Roman üstüne düşünceler ve İrlanda edebiyatından bir örnek: “Çitkuşu” | Erendiz Atasü

Eylül 4, 2026

Roman üstüne düşünceler ve İrlanda edebiyatından bir örnek: “Çitkuşu” | Erendiz Atasü

 ‘’Roman’’ denen bilmece:

Roman türünün iç çelişkisini ünlü edebiyatbilimci Lukacs aşağı yukarı şöyle ifade eder: Roman gerçek iklimini, iş bölümüyle parçalanmış sanayileşen toplumda bulur; konusu parçalanmış bir dünyadır, ama her sanat yapıtı gibi roman da bir tümlüğe erişmelidir (G.Lukacs,: ‘’Roman Kuramı’’, çev.Cem Soydemir, Metis,2023). İyi de nasıl?.. Bu paramparça malzeme tümlüğe nasıl ulaştırılır?

Her roman bu çelişkinin üstünden atlamayı hedefleyen bir deneydir, aslında.

Günümüzün ‘’sanayi ardılı’’ diye yaftalanmış, her şeyi yalan dünyasında, insanlar okumaktan ve düşünmekten uzaklaşırken, dev bir makineye dönmüş dünya düzeninde minik bir dişli olarak yaşamlarını sürdürme savaşımı verirken, ‘’roman’’ kahramanca ayakta durmaya çalışıyor. Tarih boyunca değişen hayatla birlikte, roman da  değişti, günümüzde de değişiyor. Bu farklı örneklerin hepsine ‘’postmodern’’ roman denilebilir mi bilmiyorum, ancak romanın çıkış yolları aradığı kesin.

Bilinen şey, günümüz hayatında ‘’Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’’ şeklindeki liberal ekonomi düsturu, her alanı kapsadı. Edebiyat için sonuç ise : tüketilemeyecek kadar çok ve maalesef çoklukla niteliksiz üretim! Bu şaşırtıcı bollukta nitelikli örnekleri seçebilmek biraz da şans işi;  tesadüfen karşılaştığımız nitelikli örnek üzerinde düşünmek ise her halde biz yazarlara, edebiyatbilimcilere ve eleştirmenlere düşüyor.

Günümüzün sabırsız, derin düşünmelere vakit bulamayan okurunu biçare roman yazarı, deyim yerindeyse nasıl ‘’tavlayacak’’? ‘’Klasik roman’’ dediğimiz örnekler (ör. Tolstoy, Balzac, vs.) sürükleyici olmasına öyle de fazla uzun, bu çabuk sıkılan, zaman kıtlığındaki genç okur için. Çeşitli biçim denemelerine dolanmış ‘’modern roman ‘’ (Virginia Woolf, Marcel Proust, Thomas Mann vs.) ise fazla zor. Bizden örnekleyelim, Yaşar Kemal’ler çok uzun; Yakup Kadri’ler, Halide Edip’ler çok eski. Köy edebiyatı desek, yanıt hazır, ‘’Canım, köy mü kaldı?’’ Örnekler çoğaltılabilir.

Orta sınıflara mensup genç okuru elden kaçırmamak için kimi yazarlar, onların hayatındaki örneğin markaları, kafelerin adlarını filan geçiriyorlar metinlerinde. Çok takdir ettiğim ve sevdiğim bir romancı olan Ayfer Tunç mesela bunu yapıyor arada sırada, ve ben okurken irkiliyorum. Benim kuşağımdan, gene çok sevdiğim ve takdir ettiğim, arkadaşım, dostum İnci Aral da bazen bu yönteme baş vuruyor.

Yabancı yazarlar da metinde kendine ait bir şeyler bulmak isteyen genç okuru çekebilmek için benzer kalem oynatmalarına girişiyorlar. Onların argoları, onların teknoloji merakları yazarların imdadına yetişiyor…. mu acaba?

Ancak her zaman roman yazarının imdadına yetişecek bir yöntem vardır ki o da belli bir romanın  boy verdiği  kültürel iklime, tarihsel döneme dair sahici unsurları  metne yedirebilmektir; bir de, okur hafızasında iz bırakan kişilikler yaratabilmektir, kişilikleri yaşadıkları tarihsel döneme konumlandırabilmektir.

