Masthead header

Politik bir hiciv olarak Köpek Kalbi | Emine Ay

Bulkagov’un Köpek Kalbi kitabının ilk on-on beş sayfasını, hayvanları biraz olsun dert edinip onlarla empati yapabiliyorsanız midenize yumruklar yiyerek okuyorsunuz. Bir sokak köpeğinin ağzından sokaklarda yaşarken bir gün nasıl gaddar bir aşçı tarafından böğrüne kaynar su dökülerek haşlandığını, acılar içinde inleyerek ordan oraya nasıl savrulduğunu ve çaresizce gidip Kemeraltında ölmeyi beklediğini okumak sizin için acı bir deneyim olabilir.

Sokaklarda bir köpek olarak yaşamanın ne anlama geldiğini yaraya tuz basar gibi anlatıyor Bulgakov, hem de köpeğin ağzından. Buz tutmuş asfaltlarda çizmeli ayaklarla yediği tekmeleri, böğrüne atılan tuğlaları, açlıktan ve soğuktan perişan olması yetmiyormuş gibi üstüne nasıl dövülüp aşağılanıp haşlandığını… Sucuk artıklarıyla ziyafet çektiği köşeleri, yarasına iyi gelecek otların bittiği parkları ve ona okumayı söktüren renkli tabelalı dükkanlarıyla sokağın ona nasıl bir yuva olabildiğini bir de…

“Ah insanlar! Size ne yaptım ben!” diye sızlanarak ulumalarının arasında sokaktaki hayatını anlatırken Şarik (Bunu Boncuk diye çevirmek yanlış olmaz, top anlamına gelen jenerik bir sokak köpeği ismi), bir yandan da 1920’lerin Moskova’sının bir resmini çiziyor okuyucuya. Bütün proleterler arasında en gaddar olan temizlik işçilerini, dokuzuncu kategoriden 45 ruble aylıkla çalışan daktilo kızlarını, kılık kıyafetinden ayırt edilebilen yoldaş, yurttaş ve beyefendileri, pazarları ve kasapları…

Giydiği paltodan bir yoldaş değil bir yurttaş hatta bir beyefendi olduğu anlaşılan ve her halinden salamura etten çok taze et yediği belli olan saygın bir doktorla yolunun kesişmesi ile sokaklarda haşlanarak sona ermek üzere olan hayatı yeni bir dönemece giriyor Şarik’in. Tam bu noktada birkaç sayfa öncesinde mideniz düğüm düğüm olarak okuduğunuz kitabın tonunun değiştiğini sevinerek görüyorsunuz. Saygın doktor Filip Filipoviç’in anlatıya dahil olmasıyla, ölümü beklerken Krakov sucuklarıyla ihya olan Şarik’in hayatı birden değişirken, anlatı da nihayet asıl tonu olan hicve kavuşuyor.

Kitabın bundan sonrasına, devrimden sonra kurulan yeni düzenle kavgalı Filip Filipoviç Preobrajenski’in yer yer açık, yer yer örtük sistem eleştirisi vuruyor damgasını. Onu kah yedi odalı daireyi tek başına işgal ettiği için onu sürekli taciz eden bina yönetimi ile kavga ederken, kah İran halısına galoş giymeden basanları azarlarken, kah proletaryayı sevmediğini yüzlerine çekinmeden açıkça haykırırken görüyoruz. Bununla da kalmıyor Profesör Filiopoviç, fırsatını her bulduğunda devrimin ideolojik temelinin zayıflığına gelişine gelişine vuruyor. Kapısının önünden 13 Nisan 1917’de çalınan galoşlar üzerinden devrimi ve getirdiği düzeni yerden yere vurup yaratılan sosyal kargaşayı “sayıklamalar” ve “halüsinasyonlar” olarak nitelendiren nutuklar atıyor. Ve bütün bunları yaparken mucizeler yarattığı doktorluk mesleğinin ve onunla gelen uluslararası şöhretinin koruyucu kalkanının verdiği güvenle dokunulmazlığını ilan ediyor. O kadar ki, normal bir vatandaşa tanınan metrekare hakkının çok üstünde alan işgal etmesine ve bu durumda dairesine başkalarının yerleştirilmesini öngören bir sistemin yürürlükte olmasına rağmen Filip Filiopviç, bir kararname ile tahliye ve ek yerleştirme kurallarından muaf olabiliyor. Bina yönetimi karşı çıktığında ise kapısına gelenleri üst makamlara edilen bir telefonla savuşturabiliyor.

