Ne okumak isteriz?
Çok satanlar listesinde yer alan sansasyonel kitapları mı? Duygu fırtınaları yaratarak bizi yerimizden sıçratan, günlük akışımızdan fersah fersah uzak hayatları mı? Oysa insanların büyük bir çoğunluğu, dışarıdan sıradan görünse de içine daldıkça ilginçleşen hikâyeler taşır; bize sunulanlardan çok daha şaşırtıcı, dudak uçuklatıcı, büyüleyici, her şeyden önemlisi sahici…



Peki bu hikâyeleri yazmak nasıl mümkün olur? Bir yazar perdeleri aralayıp ilk bakışta görünmeyene, ulu orta anlatılmayana nasıl ulaşır? Kendi değer yargılarını ve bakış açılarını dizginleyip insana ve hayata dair bu çeşitliliği okura nasıl aktarır?
Kelimelerle haşır neşir bir insan olarak bu sorulara verilebilecek cevaplar beni fazlasıyla ilgilendiriyor ve onları yine kitaplarda bulmaya çalışıyorum. Zira asıl olan yapacağımızı söylediklerimizden çok yaptıklarımızdır; yazarların da bunun gibi sorulara verdiği cevaplar yazdıklarında gizlidir.
İşte bu yıl tanışıp kendimi yanımda olsa koyu bir sohbete dalardık derken bulduğum Rachel Cusk tam da bu noktadan hareketle yazıyor kitaplarını. Yazara tuhaf bir yakınlık hissediyorum; evet arkadaş olur, sohbet ederdik ama romanlarında yaptığı gibi dinlemeyi tercih eder, çaktırmadan belleğimi kurcalar, beni büyük bir maharetle ve sakince konudan konuya taşıyarak bol bol konuştururdu. Bu ne şimdi, oradan oraya geçip duruyoruz, bir konuya bağlı kalamıyoruz diyerek hayıflanır, ne denli derine daldığımızı çok sonra fark ederdim.
Çerçeve-Geçit-Övgü üçlemesini yeni bitirdim, bitirir bitirmez de karşı konulmaz bir yazma arzusuyla doldum. Cusk’ın üçleme boyunca benimsediği akışkan, bir sonuca ulaşmaktan çok anlatmanın kendisini önemseyen tarzı ve arka planda kalıyor gibi görünmekle beraber romanların iskeletini oluşturan yazma-yayınlama serüveni yaşadıklarımın aksi gibiydi. (Okuyucuların farklı bölümlerden hareketle benzer hislere kapılacaklarını düşünüyorum. Elbette bu alışılmadık tarzın yarattığı baş dönmesinin ve her ne kadar aşıldı dense de birçok okurun içinde yaşamaya devam eden serim-düğüm-çözüm beklentisinin aşılması koşuluyla…)
Adı pek az sayfada geçen kahramanımız yazar Faye, anlatıcı olmaktan çok aktarıcı görevi üstleniyor. Yazarlık atölyesinde ders vermek için Yunanistan’da, boşanma sonrası taşındığı Londra’da, bir edebiyat festivaline katılmak için gittiği Güney Avrupa’daki bir ülkede çok sayıda insana rastlıyor. Kimisi neşeli, kimi kibirli, kimi yaralı, kimi çıkmazda… Cusk, kısa ancak okunması zaman alan çarpıcı ve sıra dışı bu üç romanı, bütün bu insanlar ve onların anlatılarından yola çıkarak kurgulamış.
Bir yönüyle, gözlemci olarak geride duruyor. Sonra taşıdığı postaya müdahale etmeyen bir ulak gibi, karşılaştığı insanların hatta onların karşılaştıklarının yaşadıklarını okura olabildiğince şeffaf bir şekilde aktarıyor. Hikâyeler Matruşka bebekleri gibi iç içe geçerek bizi bir yere varmayan döngüsel yolculuklara çıkarıyorlar. Ne olacak, nereye gidiyoruz, ne neyle bağlantılı, verilen mesaj ne gibi soruları ustalıkla boşa çıkaran cesur bir tarz bu.