İrlanda edebiyatından bir örnek:

İşte, Anne Enright’ın ‘’Çitkuşu’’ bir yanıyla böyle bir roman : Buram buram İrlanda kokuyor. Bitkileriyle, kuşlarıyla, yeryüzü şekilleriyle, o korkunç mutaassıp Katolikliğiyle ve hoşgörüsüz din ‘’sayesinde’’(!)  ıstırap içinde çıkışsız bıraktığı kadınlarıyla… ‘’Çitkuşu’’ diğer yanıyla ise genç okurla diyalog kurabilmek için adeta parçalanıyor…

Dilimizde son zamanlarda İrlanda edebiyatının yeni örnekleriyle sık karşılaşıyoruz. İrlanda edebiyatı zaten yeni bir edebiyat desem, acaba çok büyük bir pot mu kırarım? (Halk edebiyatından söz etmiyorum tabi. ) ‘’İngiliz edebiyatının’’ geniş alanında boy göstermiş dünya çapında pek çok İrlandalı var elbette.  Oscar Wild, Bernard Shaw, vs. Gerçi onların veriminde İrlanda’nın kırsalı, oranın kokusu, insanları, kentleri pek de hissedilmez. Çok akıllı emperyalistler olan İngilizler hemen yeni bir terim uydurup herkesin gönlünü alıverirler : ‘’Anglo-Irish literature’’!   Gerçek İrlanda edebiyatı Joyce’la başlar dersem, umarım boyumdan büyük laf etmiş olmam. İrlanda’nın özellikleri, çelişkileri, insanları… Joyce’un gerek ilk zamanlardaki daha yalın eserlerinde, gerek sonraki çetin ceviz metinlerinde hep vardır.

İşte  İrlandalı Anne Enright’tan dilimizdeki çevirisini yeni okuduğum ‘’Çitkuşu’’ ve on yıl önce aslından okuduğum Booker ödüllü ‘’Gathering’’, temelde birer aile öyküsü; ve bu romanlar ‘’Ben İrlandayım!’’ diye bağırıyor ; evrenselliğe yerel özelliklerden uzak durmakla  değil, tam tersine, yerel özellikleri çözümleyip  içerdikleri ortak insanlık deneyimlerine dokunarak ulaşılabileceğini kanıtlıyor. ‘’Çitkuşu’’nda öyle sahneler vardı ki,  yaşam deneyimimle bire bir örtüştü, desem, abartmış olmam.

Tabi Anne Enright da genç okuru kazanmanın peşinde; ‘’Gathering’’ de değil ama ‘’Çitkuşu’’nda.

Roman ve  Genç  Okur:

Burada bir parantez açıp   ‘’genç okura  ulaşma’’ yöntemlerine biraz daha yakından bakmak istiyorum. Çünkü ‘’roman’’ ( ve ‘’öykü’’) değerlerinden fazla bir şey kaybetmeden ayakta kalabileceklerse, bu güç işi başarmak durumundalar.   Kişisel okuma serüvenimden yola çıkarak görebildiğim kadarıyla bu çabanın galiba iki yöntemi var: Birincisi yukarıdan beri söz ettiğim gençlik jargonuna başvurma ve bu tarz pasajları, daha edebi pasajlarla dengeleme ki Anne Enright’ta gördüğümüz aşağı yukarı budur.  İkincisi,  genç okurun, ruh halini adeta bir kurgu malzemesi gibi işlemek. Yani onun çıkışsızlığını, yolunu bulamayışını, şıpsevdi gönlünü, ilişkilere emek vermekteki üşengeçliğini eleştirel bakışı tamamen devre dışı bırakarak anlatmak: Bir boşluğun hikayesi. Bu tür anlatıların sakıncası, okurun  zihninde bulanık bir izlenimden başka yer tutamayışları.[1]

  ‘’Çitkuşu’’

Annie Enright’ın ‘’Çitkuşu’’nu ise okuyanın kolay kolay unutamayacağını sanıyorum. Bunun sebebi, gerek ortamın -İrlanda- gerek gençler dışındaki roman karakterlerinin çok kuvvetli çizilmiş olmasıdır. Ben-anlatımıyla tanıdığımız genç karakter Nell’in de -cinsel küfürleri bol sözlerinin  arasından nasıl bir kişilik olduğunu seçebiliriz- çünkü bütün bunalımının arasında Nell -deyim yerindeyse- bir baltaya sap olmayı istemektedir, kendini bulmak, dengeli bir ilişki kurabilmek ister; sürekli, bir hayalet gibi yaşamak istememektedir. Kimliği tamamen tanımsız değildir: Kendini bulmak için dünyayı dolaştıktan sonra ,varlığındaki İrlandalı damarı kabul edecektir; şair dedesini çözümlemek ve onu olduğu gibi yargılamadan ve gözünde çok da büyütmeden kabul edebilmek  Nell’in kendini bulmasına yardımcıdır. Nell’de hayırsız dededen miras yazarlık geni vardır.