Edebi eleştiride makbul olan eserleri yazarlarının hayatlarından bağımsız ele almak gerektiği ilkesi olsa da Filip Filipoviç’i Bulgakov’un iç sesine benzetmek bu noktada yanlış olmayabilir. Kendisi de bir doktor olan Bulgakov, sistemi çekinmeden eleştirdiği eserleri gizli polisin izlemesine ve ideolojik bariyerlere takılıp sansürlenmesine rağmen bizzat Stalin tarafından ustalığı “partiler üstü” denilerek korunuyor. Doğrudan Stalin tarafından korunması Bulgakov’u tutuklanmaktan ve hatta idamdan kurtarmakla kalmıyor, bu ayrıcalık ona Moskova tiyatrosunda bir de pozisyon sağlıyor. Ancak yine de bu ona yaşamı boyunca basılmayıp taslak olarak kalmaya mahkum olan eserler ve mutsuz bir yaşama mal oluyor.

Ünü dünyaya yayılmış Doktor Filip Filipoviç deneysel tedavi yöntemleri ve çılgın operasyonlarla hastalarına adeta mutluluk iksiri dağıtırken okuyucu, önüne serilen hasta profiliyle Mosokova bürokratik elitinin çarpık hayat tarzına şahit oluyor. İçliğinin içine dikilen “kokulu ipek kedilerin” mucizevi gücüyle ile her gece sürüyle çıplak kadın götüren memurların, hilekar iskambil oyuncusu genç aşığının elinde oyuncak olup onu elinden kaçırmamak için maymun yumurtalığı nakledilen yaşlı kadınların, 14 yaşında metresiyle yediği haltların üstünü örtmeye çalışan üst düzey bürokratların bir geçit törenini görüyoruz Filipoviç’in muayenehanesinde. Hastalarını kazandıkları süper güçleri suiistimal etmemeleri için uyarmakla yetinip tedavileri karşılığında onlardan tomarla para koparan Profesör Filipoviç, ilkesel olarak sadece olasılıklarının sınırlarını zorladığı bilimi göz önünde bulundururken, ahlaki eleştiriyi bütün bu kepazeliklere şahit olup “edep kalmamış bu dairede” diyen Şarik’in ağzından duyuyoruz.

Filipoviç’in insan anatomisini maksimize etmeyi merkezine alan meslek ve bilim etiğinin ona sokaktaki herkesten daha iyi davranıp merhametle muamele etmesine rağmen profesörü Şarik’i çılgın projeleri için araçsallaştırmasından alıkoymadığını görüyoruz. Sokakların malı, bir cins köpek bile olmayan Şarik, sıcak bir yuvaya kavuşup masadaki mezeye ortak edilecek kadar saygı ve sevgi görmeye başlamış ve günde iki kere minnet göz yaşları dökerek mutluluğun doruklarında tatlı tatlı uyuklarken profesörün en çılgın projesinin deney faresi konumuna düşüyor. Kurtulma şansı neredeyse olmayan bir ameliyatla, bir arbede sırasında öldürülen suç kaydı hayli kabarık alkolik bir kabadayının er bezleri ve hipofiz bezlerinin vücuduna nakledilmesiyle, daha bir gün önce köpek masalının iyi kalpli büyücüsünün elinden meze yiyen Şarik, ameliyat masasında tekrarlanan adrenalin enjeksiyonlarıyla mucizevi bir şekilde ölümün kıyısından dönüyor. 