Üçlemenin son kitabı Övgü’de, yeni geldiği oteli betimlerken kendi yazım tarzının da bir özetini sunuyor:
Övgü s.27
Bana oteli beğenip beğenmediğimi sordu, ben de yuvarlaklığını şaşırtıcı derecede kafa karıştırıcı bulduğumu söyledim. Daha şimdiden defalarca, bir yere gitmek isterken kendimi başladığım noktada bulmuştum. Daha önce, dedim, yolunu bulmanın, ilerlemeye duyulan inanca ve geride bıraktıklarımızın yerinin değişmeyeceği varsayımına ne denli dayandığını fark etmemiştim. Binanın oluşturduğu çember boyunca yürümüş, başta tam da yanında bulunduğum şeyleri aramıştım, bu hatamın kaynağı da binanın doğal ışık kaynakları köşeli bölmelerde saklandığı için bu bölmelerin etrafındaki yolların hemen hemen kapkaranlık olduğu gerçeğiydi. Bir başka deyişle insan ışığı izlemekle bulmuyor, tesadüfen, rastgele ayağına takılırsa buluyordu, bazen az, bazen de daha çok miktarda. Ya da, bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, nerede olduğunuzu ancak oraya vardığınızda anlıyordunuz. Eminim ki, dedim, mimarın tahminimce, bina insanların sorunları ya da en azından vakitlerini harcayacakları daha iyi şeyleri olmadığı varsayımına dayanıyordu. Yayıncım gözlerini faltaşı gibi açtı.
“Ama,” dedi, “aynı şeyleri romanlar için de söyleyebiliriz.”
Öte yandan, anlatılanlar ilerledikçe beni etkileyenlerin -basit anlamda- ilişkilendirme çabasına gerek bırakmayan; kadın, erkek, çocuk, ebeveynlik, evlilik, boşanma, iş, seçimler, seçemeyişler etrafında dönen çağdaş insan hikâyeleri olduğunu ve hepsinin ortasında kahramanımızın sürekli çevresinde dolaştığı yazma, edebiyat dünyasında ve gerçekte bozulmakta olan dünyamızda var olabilme çabalarının farklı ama temelde benzer şekillerde ele alındığını ancak üç kitap da bitince anlıyorum. Bu da bir süre sonra bana şunu düşündürüyor; parçaları birleştirdiğimizde karşımıza kocaman bir insanlık portesi çıkıyor, bugünün insanlığı…
Çerçeve 103
…bazen, dedi komşum, olumsuzluklara pabuç bırakmamayı -bunu derken aşklında Theseus’un babası vardı- neredeyse bir ilke olarak kabul etmek gerekiyor.
Bense, dedim, tersine, zaman içinde, edilgenliğin ve mümkün olduğunca iradenin belirlemediği bir hayat sürmenin erdemlerine gitgide daha çok inanmaya başladım. İnsan yeterince gayret sarf ettiği takdirde her şeyi gerçekleştirilebilirdi ama sarf edilen çaba hemen her zaman insanın cereyanının tersine hareket ettiğinin, olayları kendi doğal akışları içinde yönelmedikleri tarafa doğru zorladığının bir belirtisi oluyordu -gibi geliyordu bana- ve doğaya karşı çıkmadıkça hiçbir şeyin gerçekleştirilemeyeceği belki bir dereceye kadar ileri sürülse bile bu görüşün yapaylığı ve sonuçları -açık söylemek gerekirse- benim gözümde nefretlik hale gelmişti.
Faye yapaylıktan kaçmak, insanların gerçek hikâyelerine erişmek için etrafına kulak kesiliyor, hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan dinliyor yoluna çıkan herkesi. Bu sohbetleri, bazen sorularla bazen de kendisiyle ilgili minik bilgi kırıntılarıyla alabildiğine doğal bir şekilde zenginleştiriyor. Diyaloglarla düşünceler, suskunluklarla sorgulamalar birbirine karışıyor, kendimizi iç içe geçmiş anlatılar ormanında buluyoruz. Üstelik Cusk ve Faye, yazarla roman kahramanı yazar da birbirine giriyor çoğu kez…
Çerçeve’de, atölyeye katılanların kahramanımızın verdiği temalarda yazdıktan sonra gruba anlattıkları hikâyeleri uzun süre zihnimi kurcaladı. En başta sözünü ettiğim, sıradan olanın yüzeyi kazındıkça ortaya çıkan şaşırtıcı detaylara dair çok iyi örnekler barındırıyor bu bölüm.