Roman, günümüz gençlerinden Nell’in insan düşüncesi üstüne kendi düşündüklerini sıralamasıyla başlar. Anlarız ki düşünce üstüne düşünen Nell, bir çok bakımdan yaşıtlarının benzeri ise de ruh dokusunda başka bir iplik de vardır onun.  Gezegenin iklim felaketine ve otoriter rejimlere doğru sürüklendiği şu dönemde, pek çok yaşıtı despotizme ve erkek egemenliğine ‘’kafayı takmıştır’’. Nell’in ise başat endişesi ise doğadaki yıkımdır, özellikle kaybolan kuş türleri. Nell’in bu konudaki hassasiyetinde, kırsal kökenli şair dedesinin şiirlerinin payı olduğunu ilerleyen sayfalarda fark ederiz. Gençlerin yaşamı, dünyanın diğer ülkelerindeki orta sınıf gençlerininkinden pek farklı değildir, cinsel alandaki aşırı özgürlüğü bir an unutacak olursak. Hepsi üniversite bitirmiştir, pek çoğu lisans üstü tez hazırlamıştır, ancak hiçbiri eğitimini gördüğü dalda sürekli bir işte çalışmamakta, gelecek vaat etmeyen kısa süreli işlerle uğraşmaktadırlar.  Örneğin her halde edebiyat okumuş olan Nell, bir arkadaşının internet sitesine seyahat yazıları yazmakta,  adına ‘’içerik üreticiliği’’ denen bir uğraşla hayatını kazanmaya çalışmaktadır. Gençler ailelerinden bağımsız,  gelip geçici ve yetersiz konutlarda bazen yalnız, bazen gruplar halinde yaşamaktadırlar; grup içi ilişkiler kopuktur. Cinsel ilişkilerse tamamen tesadüfidir, kolay kurulur, kolay dağılır ve bedensel haz odaklıdır. Ancak, deyim yerindeyse ‘’ayağa düşmüş’’ bu cinsellik, yaşlı kuşakların belki zorlanarak ulaştıkları doyumu kolaylaştırmışsa da sıradanlaştırıp, mutluluk sunmaktan uzak bir tür jimnastiğe indirgemiştir. Yazar, gençlerin davranışlarına ahlakçı bir açıdan hiç bakmaz, tersine olağan olan, geçerli olan neyse, onu iletir, ancak Nell’in kısa sürede anlamsızlaşan hatta kızın canını yakın bir sado-mazohist ilişkiye dönüşen aşkının yarattığı mutsuzluğu satır aralarında ileterek, okurun günümüz ilişkileri üstüne eleştirel açıdan düşünmesini sağlar.

Nell, arada sırada, gündelik yaşamın yıpratıcılığından anne evinin sükunetine sığınır, orada da pek rahat edemese de. Böylece Nell’in ana soyuyla tanışmaya başlarız.  Roman Nell’in ben anlatıcı olduğu bölümler ve ana soyunun acı hikayesinin yazar tarafından aktarıldığı bölümlerle akar , bir istisna ile : Şair dedenin ben anlatıcı olarak kendi ergenlik dönemini anlattığı bölümdür bu.

Biraz  kolaylık olsun diye, Nell’in konumundan isimlendirme yaparak, Anne, Teyze, Anneanne ve Şair dede , diyelim.  Görüldüğü üzere ‘’baba’’ konumu Nell için  hiç mevcut olmamıştır.  O boşluğu çoktan ölmüş Şair dede mi doldurmaktadır? Nell’in annesi bekar bir annedir ve Nell öylesine bir ilişkinin ürünüdür; bu yaşam tarzı, annenin bilinçli seçimidir. Nell’in doğumu aşağı yukarı ‘’özgürlük çağı’’ diye selamlanan 2000’li yıllara rastlamalı. Çoktan ölmüş Anneanne kent kökenlidir, Şair dede ise kırsal alanın yetiştirmesidir. Yaş itibarıyla ‘’ 68’’ kuşağı gibi durmaktadırlar. Neyse, Anneanne ve Şair dede, büyük bir aşkla evlenmişlerdir. Kısa sürede cennet cehenneme dönmüştür. Şair dedenin omuzlarının ve boynunun üstünde yükselen organ,  kişisel eşyalarının dahi sorumluluğunu taşımaktan aciz, evle ilgili herşeyi ama herşeyi eşinden bekleyen tipik  feodal erkeğin kafasıdır. Bu erkek kimi kez, aile bireylerinin üstüne ‘’cömertçe’’ ( !) boşalttığı fiziksel şiddetle dolup taşar.  Anne sessiz, silik, sabırlı ‘’evin anası’’ rolünü tamamen benimsemiştir. İki kızını fiziksel şiddetten koruma yolunda her hangi bir çabasına rastlamayız. Belki de böyle bir çaba şiddeti büsbütün coşturacağı için anne edilgen kalmaktadır. Bu anlamda eğitimli İrlandalı aile kadınıyla , eğitimli Türk aile kadını arasında hayli benzerlik vardır. Fiziksel aile içi şiddet genellikle toplumda abartılan bir şey değildir; ‘960’lardan, ‘70’lerden bahsediyoruz. Dolayısıyla aile içi şiddetin sonuçları ortaya çıktığında, sonuçlarla sebebin ilişkisi pek de kurulamaz.( Hani, şimdilerde, bir elli- altmış yıl önceye hasret tüten metinlerde ‘’ bir tokatla fabrika ayarlarımıza  dönerdik’’ ifadesi var ya, o hesap. Fabrika ayarlarımıza döne döne, sonunda hiçbir şeye zamanında itiraz edemeyen bir toplum olup çıktık.)

