
Roman, zamanın başlangıcından beri yaptığımız hikayeler anlatma pratiğine dayanıyor. Böyle basit ifadelerle gidersek; pratikten praksise giden yolun başında bir fikir var: tanrıların ve insanın ayak izinin kaybolmadığı fikri. Bu fikirle birlikte, hikâye anlatma yeteneğimiz karşısında gerçeklik bağlamında ilk yol ayrımını buluyor: Destan ve kronik.
Kronik dediğim, en basit ifadeyle, gerçek olaylar anlatımı. (Bizdeki vakayiname denilen tür bunun sıralı olarak yapılmasıdır.)
İkisi de bizi romana götürecek türler olduğu halde, kronik, aynı zamanda gazeteciliğe götürecektir.
Destan’daki büyülenme gücü romanın en has özelliği olan “belirsizliğin bilgeliği”ni (Milan Kundera) ortaya çıkartmada etken olurken, kronik, zamanla tarihin (anlattığı tarihin) yüzeyinin altında gizlenmiş gerçeklere doğru bir eğiliminin gelişmesiyle kurguyu ortaya çıkartma da etken olur. (Kronik için “roman olmayan roman” denilmesi boşuna değildir.)
Modern roman ile kurgu aldı yürüdü. Özgürleşme bakımından öyle olması gerekiyordu; insan gerçeğinin yüzeyinin altında gizlenmiş gerçeklere eğilmek için. Nadine Gordimer’in ‘yazdığım ya da söylediğim hiçbir gerçek şey, kurgu kadar doğru olmayacak’ sözünü anımsayalım, yazarlar mesleki erdem adına böyle nice hoş ifadelerde bulundular.
Her özgürleşme hareketi eninde sonunda kendi konforunu yaratır ya, romanda da öyle oldu. Önce çile, sonra konfor. Avrupa’da Milan Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, bizde Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar adlı romanlarını düşünelim, “hümanist okuma birlikleri” (Peter Sloterdjk) tarafından sonradan nasıl köpürtüldüler. Evet, köpük; her kurgu bir köpük bırakır.
1980’lerden yakın yıllara kadar bir kurgu küstahlığı tespit ediyorum ben. (Meslek gereği yerlisiyle yabancısıyla pek çok romanla yakından ilgilendim, yine yerlisi ve yabancısıyla pek çok yazarla kurgunun fazileti ve konforu konusunda sohbet ettim.) Ian McEwan, ‘uydurma karakterlerle yüzleşmeyi yorucu’ bulduğunu söyleyince artık cesaret ediyorum, bu bir konfor! Kimilerini kolayından yazar yapan, öyle kalsa iyi, edebiyatçı hanesine sayan bir küstahlık.
Hayranı olduğum yazar Rafael Chirbes, 1990’ların sonunda verdiği bir röportajda (El Pais, Babelia Kitap Eki) küresel romanın, romanın en has özelliğini, erdemini kurguyu araçsallaştırarak istismar ettiğini söyledi. “Küresel roman edebiyata düşman” diyordu ki röportajın başlığı da buydu. Bundan on yıl geçti geçmedi kendisiyle İstanbul’da bu dolayımda konuştuk: Fantaziyi savunayım derken gerçekliğe halel gelmemeliydi artık. Ama nasıl?!
(Onu da gelecek hafta yazayım.)


