Buraya kadar Şarik’in ağzından anlatılan hikayenin, bu noktadan sonra Filip Filipoviç’in asistanı doktor Bormenthal’in tuttuğu gündelik notlar üzerinden ayrıntılı tibbi açıklama ve terimlerle bezeli mekanik bir anlatıya dönüştüğünü görüyoruz. Artık ne Şarik’in köpek penceresinden baktığı sucuklu salamlı dünyayı, ne de profesörün devrimi yerden yere vuran uzun nutukları ve söylenmeleri var. Bormental’in ameliyat sonrası gözlemlerini aktardığı bu laboratuar notlarından profesörün sadece Şarik üzerinde yaptığı deneye odaklanarak hasta bakmaya son verdiğini, köpekteki olağanüstü değişikliklerden sonra da deneyde yaptığı hatayı tespit ettiğini okuyoruz. Buna göre, hipofiz köpekte öngörüldüğü gibi gençleşmeye değil insanlaşmaya yol açıyor. Tüyleri dökülen, kemikleri irileşen ve iştahı acıkan Şarik’in fiziksel dönüşümüne bir de davranışsal değişikler eşlik ediyor. Profesörün annesine yönelik olarak etmeye başlayadığı küfürleri mekanik ve kesintisiz bir hal alırken, zamanla terbiyesiz diyaloglar kurmaya ve hatta okumaya başlıyor.

Kaba saba, görgüsüz ve ilkel bir insana dönüşümünü tamamlayan Şarik artık tam bir baş belası haline geliyor: profesörün baş düşmanı bina yönetimi ile yakınlaşmakla kalmıyor, onlardan aldığı cesaret ve akılla işi profesörle ideolojik ağız dalaşlarına girmeye kadar vardırıyor. Adamakıllı bir vatandaş hatta yoldaş olarak hayatına devam edebilmek ve devrimci çıkarlarını korumak adına- ikametgah, askerlik kaydı, sendika ve iş bulma kurumuna kayıt gibi örneğin- gereken evrakları çıkarabilmek için de amansız bir savaş vermekten de geri kalmıyor (çünkü bina yönetim sorumlusu Şvonder’in de dediği gibi Sovyetler Rusyasında “en önemli şey evraktır”). Verdiği savaşı hem evraklara hem resmi ismine -Poligraf Poligrafoviç Şarikov- kavuşarak kazanan bu “köpek kalbine sahip yeni insan” müsveddesi, üstelik Moskova Komünal Ekonomi Birimine bağlı şehri sokak hayvanlarından temizleme biriminin yöneticisi olarak iş bile buluyor.

Profesör ve ev ahalisinin onu bütün eğitme ve alttan alma çabalarına rağmen bir laboratuvar faciası olarak Şarikov’un herkesin üzerine bir lanet gibi çökerek bundan sonra kimseye rahat bir nefes aldırmadığını görüyoruz. Adab-ı muaşeretten yoksun ilkel tavırları, kokuşmuş kıyafetleri ve bozuk ağzıyla olabildiğince mide bulandırması yetmiyormuş gibi türlü rezalete yenisini ekliyor Şarikov: kedileri kovalayıp apartmanın altını üstüne getiriyor, hizmetçileri taciz ediyor, saf ve gururlu genç kadınları evlenme vaadiyle kandırıyor ve bunun gibi her gün yeni bir rezilliğin altına imzasını atıyor Filipoviç’in deyimiyle bu “istisnai hergele”.

Şarikov’un suyu ısınırken Profesör Filipoviç’in bütün bu olanlardan dolayı tükenmiş bir ruh hali içinde, asistanı Bermantol’le girdiği diyalogda bütün dürüstlüğüyle günah çıkarışını ve bu itirafta giriştiği öjeni pratiğinin bir eleştirisini okuyoruz. Ne yaptıysa insan türünün iyileştirilmesi için yaptığını ifade eden profesör, deneyinin teorik olarak ilginç olsa bile pratikte bir fiyaskodan öteye gitmediğini açıklamaya çalışıyor keşfini yere göre sığdıramayan asistanına. Spinoza gibi üstün bir insanın hipofizini aşılayıp köpekten olağanüstü yüksek bir canlı yaratmak mümkün “ama ne halt etmeye?” diye de soruyor. İnsanoğlu evrimsel düzen içerisinde yığınla musibete rağmen onlarca dâhiyi ortaya çıkarabilirken bu yaptığının tatlı bir köpekten bir canavar yaratmaktan öte bir şey olmadığını üstüne basa basa yineliyor. 

