Masthead header

Rüstem Batum: “Adam öldüremediğim için yazıyorum”

rustembatum

Röportaj: Gönül Kıvılcım

Adalet arayışı edebiyatın, sinemanın ve genelde sanatın yola çıkış sebeplerinden biri olmuştur. Kendi bireysel sesi, ama aynı zamanda toplumun sesi olması beklenen sanatçıdan kişisel hüsranları, toplumun vicdanın kanatan olayları eserlerine taşımasını, toplumun belleğini yeniden yaratmasını talep eder okur, izleyici, müze ziyaretçisi.

Geçtiğimiz günlerde yayımlanan Tek“, polisiye kategorisine girmekle birlikte, son otuz yılın karanlık olaylarını didiklediği için hayli farklı bir siyasi polisiye ve ilgiyi fazlasıyla hak ediyor. Kitabın yazarı kapakta yer alan, hiç duymadığınız o takma ad, Hakan Nordik değil. Televizyoncu Rüstem Batum’un ta kendisi. Onun pek bilmediğimiz öfkeli, intikamcı, sistem karşıtı yüzüne tanık oluyoruz “Tek”te. Rüstem Batum’la neden takma bir adın arkasına saklandığını değil ama, öncesini konuştuk ve bundan sonrasını. 

“Tek” cesur bir roman. Romanın kilit noktası yıllar önce Mardin Kızıltepe’de işlenen bir cinayet. On üç kurşunla hatırlıyoruz biz bu vahim cinayeti. Adaletsizliğin, bölgedeki diğer infazların sembolü haline gelen Uğur Kaymaz davasını ben uzun yıllar içimde taşımış, sonunda aileyle görüşmüş ve öyküleştirmiştim. Sizse bir polisiyeye taşımışsınız. Yazım araştırma düşünme sürecini bizlerle biraz paylaşır mısınız?

Yazmaya başlamadan önce hazırlık süresi iki yıl, kitabın yazımı da üç yıl kadar sürdü. Uğur Kaymaz cinayeti romanın ufak bir parçası, roman sadece bu olayla değil Türkiye’de yaşanan birçok adaletsizlikle ilgili: Faili meçhuller, işkenceler, adam kaçırmalar, soykırım, hukuk sistemi ve medya üzerindeki baskılar, haksız tutuklamalar, azınlıkların ezilmesi, ekonomik adaletsizlik, ifade özgürlüğü önündeki engeller vs.

Biz sizi televizyondaki sohbet programlarından, yani talk şovlardan tanıyoruz öncelikle. Niye roman?

Benim bundan önce yazdığım iki oyun ve yüzlerce gazete yazısı var hatta bu gazete yazıları ”Rugan Ayakkabılı Hipopotam” adıyla kitap olarak yayınlanmıştı. Dolayısıyla yazı yazmaya yeni başlamış değilim, yıllardır yazıyorum. Oniki yaşımdan beri iyi bir polisiye okuruyum ve de yıllardır aklımda polisiye yazma fikri vardı ama Stieg Larsson’un ”Ejderha Dövmeli Kız” romanını okumam bu işe kesin karar vermemi sağladı.

“Tek” başarılı kurgusuyla göz dolduruyor. Son zamanlarda öykü ya da roman yazmak isteyen pek çok insan yazarlık atölyelerine gidiyor. Siz nasıl edindiniz bu beceriyi?

Dediğim gibi yıllarca yazarak ama daha çok okuyarak. Mesela son dört yıldır ortalama haftada iki polisiye okuyorum.

Bir arkadaşım, Dostoyevski cinayet işlemeseydi, Suç ve Cezayı yazamazdı, mutlaka deneyimlemiştir, demişti. Rüstem Batum “Tek”i yazmak için masaya oturmadan kimi öldürdü, okur olarak merak ediyoruz.

“Adam öldüremediğim için yazıyorum” desem…

Kitabı takma adla yayımlattınız. Hakan Nordik takma isminden Kuzeyli yazarların polisiyelerine yakınlık duyduğunuzu tahmin edebilir miyiz? Nereden kaynaklanıyor bu sempati?

Bunu doğru tahmin etmişsiniz. Stieg Larsson, Jo Nesbo ve Henning Mankell başta olmak üzere kuzeyli yazarların polisiyelerini severek okurum.

DM kısaltmasıyla yarattığınız, Deniz Max Brando adını taşıyan kahramanınız tam bir Kuzeyli değil yine de. Sizce DM, Kuzeyli polisiye karakterlerine, Henning Mankell’in polis şefi Kurt Wallander’e mesela, nerelerde yakınlaşıyor nerelerde uzaklaşıyor?

Zaten kahramanın kuzeyli olmasını hiç düşünmemiştim çünkü iyi tanıdığım ülkelerden olmasını istiyordum. DM yani Deniz Max Brando yarı Türk yarı Amerikalı, iki ülkenin de özelliklerini taşıyor. Kurt Wallander’e benzeyip benzemediğini açıkçası hiç düşünmedim. Sanıyorum ortak özellikleri ikisinin de dürüst ve adaleti yerine getirmeye çalışan insanlar olmaları.

