Masthead header

Sahi bu anıtları ne için dikmiştik? | Havanur Taflan

Yıldızlı bir gece, bembeyaz köpüklü dalgalar birbirine çarpıyor. Sahildeki gezinti yerinde gelip geçenlerin kahkahaları, güzel kadınlar… Görkemli bir koyun çevresinde, tepeler üzerindeki bu beyaz kent olağanüstü görünüyor. Tüm yoksulluğuna rağmen keyif dolu bu kentte yaşayan bir genç adam sahildeki gezinti yerinde. İnsan onları hiç çekinmeden izleyebiliyor, çünkü buradan geçmelerinin amacı bu zaten diye düşünüyor kadınları izlerken. Bu sıralarda gazetecilik yapan bu genç adam ‘Absürt’ üzerine yazılar yazıyor. Sanırım o da Kafka’yla bozmuş kafayı… Daha sonra Sisifos Söyleni adını vereceği kitap bu. Öfkeli tanrıların bir kayayı tekrar tekrar aynı dağın tepesine çıkarmakla cezalandırdığı Sisifos’u anlatıyor. Aslında anlatmak istediği mutlak anlamsızlığın bir resmi… Ona göre Sisifos’un gizli bir mutluluğu var. Kaderi kendi ellerinde… Zirveye karşı savaş veren Sisifos’u mutlu bir insan olarak hayal edin diyor bize. Bir taraftan da kendi yabancılığını da dile getirdiği, varoluş amacını sorguladığı başka bir kitabı için notlar alıyor.

Aylar sonra çıkacak savaşın ağırlığı tüm dünyada olduğu gibi buradaki insanların da üzerinde. Afrika’nın bu sahilinde çok uzak gibi dursa da yakında patlayacak savaşın seslerini o da derinden duyuyor. Her şey değişecek; kendi kaderi, sömürgeler her şey… Belki bu yüzden soruyor, kaderimizi yönetebilir miyiz? Sonra, kim kendi kaderine sahip olabiliyor ki diye düşünüyor… Fransız sömürgesinde yaşayan bu adamın varoluş mücadelesi, kaleminin ucuna takılıyor. Tanık olduğu tarihin yıkıcı anlarını kaydediyor bir taraftan da. Ama çözümü kendisi de bilmiyor.

“Yazarın, silah arkadaşlarıyla paylaştıklarından başka hiçbir iddiası yoktur. Kırılgan ama inatçıdır, adaletsiz ama adalet konusunda coşkuludur, diğer insanların nazarında işini utanç ya da gurur duymadan yapar, keder ve güzellik arasında bölünmekten vazgeçmez ve kendini bu ikili varoluştan sıyırıp, tarihin yıkıcı anlarını ortaya seren ürünler yaratmaya adar. Böyle birinden kim kesin çözümler ve yüksek bir ahlak bekleyebilir ki?” diye sesleniyor aradan geçen yaklaşık yirmi yıl sonra Nobel konuşmasında.  

Veba romanının kahramanı olan Doktor Rieux, Albert Camus’un yaşadığı Cezayir’e götürüyor tekrar bizi. Hikâyenin başlarında her şey normal görünüyor Oran kasabasında. “Cezayir sahilindeki bir Fransız eyaletinden başka bir şey değil.” diyor kahramanımız. Dr.Rieux’un ölü bir fareyle karşılaşmasıyla başlıyor her şey… Sonra bir tane daha… Kısa süre sonra kasaba; saklandıkları yerlerden şaşkınlıkla çıkan, burunlarından bir damla kan çıkaran binlerce farenin gizemli ölümüyle istila ediliyor. Çok geçmeden bir salgın, Oran’ı ele geçiriyor.

Oran halkı bu vebayı kabul etmiyor başlarda. Tıpkı savaşı kabul etmeyen Camus gibi. Şehrin dörtte birinin veba yüzünden ölüm döşeğinde olmasına rağmen hâlâ bundan kaçabileceğine inananlar var çünkü. Onlara göre Oran insanları; telefonları, uçakları ve haber alma imkânları olan modern insanlar. Sonları kesinlikle tarihteki diğer veba salgınlarında ölen insanlar gibi olmayacak. Kitaptaki karakterlerden biri “Şu an yaşadığımız şeyin veba olması imkânsız. Veba, Batı toplumlarında çoktan kayboldu” diyor. Camus ise “Evet, bunu herkes biliyor” derken “Ölüler dışında” diye ekliyor. Hikâyenin içinde ilerlerken, ölümlere verilen tepkilerin, hastane koridorlarının, çığlıkların, esaretin doğurduğu özlemin yavaş yavaş ne kadar sıradanlaştığına tanıklık ediyoruz biz de. İnsanın absürtlüğü aslında anlatılan.