Çerçeve 128
“Hafif esrarlı bir şekilde, bugün sınıfa getireceği bir şeyi olmadığından kesinlikle emin olduğunu söyledi, tabii çoğunlukla capcanlı ve tuhaf oldukları için birilerine anlatması gerektiğini düşündüğü rüyaları hariç. Ancak bugünkü dersten sonra, kendi durumundaki birinin, yani vakti kendisine ait olmayan bir kimsenin yazar olmasının pek mümkün olmadığını kabul etmişti. Bu yüzden akşamı, çocuklarına yemek pişirerek ve onların bitmek bilmeyen taleplerini yerine getirerek geçirmişti.
‘Kendine ait bir oda’sı olmayan Penelope böyle demesine rağmen evine çocuklarının arzusuyla aldığı, son derece sevimli ancak gitgide artan iştahı ve talepleriyle sahibinin yaşamını çıkmaza sokan köpek Mimi’nin hikâyesini büyük bir ustalıkla anlatıyor. Onun bakımının ve kontrolünün giderek neredeyse imkânsız hâle gelişi, kadının evin diğer bireyleri tarafından yalnız bırakılışı, buna rağmen kendisini bu işe çözmeye adayarak olur olmadık davranışlar sergileyişi ve olayın trajik bir sona sürüklenişi soluksuz okuduğum hikâyelerdendi. Çağdaş insan ve hayvan doğalarının çatışmasıyla beraber yalnızlık ve çözümsüzlük ekseninde yaşanan bu hüsran beni en çok etkileyen bölümlerden biri oldu.
Yukarıdaki alıntıda geçen Penelope’un rüya meselesi, Övgü’de tekrar çıkıyor karşımıza. Kadınların gerçek hayatlarından daha çok rüyalarını anlatmaya meyilli olmalarından söz ediliyor; kendilerini ifade etmekten kaçındıkları için onlara bunun daha kolay gelmesinden, rüyaların onlara kaçış alanları sağlamasından… Cusk’ın üzerime boca ettiği anlatılar arasında böyle benzerlikler bulabilmek, döne döne okuyup bu ilintileri kurabilmek bana eşsiz hazlar verdi. Onun meselelerini ve iç dünyasını daha iyi anladığımı hissettirdi.
Geçiş’deyse boşanma sonrası iki oğluyla taşındığı harap evin tadilat hikâyesini merkeze alıyor yazar. Elbette yine çok sayıda karakter ve anlatı geçiyor önümüzden ancak zihnimde en çok yer edenler; tadilat meselesi de olmak üzere her şeye nedensiz yere öfke duyan İngiliz komşular, ekmek parası için yollara düşmüş, memleketlerinde bıraktıklarından hüzünle söz eden Polonyalı göçmen işçiler oldu. O huysuz komşuları, nefretlerinin gücünü kullanarak, göçmenlerin sakinleştirebilmeleri de oldukça manidardı. Cusk yine bir taraf tutmaktan çok ayna görevi görerek insanların boş inançlarını ve çelişkilerini gözler önüne seriyor. Buradaki hikâyeler; Övgü’de yer yer, ustalıkla değinilen Brexit meselesine bağlanıyor ve bu kez Faye’in karşılaştığı Gallerli yazar konuşuyor, Biraz Hindi’nin Noel’e oy vermesi gibi bir şey oldu. S.103
Geçiş’de aynı zamanda çok sayıda çocukla karşılaşıyoruz; tadilat sırasında babalarında kalan Faye’in oğullarının başları sıkıştığında annelerinden medet ummaları ya da kuzen Lawrence’ın evinde yaşanan karmaşık yetişkin-çocuk ilişkileri çağımızda kaosa dönen dinamiklere ışık tutarak beni bir hayli düşündürdü. Özellikle de annesinden hiç tanımadığı babasıyla ilgili çaresizce bilgi almaya çalışan, salon masasındaki süs bebeği Henrietta’nın dramını iliklerimde hissettim. Kendi dünyalarında boğulmuş, kimliklerini oluşturamamış yetişkinler çocuklarla baş edebilir mi, diye sorarken buldum kendimi.
