
2020 yılında New York Times’ın çok satanlar listesine giren bir kitap; “Yılanbalığının Yolu”nu ilk elime aldığımda, burnumu kıvırarak okumaya başlamıştım. Kitabın sayfalarında yavaş yavaş ilerlerken, kibirli yaklaşımımdan dolayı, yazara karşı bir mahcubiyet hissettiğimi hatırlıyorum. Kitap, beni ummadığım bir şekilde içine çekmişti.
Kitabın yazarı Patrik Svensson çocukluk anılarından hareketle yılan balığının yolculuğunu, evrimini, etrafında dolaşan mitleri anlatır. Aristoteles’ten girer, Freud’dan çıkar. Bir çocukluk anısından yola çıkarak, konuyu bir ağacın dallanıp budaklanması gibi yayarak anlatması çok hoştu…
Yılan balıkları üremek için, yaşadıkları tatlı sulardan Kuzey Atlantik Okyanusu içinde “hiçbir karaya kıyısı olmayan” esrarengiz Sargasso denizine binbir macera atlatarak gelirler. Daha sonra larvalar minik söğüt yaprakları halinde yeniden tatlı sulara dönerler. Ana babalar larvalar oluştuktan sonra kendilerini feda ederler. Yılan balıklarını “zamanı geldiğinde ne olması gerekiyorsa ona dönüştüren” maceraları çok heyecan verici. Svensson’ın “Bir düş gibidir. Ne zaman girip çıktığınızı nadiren kestirebilirsiniz; tek bildiğiniz bir ara orada olduğunuzdur.” diye tanımladığı Sargasso denizi ise doğanın gizemlerinden…
Sınırlarını okyanus akıntılarının çizdiği Sargasso denizi adını üzerindeki sargassum deniz yosunlarından alıyor. Deniz yosunlarının altında çok zengin bir biyolojik bir yaşam olan Sargasso Denizi bir sığınak gibidir. Kendisine sığınan canlı türlerine kol kanat gerer. Ana gibidir.
Svensson, Sargasso denizini şiir gibi anlatırken, neden bilmiyorum ama aklıma bambaşka bir kütle geldi. İnsanı kara kara düşündürmesi gereken bir kütle… Kuzey Atlantik çöp alanı, Büyük Pasifik çöp alanı… Kötü, sinsi, açgözlü “Yedinci Kıta”. Yedi milyon ton plastik, ambalaj çöp atığından oluşan dünyanın kusmuğu… Doymak bilmediği için durmadan genişleyen bir canavar… Büyüleyici Sargasso Denizi’nin kötücül ikizi…
2020 yılında insanların ürettiği nesnelerin ağırlığının, dünyadaki tüm canlıların ağırlığını aştığını biliyor musunuz? Bu gezegen, bu yükü daha ne kadar taşıyacak, ne kadar dayanabilecek? Bunu düşününce dehşete düşüyorum.
Şu anda içinde olduğumuz çağ, İnsan Çağı olarak adlandırılıyor. Bir diğer adıyla Antroposen çağı. İnsanın, gezegen üzerinde patronluk taslamaya başladığı çağ. Ekosistemin hunharca katledildiği çağ. Karbon ayak izlerimizin her yeri kapladığı çağ. Bu çağ kaba, bu çağ sığ, bu çağ gri… Bir Mad Max dünyası içindeyiz. İnsanoğlu, dünyanın çelimsiz yavrusuyken, annesinin sonunu getirecek hayırsız, kötü niyetli bir evlada dönüştü. Pamuk ipliğine bağlı herşey.
2019 yılındaki, 16.İstanbul Bienalinin ana teması, Antroposen çağın en göze batan sonuçlarından biri olan Yedinci Kıta’ydı. Bienalin küratörü Nicolas Bourriaud, yedinci kıtayı yaşamak istemediğimiz, reddedip attığımız şeylerden oluşan bir ülke olarak tanımlamıştı. Sınırlarını her geçen gün daha da genişleten bir ülke. Bundan yüz yıllar sonra, dünyada yaşam sürüyor olursa, o dönemin arkeologları toprağın içinden çıkan buluntularla ilgili nasıl bir hikaye yazacaklar diye çok merak ediyorum. Bienal’de bu soruya da bir cevap aranmıştı. Alman sanatçı Johannes Büttner’ın yerleştirmesi de benim soruma bir cevap gibi gelmişti bana. Baş aşağı duran insanımsı heykeller. Heykelin altında bir makine parçası… Kirli, paslı, madeni… Bizden kalacak bunlar olacak… Bir de dünyayı kaplayan çöp yığını… Tebrikler ey insanoğlu!


