Hastalığın ortaya çıkışıyla insanların hayat ve ölüm arasında verdikleri mücadelenin içindeyiz artık. Şehrin karantinaya alınmasıyla esaret duygusuna ve insanların hayatta kalmaları için yapmak zorunda kalacağı seçimlerine ortak oluyoruz. Bazılarının ölüm korkusunu, bazılarının da kendilerine ne zaman geleceği belli olmayan ölüm karşısındaki şaşkın bekleyişlerini görüyoruz. Hiç de yabancı değil bize bugünlerde bu durum.

“…ölüm kokusunu, öldürmediği herkesi şaşkına çeviren şu ölüm kokusunu, son olarak da bir bölümü her gün bir fırının ağzına yığılmış, yağlı kokular çıkararak havaya karışan, öteki bölümü de güçsüzlük ve korkunun zincirlerine vurulmuş kendi sırasını bekleyen şu şaşkına dönmüş insanlardan olduğumuzu inkâr ediyorlardı.” Hayatta kalmak, biz insanlar için her zaman tehlikeli ve öyle olmaya da devam edecek Camus ’a göre. Bu, gerçek anlamda kaçınılmaz bir durum.

Camus’un anlatıcısı, Oran’ın kasaba halkı için “Kendilerini özgür zannettiler… Vebalar olduğu sürece kimse özgür olmayacak.” diyor. Yazar ölümcül bir salgın üzerinden anlattığı romanında bunun özgürlüğümüz için ne kadar yıkıcı olabileceğini göstermeye çalışıyor aslında. Camus veba salgını üzerine yazmıyor bu kitabını. Fransa’nın Naziler tarafından işgalini konu alan metaforik bir hikaye olarak kurguluyor. İster salgın, isterse savaş için yazılmış olsun sonuçta yitip giden geri gelmeyecek hayatların sadece rakamlarla ifade edildiği ve anlamı yiten bir yaşam kalıyor elimizde. Yaklaşık bir yıldır kaybettiğimiz insanları düşününce…

Salgın hastalıklar ve savaşların tekrarlandığı bir dünyada yaşıyoruz. Arkamızda, önümüzde bir sürü somut örnekler olmasına rağmen sıradanlaşıp akışın gerisinde kalıyoruz her nedense. Mavi gökyüzünden başımıza çarpanlara inanmakta zorlanıyoruz. Belki de tarih boyunca sessiz kaldığımız için bunların nedenlerini de unutuyoruz. Her yaşadığımızda da aynı şaşkın yüzlerle Sisifos gibi davranıyoruz. Belki de bu yüzden hatalardan ders almayan yaratıklar olarak sonumuzu tanrılara bırakmayacağız. Bu korkunç… Ama tüm bunların sıcağı sıcağına içindeyken tüm yaşanılanları unutmak daha da korkunç…

Anlatıcısı Doktor Rieux için; “…susanların arasında yer almamak, vebalılardan yana tanıklık etmek, onlara yönelik adaletsizliğe ve şiddete ilişkin en azından bir anı bırakmak ve felaketlerin ortasında neler öğrenildiğini, bazı insanların içinde hayranlık duyulacak şeylerin de bulunduğunu söylemek için bu anlatıyı kaleme almaya karar verdi.” diyor Veba kitabının sonunda yazar. Korkuya ve onun tükenmez silahına karşı yapılması gerekenlerin bir tanıklığından başka bir şey değil anlayacağınız bu hikâye.

Camus Nobel konuşmasında: “Her nesil, şüphesiz ki, dünyayı yeniden biçimlendirmek için çağrıldığına inanıyor. Benim neslim ise, onu yeniden şekillendirmeyeceğini ve görevinin bundan daha zor olduğunu biliyor. Bu görev de, dünyanın kendi kendini yok etmesini engellemektir. “ diyor.

Görevimiz dünyanın kendi kendini yok etmesine engel olmak… Aslında dünya yok etmiyor ki kendini. Yaşadıklarından ders almayan insanlar yok ediyor onu.

“-Söyleyin doktor, vebadan ölenler için bir anıt yapılacağı doğru mu?

-Gazeteler öyle diyor. Bir gömüt taşı ya da plaka.

-Bundan eminim. Ve nutuklar atılacak. Buradan duyuyorum onları: ‘Ölülerimiz…’ sonra da gidip karınlarını doyuracaklar.”

Tıpkı bizim yüzyıllardır savaşlar sonrası yaptığımız gibi. İçinde yaşadığımız bu pandemi sonrasında yapacağımız gibi. Unutmamanın en kolay yolu hafızalarımıza güvenmeyip diktiğimiz anıtlar… Sonrasında ne için diktiğimizi unutacağımız anıtlar…

Kaynak:

https://medyascope.tv/2020/03/21/alain-de-bottondan-albert-camus-veba-romani-ve-koronavirus-uzerine-veba-asla-o

Albert Camus, Veba, Can Yayınları

Werner Biermann, 1939 Yazı, Can Yayınları

Havanur Taflan – edebiyathaber.net (14 Ocak 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r