Emekli askerler, eski polis şefleri, suçla ortaklıkları. Ülkenin karanlık yüzünü didikliyorsunuz. Adalete bakışımız tek bir kitapla değişir mi gerçekten?

Tabii ki adalete bakışımızın bir tek kitapla değişebileceğini düşünmüyorum ama bu kitabın insanların şimdiye kadar halktan gizlenen bazı şeyleri öğrenmelerine yardımcı olacağını ve bu sayede kendilerine ezberletilen yanlış bilgileri sorgulamaya başlayacaklarını umuyorum.

tekYaşadığımız ülkede hukuk vicdan ve adaletin iktidar olması için bir yüzleşmeye gerek var mı sizce ve bunun için nerden başlamalı?

Mutlaka bir yüzleşme gerekiyor. Bu konuda çeşitli girişimler var bildiğim kadarıyla. Tarihimizde yüzleşmemiz gereken o kadar çok olay var ki : Ermeni soykırımı, Sivas, Maraş, 6-7 Eylül, Varlık Vergisi rezaleti ve de tabii şu anda en hayati olan Kürt sorunu ve bununla bağlantılı olarak faili meçhuller. Ama kitapta da bahsettiğim gibi, örneğin Güney Afrika’daki ”Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu”nda pişman olup ifade veren pek çok işkenceci ve tetikçi katil olmasına rağmen bizdekilerin ifadelerini bile almak mümkün olmuyor. Bizim faşistler yaptıklarından pişman olmak yerine gurur duyuyorlar.

Hayatınızda çok ama var mı? Adalet evet, ama şunlara şunlara hayır gibi… Çok özel değilse bunları öğrenebilir miyiz?

“Adalet evet, ama şunlara hayır” denen yerde adalet yoktur yani şu sıralar Türkiye’de olduğu gibi.

Romanda cinayetlere gay cinayetleri süsü veriliyor. Buna öylesine mi değindiniz yoksa Rüstem Batum neler yaptı nefret cinayetlerine karşı.

Nefret cinayetlerine karşı kişisel olarak bir şey yapmadım ama 2000 yılında açtığım minidev.com adlı portal’ın altında o tarihte Türkiye’deki en büyük LBGT sitesini hayata geçirmiştim. Gay bir editörün yönetimindeki bu sitenin özellikle Anadolu’nun muhafazakar köşelerinde yaşayan pek çok sayıda genç gay ve lezbiyen’e intihar etmelerini önlemeye kadar varan çok ciddi destekler vermişti.

Bir kırılma anı var mı bu romanı yazdırtan? Hrant Dink cinayeti, bana Suç Sarayı’nı yazdıran, sırtımda böyle ağır bir yük taşırken aşk hikâyeleri yazamam dedirten bir kırılmaydı mesela. Sizin için de, son on yılda belki, böyle bir kırılma noktası olabilir mi?

Bir tek kırılma noktasından bahsedemem. Ben de bu ülkede bu kadar adaletsizlik ve kanunsuzluk varken aşk romanı yazmak istemem ama bu romanda bir aşk hikayesi olmasını da engellemiyor. Yukarda değindiğim gibi beni rahatsız eden çok sayıda olay var, bunların bazılarıyla hesaplaşma isteği etkili oldu bu romanı yazmama.

Literatürde en sevdiğiniz polisiye kahramanı kimdir?

Jo Nesbo’nun kitaplarındaki dedektif Harry Hole.

Aileye takık bir polisiye karşımızdaki. Şu satırlar romandan: Hiç değilse beynin sadece aileyle ilgili bir bölümü olsa ve insanlar istediklerinde o bölümü iptal edebilseler, dünyadaki mutlu insan sayısı kesinlikle artardı. Sistem mi yaratır katilleri, aileler mi?

Hem sistemin hem ailelerin katil yaratmaktaki etkileri yadsınamaz ama en önemli nokta birini öldürmenin de nihayetinde bir seçim olmasıdır. Aynı şekilde yetişen iki kişiden biri, belirli bir olay karşısında katil olmayı seçebileceği gibi olmamayı da seçebilir. Benim için polisiye edebiyatta önemli olan konulardan birisi ”ne için” katil olmanın seçilebileceği ya da ”ne için katil olmaya değer ” sorusudur.

Kitapta çok ilginç öldürme teknikleri çıkıyor karşımıza. Bunlardan biri bokla öldürmek. İlk cinayette, adamın ağzından içeriye boğuluncaya kadar bok dolduruluyor bir pompayla. Bunlar Rüstem Batum’un hayal dünyasından mı? Araştırmalar mı?

Çoğunlukla hayal ürünü ama bu hayal ürünü sahnelerin ”gerçekte olabileceğinden” emin olmak için epey araştırma yapmak da gerekiyor. İyi polisiye okurları artık kitaplarda farklı öldürme yöntemleri görmek istiyorlar, bu yazarın yaratıcılığının göstergelerinden biri. Bu yüzden bu kitaptaki öldürme yöntemleri şimdiye kadar hiçbir yerde görülmemiş yöntemler.

DM’nin yeni serüvenleri yolda mı?

Şu anda ikinci kitabı yazıyorum.

Söyleşi: Gönül Kıvılcım – edebiyathaber.net (22 Aralık 2014)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r