Masthead header

Parçalı denemeler: Yüzünüz nerede? | Feridun Andaç

Yüzleşmek, Aynasızlık Etmek

Çocukken cebimden düşürmediğim bir aynam vardı. Yuvarlak, teneke kaplı. Güneşte ışık gölge oyunları oynardım. Arada bir yüzüme bakar, saçlarımı şekilden şekle sokardım. Yüzümün tombulluğu, günden güne biçim alan yüz hatlarımın gezginiydim aynamda.

Çocuksu hevesim, çocuk oyunlarım gelip geçince aynalarla yolculuğum başka seyirler izledi.

Bakmak/görmek, içsel yolculuklara çıkmak, sırlı dünyaların seyrini anlamak, simyanın ne anlama geldiğini kavramak için ayna, zaman içinde metaforik bir anlam/değer kazanmıştı benim için.

Bir zaman sonra, hayata doğru yürürken, kendi ayaklarımın üzerinde durmaya başladığım anlardan beri de aynaların daha başka ne işlere yarayabileceğini gördüm, gözledim.

Halamın anlattığı masaldaki sözler belleğimdedir: “Ayna ayna söyle bana, benden daha güzel var mı?” masal kahramanının kendini beğenmişlik edasının başına ne felaketler açabileceğini bir kıssa olarak o masaldan çıkarırdık.

Bugünün dünyasında aynaların söyleyip anlattıklarının dünkünden pek bir farkı yok. 

Sonra, ne çok deyim, atasözü, argo olarak da dilimize  yerleşmiştir ayna imgesi.

Örneğin, “aynasızlık”ı ele aldığımızda; ilk anlamı aynasız kalmak, diğer anlamı ise “hoş olmayan, uygun gitmeyen, olumsuz, düzensiz, kötü, aykırı, uygunsuz, biçimsiz, çirkin; terslik, düzensizlik, kötülük” yapmak eylemlerini içerdiğini gözleriz.

Her birinin yaşamda karşılığı olduğuna göre, insan yaşadıkça birçoğuyla karşılaşır, görür, ya da yaptıklarından çıkan sonuçlarla böylece değerlendirilir.

Dönüp baktığımızda, hayatın her döneminde rastlanılan bir olgu olmaktan çıkan aynasızlık; bugün bir virüs gibi hayatımızın en küçük ayrıntılarına bile sızmıştır. 

Yaşadıklarımızda, ilişkilerimizde, işimizde, uğraşımızda, aldığımız sorumluluklarda, yüklendiğimiz görevlerde ne çok karşımıza çıkar, ne çok görürüz bunu, yüzleşiriz bununla.

Göremediğimiz yerde bize yetişenin ne olduğunu sorarsanız: “Önce  ayna, sonra da zaman,” yanıtını verebilirim.

Evinizde, işinizde, çalışma odanızda, yöneticiyseniz ofisinizin en gözde yerinden aynaları eksik etmeyiniz. Özellikle de insanların en çok geçtikleri yerde durmalı aynalar. İnip çıkarken, gelip geçerken şöyle bir başlarını kaldırıp bakmalılar yüzlerine. Hayatın hangi izleri var orada. Hangi yalanlarını, hangi acılarını, hangi üçkâğıtçılıklarını, sahteliklerini, ihanetlerini taşıyorlar yüzlerinde. Görmeli ve bakmalılar.  Çürümenin, yozlaşmanın, düzenbazlığın, hile ve hurdanın hangi sokaklarında gezdiklerini görmeliler yüzlerinde. 

Aynalar yalansızdır. Bunu gördüm, bunu öğrendim çocukluğumun masumiyeti içeren dönemlerinde. 

Şimdi aynalara daha çok gereksinmesi olan bir düzende / toplumda / dönemde yaşadığımız için üzülüyorum. 