‘68’li Anneanne ve Dedenin evliliği, Şair dede bir başka kadına yeni bir ‘’büyük aşkla’’ tutulana kadar sürebilirdi, kanser araya girmeyeydi. Anneanne  genç yaşında yatağa düşünce Şair dede, evde şiddet fırtınaları kopararak çekip gider. O gidiş bu gidiş… Anneanne henüz genç bir kadın, Anne ve Teyze ise henüz ergen, belki ergen bile değil, çocuktur. Herhalde yaşam Annenin aileden gelen geliriyle sürdürülür.

Şair evlatlarını sever elbette; ve Anne’yi, diğer kızından, Teyze’den daha çok sever. Sonuç, Annenin karakter olarak babasına daha çok benzemesi, ama ona çok daha eleştirel bakabilmesidir. Şairin  ağır gölgesi, yaşamı boyunca Anne ile erkekler arasına düşecektir. Ne ilginçtir ki Anne, babasının yaşam örüntüsünü adeta tekrarlayacaktır: Nell’in çocukluğunda nispeten sürekli bir ilişki kurduğu, ve çocuk Nell’in pek sevdiği erkeği, adam kanser illetine tutulunca vicdan azapsız terk edecektir!   Teyze ise baba-tapıncı illetine tutulmuştur! Hayatı boyunca, babasının eleştirilecek hatta red edilecek yanlarının üstünü örtmekle meşguldür, Şair öldükten çok sonra bile yalnız bir kadın olarak yaşlanan Teyze onun suçlarına mazeret arayacaktır.

İrlanda Cumhuriyeti laik bir devlet değildir; resmi dini Katolikliktir; boşanma mümkün değildir anlamına gelir bu. Dolayısıyla Şair Dede ülkeyi terk etmişse, diyar diyar gezmişse, bir sürü borç yapmışsa da; sonuçta yerleştiği ABD’de genç bir kadınla ikinci kez nikahlandıktan sonra, ancak İrlanda Devleti  Anneanneye bir boşanma ilamı armağan edebilmiştir! Ve ABD’deki nikahtan önceki bütün borçlar da Anneanne , Anne ve Teyzeye miras olarak kalmıştır!…

Kocanın aileyi terkinin pek de önemli sayılmayışını, roman şu buruk cümleyle açıklar:

‘’Evli olmakla terk edilmiş olmak arasındaki bütün fark, kocanızın yatakta uyuyarak geçirdiği yedi saatten ibaret olabilirdi.’’ (s. 77)…

Sadece bir cümle…. ve ciltler dolusu çağrışım…

Edebiyat yaratıcılığına uzak olanlar, Şair dedenin hiçbir yeri yurt tutamayıp, kah Yunanistan, kah ABD diye diyar diyar dolaşmalarını, kendini ifade etmenin yollarını arayan sanatçının hiçbir yere sığamaması olarak görüp anlayışla karşılamaya eğilimli olabilirler. Oysa bunun yaratıcılıkla bir ilgisi yoktur. Kimi insan, göğüs kafesinin içinde bir hapishane hücresi taşır. Onunla mı doğmuştur, hayatın ilk yıllarının, ya da ergenlik çağının tesadüfleri mi o hücreyi yerleştirmiştir, bilinmez. Şair dede böyle biridir; ilaveten, edebiyat yeteneği vardır. Nell’in dışında sadece Şair dede ben anlatımıyla var olacaktır, romanda: Şair dedenin ergenliğinde gizlidir, onun karısına ve çocuklarına çektirdiklerinin anahtarı. Şair dede adeta savunmasını okura sunmaktadır bu ben-anlatımlı pasajlarla:

