Maks’in gelmesiyle evimiz şenlendi. Bu sabah bizi o uyandırdı. Sabah beş buçukta. Çişini yapması için parka çıkardım. Yağmur yağıyordu, soğuktu. Islandım, üşüdüm. Köpeğimiz parkta çiş falan yapmadı. Meğer eve dönmemizi, hepimizin yeniden uykuya dalmasını bekliyormuş.
Rockçı değilim ama yine de üzerinde ünlü bir Rock barın logosu olan sweatshirt’ümü ara sıra giyerdim. Maks sağ olsun, öyle paralamış ki, sırtında birkaç yerde koca delikler açılmış. Tamir edilecek gibi değil. Ama atar mıyım hiç? Baktım, rock ruhuna eskisinden daha çok hitap ediyor, her gün giymeye başladım.
Kore restoranını devretmek isteyen Güney Koreli C. ile tanıştım. Kısa bir süre sohbet ettik. Türkiye’de altı ay kalmış. Ona çok iyi sinema filmleri yaptıklarını söyledim. Kim Ki-duk, Park Chan-wook gibi ödüllü yönetmenlerini saydım. Sinemayla pek ilgilenmediğini söyledi. Ülkemizde Kung Fu eğitmenliği yapmış.
Culturgest’de Adrian Tofei ile tanıştık. Son filminin gösterimi için Duru Yücel ile gelmişler. Çok zamanları yoktu. Yine de mail adresini aldım.
Alameda Parkı’nda bir pazar sabahı iki kişi yanıma gelip benimle konuşmaya başladı. Biri kadın, biri erkek. İngilizceleri düzgün ve akıcıydı. Misyoner oldukları anlaşılıyordu. Kimi göçmenlerin, yabancı ülkelerde yalnız kaldıklarında önce onlarla arkadaş olduklarını duymuştum. Sevgili olana henüz rastlamadım.
Avrupa kültürünü benimsemiş erkek, bir çift ile karşılaştığında kadınla sarılıp öpüşüyor, erkekle kısa tokalaşmayı tercih ediyor. Anadolu kültürünü benimsemiş erkek, hemcinsi ile ağır bir öpüşüp tokalaşma faslına girişiyor; karşı cinsini ise uzaktan selamlamakla yetiniyor.
Adorno ve Augustinus’a başladım. Adorno, “otoriterlik” meselesini işlerken önyargılara da değiniyor.
Augustinus’un İtiraflar’ında Dostoyevski’nin ayak sesleri duyuluyor: “Ben hırsızlık yapmak istedim ve yaptım. Yoksul değildim. İhtiyacım da yoktu. Sırf can sıkıntısından ve kötülük olsun diye çaldım. Hem de bende en iyisi bolca bulunan bir şeyden çaldım. Çaldığım şeyden değil de çalmaktan ve günahtan zevk almak istiyordum.”
Yine İtiraflar’dan: “Bekâr erkekler tanrıyı mutlu edememek, evliler ise karılarını mutlu edememek endişesi ile acı çekerler.” Şöyle bir kafamı çevirip bekâr arkadaşlarıma, dertlerinin ne olduğuna bakıyorum da… Kendi kendime, “Augustinus, işte burada fena çuvalladın,” diyorum.
Şu “kedi, köpek anneliği” üzerine başlayan tartışmada benim de söyleyecek bir çift lafım var. Bugün “aile” kavramları tartışmaya açılırsa hepimiz enkazın altında kalırız. Hayal edin lütfen, çocuklarımızın okula gittiklerini gerekçe göstererek “ben üzerime vazife olanı yapıyorum” dediklerini; kendilerine “sigorta primi ödenmesini” talep ettiklerini? Böyle bir başkaldırının üretim tesislerine, sanayimize de sıçradığını; işçi kardeşlerimizin kendilerini “kapitalizm askeri” ilan ettiklerini? Hem düşünsenize, şu yavru sokak kedilerinin, “biyolojik annelerine” sırt çevirdiğini, onu tanımadığını, patileri ile iterek kendilerinden uzaklaştırdığını? İçimiz burkulmayacak mı?
Alameda Parkı’nda 1 Mayıs gösterileri başladı. Komşum J. “Portekiz’de bir tarafta solcular, diğer yanda normaller var,” diyor. Kutlamalar esnasında kitapçılar, oyuncakçılar, baloncular ve çiçekçiler tezgâh açtılar. Liberdade’den başlayıp Alameda Meydanı’na kadar eşcinseller, işçi sendikaları ve göçmenler yürüdüler. Kalabalığın en önünde kırmızı elbiseli bir kadın bayrak taşıyor, hem de yüksek sesle slogan atıyordu. Alın size azılı komünist! Her şey senin başının altından çıkıyor!
Maks, göstericilere havladı durdu. Sanırım yeni aldığımız mavi tasmayı diğer köpeklerle paylaşmak istemiyor. Sırtına vurarak onu teselli ettim. “Korkma Maks!” dedim. “Bolşevikler, buraya kadar gelemezler.”
Belem’de balık yerken geveze bir garsona denk geldik. Bize hangi ülkeden geldiğimizi sordu. Ondan tahmin etmesini istedik. Bana bakıp Yahudilere benzediğimi söyledi. “O da nereden çıktı?” diye sordum. Sakallarımı gösterdi. Subhanallah!
A., ne yiyip içtiğine zerre dikkat etmezdi. Kan tahlilinde insülin direnci çıkınca şekeri ve beyaz unu bıraktı. Kinoa, karabuğday salatası tüketmeye başladı. Başlangıçta zor geldi ama sonra keyif almaya başladı. Hayat da böyle değil mi? Bizi kısa süreli “iyi hissettiren” komedi filmlerinden mi keyif alacağız, yoksa estetik değeri yüksek olanlardan mı? Çizgi roman mı okuyacağız, Yunan tragedyalarını mı? Cips mi yiyeceğiz, bezelyeli enginar mı?
Avrupa’da kadınlar dekolteyi bir “aksesuar” gibi kullanıyorlar. Sanki kıyafetin bir parçası. O nedenle Chiado’da gezen bir kadının dekoltesinin uygunsuzluğundan bahsetmek, topuklu ayakkabısı ile elbisesinin renk uyumsuzluğundan ötürü eleştirmeye benziyor.
A. ile J. anneme akşam yemeğine geldiler. İnsan canlısı biri olduğum için ben de katıldım. J., yetmişe merdiven dayamış bir kadın. Kırmızı ruj, kırmızı topuklu ayakkabı ile mutfağa girdi. Sürekli espriler yaptı. Kahkahalar attı. Erkeklerle olan ilişkilerinden bahsettiler. J.’ye emekli olup olmadığını sordum. Hâlâ çalışıyormuş. “Nerede?” dedim. “Hollanda’da,” dedi. “Ofis gibi bir yerde mi?” dedim. “Hayır,” dedi. “Katedralde!” “Teolog falan mısın?” dedim. “Sekreterim.” dedi.
Çocuklarla Michael Jackson’ın biyografisini izledik. İronik olan, Jackson’ı “var eden” babasının aynı zamanda kendisini “var etmesinin” önündeki en büyük engel olması. Şarkılarındaki “özgürlük” teması, siyahların meselesine değindiği kadar, kendi baba otoritesinden kurtulma çabasını da yansıtıyordu. Salt politik bir figür değildi. Ama şarkılarını seslendirirken dünyada siyahların sesinin duyulmasını sağladı.