Geçiş s.141
Orada, sokakta dururken fark ettiğim şey, dedi, arzularımı yeniden şekillendirme, onları düşünceyle tımar etme sürecinde olduğumdu; kendimi bir an eski duyumsal güdülerimin pençesinde bulunca, bu sürecin nihai olarak bir disiplin sorunu olduğunu fark etmiştim. Bir başka deyişle, tütsülenmiş kazdan oluşan öğle yemeğini, fabrika ürünü peynirli sandviçi arzuladığı aynı ağız sulandıran körlükle arzulamıyordu. Birincisine bilinçli yaklaşmak gerekiyordu, ikinciyse bilinçdışına, sadece tekrar edilerek doyuruldukları için hiçbir zaman sorgulanmayan ihtiyaçlara dayanıyordu.
…. “Nasıl bir dünya bu,”, dedi Lawrence, “insanın huzuru seri üretilmiş peynirde bulduğu bir dünya? Buna layık olduğumu düşünüyorsam nasıl bir insanım ben?”
s.142
…. ama anlamaya başlamıştı ki, ihtiyaç adını verdiği şey aslında başka bir şeydi, daha çok aşırı bir doygunluk hissi, bir şeyi sınırsız ölçüde tüketme arzusuydu. Ve doğası icabı, bir şeyin, tıpkı sonsuz ve kolayca erişilebilir sayıda üretilmiş peynirli sandviç gibi, göreli olarak değersiz olması gerekiyordu. Daha iyi bir şey arzu etmek özdenetim gerektiriyordu, aynı şeyi sonsuz kadar bulamayacağımız ve bulabilseniz bile ona hiçbir zaman patlayacak kadar doymuş hissetmeyeceğiniz gerçeğini kabul etmek gerekiyordu…”
Çağdaş insanın doğayla olan mücadelesinin trajik sonuçları, kapitalizmin yıkıcılığı bir ders olarak verilmekten çok yazarın bitmek bilmeyen anlatılarında doğal ve sakin ancak vurucu şekillerde yer buluyor.
Övgü s.29
…. İnsanlar bir şeylerin yanmasından hoşlanıyor!” diye bağırdı.
Aslında, diye devam etti, bütün kapitalizm tarihini bir yanma tarihi olarak görmek mümkündü, yalnıza yerin altında milyonlarca yıl kalmış maddelerin yanması değil, aynı zamanda fikirlerin, kültürün ve pek tabii güzelliğin de – bir başka deyişle, gelişmesi ve birikmesi zaman almış her şeyin yanması…”
Övgü’ye; bazen apaçık, bazen de maruz kalanı hak ettiğine inandıracak kadar sinsi erkek şiddeti örnekleri de damga vuruyor. Ancak Cusk; bunları sığ ve taraflı bir anlatının kurbanı hâline getirmeden, farklı yaşamlara ışık tutarak, hayatın farklı cephelerindeki sorunlara ve tutunma çabalarına yer açarak aktarıyor.
Bu üçlemeye fırsat verirseniz, sizi nice yaşam hikâyesi karşılayacak. Burada yer verdiğim alıntılar ve kişisel deneyimlerim büyük olasılıkla yetersiz kalmıştır. Zira her okuyucunun kendi imgelemine göre sınırsız sayıda çıkarım yapabileceği romanlar bunlar. Kendinizi yazarın akışına bırakırsanız, serbestçe uçup oradan oraya konacak, bol bol düşünecek, düşünürken kaybolacak, nerede olduğunuzu unutacak ve sonra bunun bir önemi olmadığını fark edeceksiniz. Cusk’ın, savruk bir şekilde ilerleyen kendine has anlatım tarzını (aslına bakılırsa ilerleme kelimesi de uyumsuz kalıyor bu romanlar için), türlü türlü insan ve durum üzerinden anlattığı olguları ve bunların bireyler üzerindeki etkilerini daldan dala atlayarak keşfedeceksiniz.
Bir anlamda özgürleştirici bir okuma deneyimi olacak bu; bakış açılarının, olay örgülerinin, yargıların kısıtlamadığı… Nerede olduğunuzu ancak oraya varınca anladığınız, varmak mümkünse elbette…
Rachel Cusk artık benim yazarlarım arasında… Bir gün o koyu sohbete dalabilir miyiz bilmem ama yazdıklarını heves ve merakla okumaya devam edeceğim.
Not: Bu zor metinleri büyük ustalıkla çevirmiş Lâle Akalın’a ve bize kazandıran Yapı Kredi Yayınları’na da teşekkür etmek istiyorum. Onlar olmasa bu değerli eserlere ulaşamaz ve bu ilginç ve güzel deneyimi yaşayamazdım.


















