Masthead header

Rana Demiriz: “Tarihte unuttuğumuz kadınların hikayelerine değinmek istedim.”

Söyleşi: Burak Soyer

Son romanı Rüzgara Fısıldayan Kadınlar’da okuru bir sırrın peşinden Anadolu Ortaçağı’na götüren Rana Demiriz, yüksek tempoyu elden bırakmayan bir kurguyla okura tarihi bir macera romanı bırakırken tarihin kıyısında kalmış kadın kahramanları da su yüzüne çıkartıyor. 

Rana Demiriz, Ayasofya’da Bir Gece, Endülüs’te Bir Hafta, Sarayda Bir Yıl romanlarının şifresi olan ‘sırrı’, Timaş Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı Rüzgara Fısıldayan Kadınlar’da bu kez Anadolu Ortaçağı’nda arıyor. On yıl boyunca Slatuklu Beyliği’nde erkek yeğenlerine rağmen büyük bir mücadeleyle hükümdarlık yapmış olan Mama Hatun’u, hapsolduğu zindandan kurtarmak için Işık Ülkesi’ne doğru yola düşen Mahsima Cihan Hatun’un bu serüvende yaşadıklarını gerçek kadın tarihi kahramanları da oyuna sokarak anlatan yazar, okura serüven dolu bir roman sunarken erkekler üzerine yazılmış bir tarihin ışık arkasında kalmış kadınların hikayelerini su yüzüne çıkarıyor.  

Yazarla yazma sürecini ve son romanını konuştuk.

17 yaşınıza kadar dört roman yazarak Türkiye’nin en genç yazarı olarak tanınıyorsunuz. Yazma kısmına geçmeden önce okuma sürecinizle başlamak istiyorum. Neler okuyordunuz? Kimlerden etkilendiniz? 

Bahsettiğiniz gibi yazar olmadan önce, iyi bir kitap okuruyum. Her şeyin başında okumak geliyor. Keyifle okuduğum çok yazar var, ama özellikle hiçbirine benzememek önemli bence. Birinden ‘ilham almak’ bile özgünlüğünü kaybettiriyor yazarlara. O yüzden kimseden etkilenmemeye çalışıyorum. Ama elbette başlıca sayabileceğim isimler; Ahmet Ümit, Isabel Allende, Orhan Pamuk, Ahmet Hamdi Tanpınar, Edgar Allan Poe… 

Yazma serüveniniz nasıl başladı? 

Yazmaya 3. Sınıfa giderken köpeğime yazdığım kısa bir şiirle başladım. Sonra ortaokulda hikayeler yazmaya, yarışmalara katılmaya başladım. Yazar olmak gibi bir hayalim yoktu. İlk romanım Gölgedeki Işıklar’a da bir hikaye olarak başlamıştım. Sonra roman oldu. 

Ayasofya’da Bir Gece, Endülüs’te Bir Hafta, Sarayda Bir Yıl son olarak da Rüzgara Fısıldayan Kadınlar… Kitaplarınız hepsinde bir ‘iz’in, ‘gizem’in peşinden gidiyorsunuz. Anlattıklarınızın da bir serüven olduğunu hesaba katarsak bu ‘iz’ ve ‘gizem’lerin hikayelerinizi okur açısından daha çekici merak uyandırdığını söyleyebilir miyiz? Bu bilinçli bir tercih mi? 

Ben bir okur olarak da karakterle beraber gizem çözmeyi çok seviyorum. Okuduğum romanlarda bir izin peşinden heyecanla gittiğimde çok keyif alıyorum. Okurlarıma da bunu hissettirebilmeyi amaçladım. Sanat tarihi bence çok gizemli, çok mistik bir alan. Tarihi mekanlar, objeler, müzeler keşfedilmeyi bekleyen sırlarla dolu. Kalemime taşıdığım ve esas ilham aldığım aslında, antik kent gezerken ya da sanat galerisinde bir tabloya bakarken hissettiğim o heyecan verici gizem duygusu. 

Son kitabınız Rüzgara Fısıldayan Kadınlar yayınlandı. Bir el motifiyle birlikte bu kez Anadolu Ortaçağ’ına gidiyoruz. ‘Meşhur’ hükümdarları diyeyim, saymazsak pek hakim olduğumuz bir konu değil. Nasıl bir hazırlık sürecinden geçtiniz? 

