leopold Hawelka tarafından açılmış. Viyanalı şair ve yazarların uğrak yeri olmuş. Freud’un, Kafka’nın geldiği söylenen tarihi bir kafeydi. 

Viyana kuşatmamızdan geriye bu tarihi kafenin kapısında çekilmiş bir fotoğraf kalmış. Tahmin edebileceğiniz gibi Üçüncü Viyana Kuşatması da başarısız olmuş, şehri fethedemeden İstanbul’a dönmüştük. Geriye dostluklar ve anılar kalmış.       

edebiyathaber.net (9 Şubat 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r