O bir köy çocuğudur, yaşamının ilk dönemleri, çetin doğa koşulları, yobaz dindarlığın kadın karşıtlığı ve erkek şiddetiyle dolu bir çevrede geçer. Hassas bir çocuktur aslında, ama çevre ‘’erkek’’ olmayı dayatmaktadır. Ergenliğin ilk yıllarında masum bir sevgiyle bir sınıf arkadaşına tutulmuştur. Eli eline değemeden, genç kızı feci biçimde (vurgu bana ait) kaybedecektir: İki gencin birlikte dolaştığını gören içi fesat birisi, bunu kızın babasına yetiştirecek, ‘’erkek ve dindar’’ baba kızını feci biçimde cezalandıracak, çevre baskısından yılan bizim hassas  delikanlı, gönüllü olarak bu cezaya katılacaktır. Sevdiği kadınlara zalim davranma dersi silinmemecesine etine kazınmıştır!

Kahramanımız  Nell, anlamsız hayatından ve canını fiziksel olarak yakan şefkatsiz ve vefasız kırsal kökenli sevgilisinden kaçmak için yollara düşecek, dünyayı dolaşacak, doyum vermekten uzak bir alay iş ve aşk deneyiminden sonra sonuçta, yersiz yurtsuz biri değil, iyisiyle kötüsüyle bir İrlandalı olduğunu idrak edecek, asıl önemlisi, gizemli bir çekicilikle donanmış Şair dedenin Amerikalı ikinci (yasal) eşinden edindiği bilgiler sayesinde dedesini hayranlık ve öfkeden uzak değerlendirip olduğu gibi kabul edebilecektir; annesinin ve teyzesinin yapamadığını  başarmıştır. Ancak o zaman  bir İngiliz delikanlısıyla gelecek vaat eden dengeli bir ilişki kurabilir ve sevgilisiyle anne evine döner.

’Çitkuşu’’ bu bağlamda bir ‘’bildungs’’ roman olarak da okunabilir.

’Çitkuşu’’ Şair dede dahil bütün karakterlere yargılamadan bakar ki sanırım doğrusu da budur. Yeni dünya düzeninin parlattığı ‘’işte, eşte, adreste geçicilik, süreksizlik’’ olgularına yönelik eleştiri zaten kurgunun içinden süzülmektedir. ‘’Çitkuşu’’ okunmaya ve hem içeriği, hem biçimi üstüne düşünmeğe değen bir roman. Bir yirmi yıl sonra kitabın yarısını anlaşılmaz kılacak sayfalar dolusu gençlik jargonuna gerek var mıydı diye sormaktan kendimi alamıyorum.

Biz insanların kabul etmek  zorunda olduğumuz bir gerçektir, ömürlerimizin  çeşit çeşit  geçiciliklerle dolu bizatihi geçici süreçler olduğu. Ancak  bireyin bu gerçekliği acılaşmadan özümseyebilmesi, nispeten kalıcı olan bir şeylere tutunmasıyla mümkün olabilir. Kanımca biz yazarlara düşmez, nispeten kalıcı eserler yaratmaya uğraşmaktan  vazgeçip, devrin modasına uyarak, geçiciliğe bel bağlamak.      

Anne Enright, ‘’Çitkuşu’’, çev. Mert Doğruer, Deli Dolu yayınları, 2023, 279 s.


[1] Çağdaş Alman yazınından Judith Hermann böyle yapıyor.

Şöyle yazmışım Hermann’ın ‘’Sadece Hayaletler Ötesi Yok, Sia yayınları 2023’’ adlı öykü kitabındakikişileri için: ‘’Kitabı kapattığımızda, günümüz nesillerinin iç dünyalarını tamamen idrak etmişizdir, ki bu yazar adına büyük başarıdır. Ancak kısa bir süre sonra, kitaptan hiç  bir şey hatırlamadığımızı hayretle fark ederiz. Okurda kalan iz, sadece gençlere ait bu saptamadır. Gerçekten uçup giden hayaletlere dair bir şeyler okumuşuzdur sanki…….. Yaşamda birey abartılırken ilişkilerin önemsizleşmesi, yaşantıların cansuyunu yitirip  gölgelere ya da hayalet yaşantılara indirgenmesine yol açmıştır.’’     ( Erendiz AtasüRomanımız, Romancılarımız,’’ ‘Günümüz Dünyasından’,  s.310-312, Sanat-Kritik Yayınları, 2025)

’’

Yorum yapın