Her gün aynalardan yüzümü eksik etmem. İç rahatlığı, gönül hoşluğuyla bakarım. Bunu kendini beğenmişlik, “nasılım acaba” saplantısı olarak görmem. Çünkü aynalar bana nasıl yaşadığımı anımsatır. Çevreme daha iyi bakmayı gösterir, insanları daha iyi tanımayı öğretir. Çünkü aynalarda kirden, pastan, yalan ve ihanetten örülü yüzlerin sahtelikleri hemen görülür. İçinizin karanlığını bile dışavuran aynalar değil midir? Her türlü yüzleşmenin arenası, her biçimdeki aynasızlığın göstergesi orada karşımızda durmaz mı?   

Yüzsüzlük

Yüzü olmayan adam gördünüz mü? Ben gördüm. Hayır, filmde değil, gerçek yaşamda.

Geçen gün, arşivimi gözden geçirirken, medya/iletişim dosyamı çektim önüme.

Yüzü olmayan adamın yazdıklarıyla karşılaştım. İrkildim!

Yüzsüzlüğünün diliyle konuşuyordu orada. Yüceltiyordu yanında yetişip “olgunlaşma”ya çalıştığı kişiyi. Nasıl inandırıcı, nasıl kavrayıcı!..

Bir zaman sonra  adına sığındığı adam gibi adamın kurduğu, geliştirdiği değerleri ters yüz edip karanlıklara karışacaktı.

Garabet bir durum! 

Hiç şaşırtıcı değil, çağımızın hastalığıdır çünkü yüzsüzlük.

Göstermez kendini. Çaresiz bir hastalık gibi gezinir toplumun en gizli yerinde. Güldüğünüzde güler, ama bakışsızdır bakışları. Sözleri yabandır. Daha ilk tınısında anlarsınız içtensizliğini. Göstermez yüzünü.

Saman altından su yürütmek, bunlar için söylenmiş olmalı. Yani karda yürüyüp iz belli etmeyenlerden.

Yüzsüzlük!

Ah, nasıl kederli bir hastalık. 

Dokunursunuz yüzünüze, her şey yerli yerindedir. Aynaya bakar göremezsiniz yüzünüzdeki kiri. Gene de saklarsınız bakışlarınızı kendinizden. Bir musluk ararsınız, kazıyarak silmek istersiniz hissettiklerinizi yüzünüzden.

Yüzsüzlük, ah ne derin bir yara. 

Keder atının terkisinde gitmeyi bile kabullenmez. Bir köstebek gibi sizi yaşamaya mecbur kılar. Karanlıkların şahini kesilirsiniz. Ürkersiniz ortaya çıkmaya. Kışkırtıcı, alçakça düşlerin beyi kesilen bakışlarıyla gezinir aramızda yüzsüzlük.

Gördüm bu adamı satır aralarında. Yalanın bini bir para. Aldatan, aldattığını sanan; kaçışını başına üç tuğ yapıp yalancılar çarşısında koşup duran. Işığı görünce sinen, göründüğü gibi olamamanın sanrısından  kaçışı sığınış bilen…

Yüzsüzlük!

Ne seyir ister, ne nağme; kendi dile düşmüş divanedir avaneleri berduş.

Çağımızın onulmaz hastalığıdır, bilen bilir. El ovuşturup bekler şimdi kapı önlerinde, yakasına yapışacağı birini gözler yüzsüzler çarşısında.

Gördüm satır aralarında o yüzsüz adamı. Yalandan örüyordu duvarlarını. Biliyordu ki içinden çıkamayacak…

Dönüp bakın sağınıza solunuza, nasıl da çoğaldı çağımızda bu türden insanlar. Değerler altüst oldu, bozuldu zamanın rengi.

Asıl azmaz, bal kokmaz sözünü hatırlarsınız onlara baktıkça. Nereden gelip nereye gittiklerini gördükçe, yüzsüzlüğün bir yaşama biçimine dönüşmesinin bir toplum için ne denli yaralayıcı olduğunu da düşünüyorsunuz ister istemez.

Hayatın her alanını kuşatan böylesi bir hastalığın önünü alabilecek panzehirin gene insanın kendisinde olduğunu söylemek çok yabansı mı gelir sizlere de?  

edebiyathaber.net (21 Aralık 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r