Anadolu Ortaçağ’ı, Anadolu’nun en karmaşık dönemlerinden biri. Yazılı kaynak azlığından dolayı da pek hakim değiliz. O yüzden benim için diğer kitaplarımdan çok daha zordu. Tarihin eksik kaldığı yerleri, hayal gücümle tamamladım. Mesela mekanlar, yaşam alanları, seyahatler. Diğer tarihi kaynaklara bakarak at üstünde o kadar uzun süreli bir yolculuğun nasıl olacağını hayal etmeye çalıştım. Pek çok seyyah okudum. Bir buçuk senelik bir hazırlık süreci oldu Rüzgara Fısıldayan Kadınlar’ın. İkinci bir nokta da kitabın gotik olması. Çünkü Anadolu Ortaçağ’ı deyince gözümde canlanan devasa manastırların, kalelerin, kervansarayların, tehlikeli ormanların, Poe’nun hikayelerinden ya da Sicilya’da Bir Aşk Hikayesi’ndeki hayaletli kalelerden aşağı kalır yanı olduğunu düşünmedim. O yüzden kitapta gotik bir atmosfer yazdım. Mesela kitabın ikinci kısmında atmosfer Likya’nın antik şehirleri oluyor. Bu antik kentleri gidip gezdim. Ama şimdiki bir bakış açısıyla değil, ortaçağda oralar hakkında hiçbir şey bilmemiş ve okumamış bir karakterin bakış açısıyla gezip anlatmaya çalıştım. 

Mahsima Cihan Hatun’un Işık Ülkesi’ne yapacağı yolculuğun başlamasıyla beraber gelişen olaylarla beraber okurken bir ‘dişi Kara Murat’la karşılaşacağız gibi geliyor ancak siz bu durumu çok başarılı bir biçimde ‘ekarte’ ederek bambaşka bir hikayeye yönlendiriyorsunuz okuru. Bir ‘destan’ yaratmıyorsunuz. ‘Başarılı’yı özellikle kullandım zira bizde böyle bir konu, malum, ajite etmeye çok müsait. Kafanızda tam olarak ne vardı taslak oluşurken

Ben öncelikle Mama Hatun’un hikayesinden çok etkilendim. Tarihte gerçekten yaşamış ve yetişkin erkek kuzenleri olmasına rağmen, babasından sonra tahta geçerek Erzurum bölgesinde, Saltuklu Beyliğine on iki yıl hükümdarlık etmiş. Çok sıkıntılı bir coğrafya, her yerden toprakları sürekli tehdit altında. İçeriden ve dışarıdan pek çok düşmanla mücadele etmiş. En sonunda da kuzenin darbesiyle tahtından alınıp zindana atılmış ve orada vefat etmiş. Onun kendisi gibi yiğit askerlerinin olduğunu ve bunların neden kadın olmayacağı fikri cereyan etti zihnimde. Mutlaka bir mücadele olmuştur onu kurtarmak için. Hikaye de burada başladı. ‘Kadın gücü’ vurgusu yapmak amacıyla değil, tarihte gerçekten yaşamış fakat bizim unuttuğumuz kadınların hikayelerine değinmek istedim. Kitapta aynı zamanda bir dayanışma var. Ben bu dayanışmanın da en az bu hikayeler kadar önemli olduğunu düşünüyorum. 

Kitaptaki kadın karakterlerin ne kadarı gerçek ne kadarı kurgu? Siz bunun ne kadarını ve nasıl yansıtmayı tercih ettiniz? 

Öncelikle şunu belirtmek isterim. İlk defa, diğer kitaplarımdan farklı olarak, tarihte gerçekten yaşamış kişilerin hikayeleri var bu kitabımda. O yüzden daha çok titizlendim yazarken.  Fakat ana karakterim Mahsima Cihan Hatun kurgu bir karakter. Onun gözünden izliyoruz gerçek karakterleri; Mama Hatun, Gürcistan Kraliçesi Tamara, Gevher Nesibe Hatun, Altuncan Hatun ve niceleri. Onların hikayelerini olabilecek en doğru şekilde anlatmaya çalıştım, ama esas amacım Mahsima’nın onlardan ne kadar etkilendiğini, cesaret aldığını, onlarla nasıl bir dayanışmaya girdiğini yansıtmaktı. 

Rüzgara Fısıldayan Kadınlar’da, tarihteki kadın ‘kahramanları’ tanıtmak gibi bir misyon üstlendiğinizi düşünüyor musunuz? Ya da kitap zaten kendi kendine bu işi hallediyor mu? 

Kitabı aslında gotik bir macera olarak düşünerek yazdım. Çok keyifle okuduğum Gotik edebiyatı, Sanat tarihi okurken Anadolu Ortaçağı’nı gördüğümde hissettiğim o gotik atmosferle birleştirmek istedim. Anadolu Ortaçağı’ndan bahsedilmesi ve hatırlanması gereken hikaye bence Mama Hatun’un hikayesiydi. Ama ana karakterimizin etrafında çokça duyduğu hikayeler oldu, kendi gördükleri oldu. Bence doğal bir süreçti bu kadın kahramanların hikayede yer alması. Çok gurur duyduğum bir misyonu doğal olarak üstlenmiş oldum diyebilirim.

Son olarak hep bu tarzda mı yazmaya devam edeceksiniz? 

Sanat Tarihinden ilham alıyorum, mistik ve gizemli konulara ilgi duyuyorum. Ve Gotik yazmayı da çok sevdim. Yeni bir gotik kitap daha yazabilirim. Ama her zaman kendimi geliştirip yeni türler denemeye çalışıyorum. Okurlarımı şaşırtmayı seviyorum. 

edebiyathaber.net (22 Mart 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r