Distopik bir bilim kurgu olmasının yanı sıra politik bir hiciv olan Köpek Kalbi, üzerinde çoğunlukla mutabık olunduğu gibi hem Bolşevizmin bir hicvi hem de insan genetiğini mükemmelleştirmeyi amaçlayan öjeni felsefesi ve pratiğinin bir eleştirişi olarak okura çok katmanlı bir anlam dünyasının kapısını aralıyor. Filipoviç’in temsil ettiği burjuva idealizminin mükemmel insanı ve insanlığı yaratma düşüncesi ile yola çıktığı politik ütopya, Köpek Kalbi’nde Şakirov’da hayat bulan düşkün proleter insan tipini yaratarak bir distopyaya dönüşüyor. Tatlı bir köpekten bir canavar yaratan Filipoviç bu çok katmanlı anlatının distopik bilimkurgu ayağında laboratuvarında çılgın bir deney sonucu ucube bir Frankeinstein yaratan bilim adamı arketipi olarak öne çıkıyor. Anlatının politik ayağındaysa her fırsatta yerden yere vurarak eleştirdiği, devrimle gelen sosyal mühendisliğin yarattığı -kendi deyimiyle- “kargaşayı” faciayla sonuçlanan kendi tıbbi deneyimiyle mikro düzeyde aynen tekrarlıyor Filipoviç. Böylece kendi “devrim” niteliğindeki buluşunda, eleştirdiği ideolojinin politik aktörlerinin bir sembolüne dönüşüyor ironik bir şekilde.

Ancak Köpek Kalbi’ni başka bir açıdan okumak da mümkün. Son günlerde özellikle sokak hayvanları ekseninde büyüyen kutuplaşmanın sosyal medyaya yansıyan tartışmalarında birçok kesimden ve sosyal tabakadan insanın dile getirdiği “insanın diğer canlılar karşısındaki üstünlük iddiası” ve bu üstünlük iddiasıyla gelen hayvanların yaşamı üzerinde tasarruf sahibi olma yanılsamasına düşündürücü bir ayna tutuyor kitap. Bu tasarruf hakkının anlatının başından itibaren yeri geldiğinde üzerine kaynar su dökerek köpeği haşlayan bir şiddete, yeri geldiğinde göğsünü tekmelemeye varan eziyete yeri geldiğinde dövüp hor gören kötü muameleye nasıl kolayca dönüştüğünü içimiz acıyarak okuyoruz. Canlılar üzerindeki söz konusu tasarruf hakkı, merhametli ve bir vicdanlı bir ele düştüğündeyse yine köpeğin aleyhine ve ironik olarak daha da korkunç bir şekilde sonuçlanıyor. Şarik’in, idealist ve bilim ışığında yürüyen Filipoviç’in elinde, insan türünün iyileştirilmesi ve mükemmelleştirilmesi adına yürüttüğü, köpeğin hayatına mal olabilecek bir deneyde bir canavara dönüştürülmesiyle sonuçlanmasına tanık oluyoruz. İnsanın üstünlük yanılsamasının her durumda diğer canlıların yaşam hakkı için bir tehlikeye arz etmesini Şarik’in iyi ve kötü insanlar elinden gördüğü eziyetle okura gösteren Bulgakov, üstünlük iddialarını ise Filip Filipoviç Bormental’e söylediği şu cümlede alt üst ediyor: “Şunu anlayın ki asıl korkunç olan köpek değil insan kalbi taşıması. Hem de doğada var olanlar arasında en rezilini.”

edebiyathaber.net (23 Kasım 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r