Masthead header

Ragıp Varol’dan “Segâh” adlı öykü

(…)

Bira şişesini gölete fırlattı. “Clok!” diye bir ses çıkararak bir kurbağanın kafasına düştü. Kurbağa beyin travmasından, gölet kirlilikten, Emre ise yürek ağrısından öldü o anda. Göletin ortasındaki yalın söğüt ağacı, üzerindeki kargalarla birlikte kaldırdı cenazeleri. Akşam güneşinin suyun üzerindeki pırıltıları Segâh adında bir kadındı. Bir sevgili olmadığı için, bir cenazenin en güzel şarkısı olmuştu. Kargalar seremoniyi bitirip gövdeye geçtikleri anda kemanlar sustu; çünkü bir kurbağa ayaklanması başlamıştı. “Vrak! Vrak!” Güneş batıyordu. Kızılırmak uyuyordu. Emre çorak bir arazinin yegâne yeşilliğini tekelci sermayenin yedinci göbekten torunlarına yedirmek üzere kurulmuş hidroelektrik santrali baraj setinin üzerinden yere tükürerek yürüyordu. Gökyüzü omuzlarında taşıdığı tek kırma tüfekti; tam üç atış yaptı, güneşi üçüncüde vurdu. Kızıla bürünüp kapattı sarı peçesini, son bakışında af bulunmayan bir kadın gibi yürüdü diğer insanların bulunduğu uzaklığa. Sarı peçeli bir Afgan kızı, yerin dibine batırdı cenazesi segâh makamında kalkan bir Anadolu çocuğunu. Rüzgâr, görülmeyen uzaklığa sürdü bira şişesinin yelkenini. İçinde bir Kaliforniyalının kendisi kaçamadığı için düşlerini yazıp koyduğu bir şarap şişesi yoktu bu suyun; ama bir Nevşehirlinin hiç de azımsanmayacak düzeydeki kaçışını – kaçamayışını, düşünüp de yapamayışını, yaptıktan sonraki pişmanlığını, pişmanlık yüzünden yaptıklarından duyduğu yasadışı pişmanlıkları, aşkın yasalarının hiç yargılamadığı kalbinin tecrübesizliğini, en hızlı atışında yanlış bir yöne nasıl gittiğini… Bu suyun kenarında yürüyen adamdı Emre. Eskiyi hatırlıyordu; eskiden bu su bir nehirdi, eskiden bu suyu izlerken düşündükleri, kurdukları, hissettikleri ve kurtulmak istedikleri akıp giderdi. Şimdi ise set çekildi onun üzerine; akan su durdu, durdukça biriktirdi, biriktirdikçe atmak istedi içinden biriktirdiklerini, atmak istedikçe yeni alanlar aradı kendine… sonunda elma bahçelerinin, üzüm bağlarının, domatesliklerin, su kuyularının kapısını çaldı. Yavaş yavaş, onlar yıllar içinde nasıl bir emekle oraya yerleşmişlerse, ağır ağır ve unutturarak kapattı üzerlerini. Bir zamanlar onları var eden şeyken, şimdi yok ediyordu Kızılırmak. Bir zamanlar öyle adlandırılmış bir ırmakken bu akşamın kızıllığında, şimdi karakterini, silüetini, kimliğini, konuştuğu dili, söylediği türküyü, yaşadığı ömrü ve biriktirdiklerini yitiriyordu. Anadolu halkları gibi…

Bir zamanlar Hacı Bektaş Veli yürümüştü bu patikalarda. Öğrencisi Pir Sultan bu bahçelerden helal lokma taşımıştı dergâha sırtında; çile doldurmuştu. En güzel türkülerini söylemişti Anadolu’nun gittiği yerlerde. Hızır Paşa’ların, silahlı zorbaların, tefecilerin, bozguncuların üzerine yürümüştü…

“Derdim çoktur hangisine yanayım, yine tazelendi yürek yarası…”

Emre’nin bu türküyü söylemesi bu yüzden tesadüf değildi. Sadece farkında değildi bulunduğu patikanın. Nereye gittiğini, ne yapması gerektiğini, başına ne geleceğini bilmiyordu. Ama Hacı Bektaş Veli yürümüştü o patikalarda; Pir Sultan yürümüştü. Zeus ölümsüzlüğü sunmuş, Korama da değerini bilmişti bunun; Anadolu, yani Rum Eli, yani Kapadokya, yani Güzel Atlar Ülkesi, yani Hasankeyf, yani Efes, yani Hattuşaş, yani Mardin, yani Urfa, yani… başına gelecek olanları düşünmeye başlasa, nerede olduğunu fark ettiği ana kadar sürerdi bu.

“Yani, bundan sonrası karanlık…” Ay ışığı suyun üzerinde parlıyordu. Eskiden burada gece tek başına yürürken yegâne arkadaşı ırmağın çağıldayan sesiydi; bu yüzden şu anda korkuyor ve yalnız hissediyordu kendini. Bu yüzden bir silahım olsaydı keşke diyor, kurtlardan korkuyor, böceklerin sesinden irkiliyordu. Çağın güvensizliği sunarak yetiştirdiği bir beyin ne düşünmeliyse onu düşünüyordu yürürken. Anadolu yoktu, Kızılırmak yoktu, sadece segâh makamında bir cenaze marşı çalıyordu kulaklarında. Kurbağa sesleri dinmişti. Birası bitmişti. Karşıdaki köylerin ışıkları sönmeye başlamıştı birer birer. Köpeklerin ipleri çözülmüştü. Göl kenarına çekilmiş olan arabalar hareket etmeye başlamıştı; birisi beni alır mı diye düşündü. Vazgeçti. Yürüyecekti. Kentten on kilometre uzaktaki bu ıssızlığa bunun için gelmişti; yürüyecek, arayacak ve bulacaktı kendini.

Ragıp Varol – edebiyathaber.net (31 Ağustos 2012)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r